İnceleme

Berkun Oya, 35 Mayıs ile seyir fikrini baştan tanımlıyor

KREK Tiyatro Topluluğu’nun Berkun Oya imzalı yeni VR projesi, seyir deneyimini ve seyircinin izleyici olarak konumunu yeniden tanımlıyor.
Aysu Uzer - 10 Haziran 2026
post image

KREK Tiyatro’nun ilk VR projesi olarak lanse edilen “35 Mayıs”, Berkun Oya imzası ile büyük dikkat çekti. Oya’nın yalnızca kamera-perde arkasında kalmayıp ayrıca oyuncu olarak da dahil olduğu projenin oyuncuları arasında Asiye Dinçsoy, Cihat Süvarioğlu, Çağlar Çorumlu, Erdem Şenocak, Gönül Gezer, Nebi Tolga Yılmaz ve yıllardır birlikte çalıştığı Fatih Artman bulunuyor. Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyerek başlamak isterim, zira oyuncuların isimlerini gördüğünüz anda da tahmin edebileceğiniz üzere hiçbir iltifata, övgüye ve tebriğe ihtiyaç duyulmayacak denli başarılı oyunculuk performansları seyrediyoruz.

Paribu Art içerisinde düzenlenmiş yaklaşık on beş metrekarelik minicik bir oda, yalnızca “35 Mayıs” gösterimlerine tahsis edilmiş. Alan o kadar dar ki, minik bir el çantası ya da ceketi dahi koyacak yer bulamayacağınız için girişe vestiyer eklenmiş. Gözlükleri takmadan önce gözlüklerin temas edeceği bölgeye ayrıca bir maske takıyorsunuz. Hem kulaklık hem de gözlüklerin başınıza yerleştirilmesi için, yetkililer zarif bir yönlendirme ile yardımcı oluyor. Herhangi bir aksaklık ihtimaline karşı ciddi bir önlem prosedürü olduğu da görülüyor. Ancak sekiz kişilik sandalyelerin kişisel alanın hiçe sayıldığı yerleşimi, havalandırmanın -sanırım olmadığı ya da- çalışması gerek görülmediği odaya sıkıştırılmış bu fazlasıyla dip dibe ve karşı karşıya deneyimde, üstüne üstlük kafanıza bindirilmiş ağır VR gözlük ile görevlilerin tüm nezaketine rağmen “konforlu” hissedebilmenize pek imkan yok. Aynı zamanda sadece sekiz kişinin seçilen saat seansını “deneyimleyebildiği” 35 Mayıs’ın saydığım bu nedenlerle hassasiyeti olan seyirciler için zorlayıcı olabileceği konusunda uyarıda bulunmak isterim.

Bildiğiniz gibi değil…

Hem tiyatro hem de dizi projeleriyle gözleri üzerine çeken ve övgüler toplayan Berkun Oya, son zamanlarda özellikle “Bir Başkadır”, “Masum” ve “Hekimoğlu” dizileriyle popüler kültürün tam ortasında kendisine yer buldu. Yıllar evvel “İyi Seneler Londra” isimli uzun metrajlı filmi ile sinema dünyasına da giriş yapmıştı ancak film beklendiği gibi üçleme haline getirilmedi. Aslen dehasını ve yeteneğini, Mimar Sinan’ın Tiyatro Bölümü’nden mezun olduktan sonra kurduğu KREK Tiyatro Topluluğu ile ortaya koyma fırsatı buldu. Öyle ki, uzun seneler Santralİstanbul’da sahnelenen deneysel tiyatro projeleri ile büyük bir hayran kitlesi kazandı. “Dünyada Karşılaşmış Gibi” oyun biletlerinin satışa çıktığı dördüncü dakika itibariyle tükenmesi ve aylar hatta yıllar boyunca bilet avlamaya çalışmamız da Oya’nın bu dönemde edindiği hayran kitlesi ile ilişkili. Ancak bahsi geçen dönemde kazanılan hayranlık elbette boşa değildi. Oya, özellikle o dönem için oldukça yenilikçi denemelerle, izleyicinin sahne ile kurduğu ilişkiyi değiştiren ve geliştiren tercihleriyle bazen seyircilere kulaklık takarak konumlarını sorgulattı bazen de bir camekânın ardından seyretmek zorunda bırakarak seyirciyi sahneye mesafelendirdi. Saydığım tüm bu nedenlerle, “35 Mayıs” VR projesinde teknolojik araçları hikayesine ve tiyatroya adapte etmek konusunda teşne olan Oya’nın imzası olması beklentiyi deyim yerindeyse arşa çıkardı. Projenin tanıtım bülteninde geçen “‘35 Mayıs’, izleyiciyi yalnızca bir seyirci olmaktan çıkararak hikayenin bir parçası haline getiriyor ve karakterlerin dünyasına doğrudan dahil ediyor. Krek’in dijital anlatı biçimlerine yönelik keşiflerinin bir sonucu olarak tasarlanan bu gösteri, izleyici ile kurulan ilişkiyi de yeniden tanımlıyor.” cümleleri de, yine beklentinin ateşini körükleyen bir etki yarattı.

35 Mayıs, Çağlar Çorumlu, Nebi Tolga

Neler umdum neler buldum?

Projenin neredeyse tüm platformlardaki seyirci yorumlarını okudum. Büyük çoğunluğun “umduğumu bulamadım” cümlesi ile özetlenebilecek yorumları arasında en komiklerinden biri de “Black Mirror ile Müge Anlı sentezi” tanımıydı. Bu iki eleştiriyi, son derece haklı bulmam nedeniyle ele almak isterim.

Öncelikle, bir VR deneyiminin diğer seyir biçimlerinden ayrılan ilk farklılığının interaktif bir katılım imkanı olduğunu düşünüyorum. Elbette izleyiciye kaçacak yer bırakmayan, bakışını sabitleyen 180 derecelik bir görüş sunan teknoloji bu deneyimde bir farklılık oluşturuyor. Ancak hikayeye katkısı, herhangi bir POV çekimden öteye geçmiyor. POV çekim -yani karakterin gözünden çekim-, ilk dönemlerinde sinema tarihi adına büyük kırılmalar yaratmıştı ve yarattığı yenilik ile çok büyük anlatım olanakları sağlanmıştı. En modern örneklerinden biri, Franck Khalfoun’un yönettiği “Maniac” filmi, bir seri katilin gözünden olayları seyretmemizi sağlayarak büyük tepki toplamıştı. Günümüzde içerik üreticileri, sporcular, motorcular derken birinci bakışın gözünden hikayeleri seyretmek aslında oldukça sıradan ve olağan hale geldi. Dolayısıyla KREK VR’ın bu ilk projesinin bir “brand new idea” olarak tanımlanabilmesi için ne yazık ki daha fazlası gerekliydi. Biraz daha ileri giderek söylersem, hemen hemen kırk dakika kadar süren deneyimin gün içinde defalarca seyrettirilebilme imkanının yalnızca prodüksiyona -maddi koşullar açısından- bir kolaylık sağladığını anlıyor ve ne hikayeye ne de yenilikçi bir deneyime katkı sağladığını düşünmüyorum. Öyle ki, VR teknolojisinin sunabileceği tüm imkanları göz önünde bulundurursak, “35 Mayıs”ın yalnızca seyirciyi oyuncuların cilt kusurlarını görecek kadar yakına yerleştirmesiyle, VR’ın sunduğu pek çok potansiyeli ve imkanı da boşa harcamış bulunduğunu görüyorum.

KREK VR 35 Mayıs

Burası dünya, burası bu kadar işte…

İkinci yoruma, “Black Mirror ile Müge Anlı sentezi” tanımına gelecek olursam, açıkçası bu sert yorumu metne dahil edip etmemeyi epey uzun süre düşündüm. Hatta günler ve geceler boyu düşündüm ve bir gece ansızın, Berkun Oya’nın bize başka bir şeyi göstermeye çalıştığına kanaat getirdim. Çok küçük bir sürprizbozan uyarısı yapayım: Deneyim, seyirciyi yeni geliştirilmiş ve aktif hareket edebilen bir çeşit güvenlik kamerası robotu şeklinde konumlandırılıyor, bu tuhaf cihazın takım elbise suratlı adamlar tarafından yapılacak açılışında yalnızca ihaleler konuşuluyor ve en sonunda sunuma uygun olacağı düşünülerek üstü bayrakla örtülüyor. Hiç yabancılık çekilmeyecek bir skeç benzeri ilk on-on beş dakikada, tahmin edeceğiniz üzere alt metinler, göndermeler ve hicivler bol kepçe kullanılmış. Sonuçta, bu robot satın alınıyor ve uzun bir gökte uçuş, pamuk gibi bulutlar yolculuğunun ardından sokaklara iniyor. Çok geçmeden bir parka gidiyor ve gözetlediği parkta, ayaklarında terlikleri, üstlerinde beyaz atletleriyle çekirdek yiyen bir aileyle karşılaşıyor. Hikayenin Müge Anlı’sı burada devreye giriyor. Dolayısıyla, bu yorum fevkalade doğru.

Ama acaba Berkun Oya, bize göstermedikleri ile gösterdiklerinden daha fazla şey anlatıyor olabilir mi? Belki de yalnızca, böylesine hayranlık uyandıracak bir teknolojik kazanımın, bilim ve teknoloji ışığında muasır medeniyetler seviyesinde bir hayat yaşamamız gayesiyle değil, yalnızca birbirine ihale paslamaya çalışan vasıfsız adamlar arasında kabul görebildiği takdirde, onlara kazanç sağlayacağı ölçüde “sokağa inebileceğini” göstererek… Belki de karar verici öznelerin bu denli karikatürize ve liyakatsiz olduğu deri koltuklu odalarda belirlenen toplumsal normların ve sınırların, parkta karşımıza el ele göz göze bira içen bir genç sevgili çifti çıkaramayışıyla, o parklarda ancak ve ancak bu denli acınası ve ahlaksız aile hikayelerine müsaade edilişiyle…

Seyirci olarak konumlandığımız, belki yanımızda oturan izleyiciden bile daha yakınında olduğumuz bürokratların karşısında, sahilde yürüyüşe çıktığımızda aşağılayıcı bakışlarımızla pikniklerine gözlerimizi diktiğimiz ailelerin tam da burnunun dibine girdiğimizde, interaktif olarak katılabileceğimiz, tercih yapabileceğimiz, seçebileceğimiz, değiştirebileceğimiz kısacası etkileyebileceğimiz hiç ama hiçbir şeyin olmaması ve yalnızca seyirci olarak kalakalmamızla. “Yerlere çöp atmayın!” bile diyemeden geçirdiğim tüm o uzun sahil yürüyüşlerinin ardından şöyle bir düşününce, ne yazık ki “35 Mayıs”ı seyrederken fazlasıyla tanıdık hisler içindeyim…

Oya’nın tüm bunları birbirine bağlı ördüğü hikayesinde, söylemeye çalıştığı bir diğer hakikatin de yine karşımıza çık(a)mayanlarda saklı olduğuna inanıyorum. En büyük kent suçlarını sayacak olsak, ilk üçe yerleşecek ihalelerden bahsederken “Bodrum’daki yatında onu ağırlayan abisinin talimatlarından çıkamayan” siyasetçilerin yönettiği bir ülkenin sokaklarında dolaşırken, Profesör Doktor Emmett Brown’un garajında geleceğe dönebilecekleri bir zaman makinası icat etmeye çalışırken gözlenmesi beklenebilir miydi? Yoksa en az onun kadar çılgın bir bilim insanı olan Victor Frankenstein’ın hikayesini kaleme almak üzere bahçesindeki sundurmaya çekilmiş Mary Shelley ile mi karşılaşacaktık?

Oya’nın metni, beklentileri arşa çıktığı noktada eline alıp gözlerimizin içine baka baka patlatıyor. Bunu son derece farkında, keskin ve net biçimde yapıyor. Bile isteye seyirciye, hikayenin ve seyircinin bizzat kendisinin sadece ve sadece bu kadar olabileceğini söylüyor.  Kapatırken yazı süresince aklımdan hiç çıkaramadığım Ah Muhsin Ünlü’den alıntılamak isterim: Burası dünya, burası bu kadar işte…

35 Mayıs, Berkun Oya, Paribu Art
İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans