
Film festivallerini, özellikle de İstanbul Film Festivali gibi uzun yıllardır köklü bir sinema geleneğine dönüşebilmiş bir film festivalini yalnızca her sene merakla beklenen bir dizi filmi seyircinin önüne koyan platformlardan ibaret görmek mümkün değildir. Bu sene 45.kez gerçekleşen, kuşaklarca sinemasevere, sektör profesyoneline ve film yapımcılarına, altında buluşabildikleri ortak bir sinema kültürü inşa edebilmiş İstanbul Film Festivali’nin önemi de tam olarak burada yatıyor. Programında yer alan filmlerin kalitesinden ziyade bir film festivalini güçlü ve hatırlanabilir kılan asıl unsur, şehre yılın o zamanının geldiğini hatırlatan, seyircilerine filmler arası anılar bırakan, film yapımcılarına kendine has havasını solutan birleştirici bir etkinlikler bütünü olabilmekte saklı.
Filmler üzerine kısa yorumlar içerecek bu yarışma odaklı yazı formatında söze film festivallerinin sinema kültürüne katkılarını anlatarak başlamak normal şartlarda garipsenecek bir tercih olmalı. Ancak öneminden bahsettiğimiz bu söz konusu kültürel mirasın böylesi büyük bir öğesi, kendisini köklü bir geleneğe dönüştürebilmiş diğer bileşenlerine sırtını döndüğünde bu konulardan bahsetmek gerekiyor. İstanbul Film Festivali geçtiğimiz yıl başta yarışma bölümlerine yapılan güncelleme olmak üzere kayda değer değişiklikler ve yeni düzenlemelerle sinemaseverlerin karşısına çıkmıştı. İlk kez 2014 yılında kuir sinemanın ve sinemacıların görünürlüğünün altını çizebilmek amacıyla programa eklenen “Nerdesin Aşkım?” başlıklı bölüm açıklanan yeni programda yer almayınca festival takipçilerinden tepki görmüş ve bunun sonucunda bir boykot çağrısı başlamıştı. Gelen tepkileri önemsediklerini ve bir sonraki sene program oluşturulurken bu bölümü yeniden dahil etmeyi planladıklarını belirten bir açıklama yayınlayan festival bu yıl sözünü tutmayınca takipçilerinin gözündeki güvenini yitirdi. Bu kez yinelenen boykot çağrısına karşı herhangi bir açıklama yayınlama gereksinimi bile duyulmayınca mevzubahis kültürü yaşatan takipçilerine kulak tıkayan bir festival imajı ortaya çıktı.
Son birkaç yılda farklı gündemlerle dünyadaki daha büyük film festivalleri de takip edenlerinizin bileceği gibi benzer iletişim ve marka sorunları yaşamakta. O örneklerden de görülebileceği gibi kendi kitlesinin tepkilerine kulak tıkamak onlarca yıllık kültürel mirasa zarardan başka bir şey getirmiyor. Artık dünyanın her yerinde her kuşaktan festival takipçileri, söz konusu organizasyonların sermaye bağlantılarını daha net gören ve romantize edilmiş bir sinemaseverliğe kendini kaptırmayan bir noktada kendini konumlandırıyor. Organizasyonların gerçekleşebilmesi için finansal kaynakların gerekliliği herkesin malumu tabii ki ancak bir organizasyonu gerçekten festival hâline getirenin, köklü bir sinema geleneğine dönüştürenin onu her yıl takip eden sinemaseverler olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bunu hatırlatmanın ya da hiç değilse bu tarihi kırılmaları bir köşeye not etmenin de benim mesleğim olan sinema yazarlığının sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.
Lafı daha uzatmadan tüm bu tartışmalar eşliğinde gerçekleşen festivalin yeni Altın Lale Yarışması’ndan konuşmaya başlayalım. Eski yarışma bölümleri düzenine göre Uluslararası Yarışma’ya denk düştüğünü söyleyebileceğimiz 15 filmlik seçkide Türkiye’den beş yapım yer alıyor. Yarışma jürisinin verdiği temel kategoriler dışında bağımsız jürilerin ödüllerini de içeren kazananlar listesini yazının sonunda bulabilirsiniz.

Yarışmanın en heyecan verici işlerinden biri İngiliz yönetmen Mark Jenkin’in son filmi Rose of Nevada’ydı. Ruhunu kaybetmiş gibi duran küçük bir kasabanın limanına bir gün filmin adını aldığı esrarengiz bir balıkçı teknesi yanaşır. Kasabanın eskileri, içinden kimse çıkmayan bu kırmızı teknenin, 30 yıl önce içindeki tüm mürettebatıyla birlikte denizde kaybolan tekne olduğunu fark ederler. Böylesi gizemli bir fitille ateşlenen film, tam da hikâyesinin gerektirdiği gibi klasik denizci romanlarını andıran bir ritim tutturuyor kendine. Ses tasarımından görsel tercihlerine kadar her detayıyla izleyiciye bir teknede uzanmış da dalgaların hareketleriyle rüyaya dalmış hissini işleyen özel bir tasarım gösteriyor. Tekne yeniden denize açılacağı zaman mürettebata katılmaya karar veren genç aile babası Nick üzerinden takip ettiğimiz bu tuhaf macera kendi içinde çıkışsız gibi görünen bir zaman döngüsü yaratıyor. Aklında sürekli evine, sevgilisine ve çocuğuna dönmek olan Nick’in endişelerini paylaşırken film seyircisine denize ve “dönülen” limanlara dair düşüncelere dalabileceği boşluklar da tanıyor. Bir kere açıldıktan sonra aynı limana dönebilmek mümkün mü?

Yarışmada yer alan yerli yapımlardan Ölü Köpekler Isırmaz, yönetmeni Nuri Cihan Özdoğan’ın ilk uzun metraj filmi. Bu sene Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde dünya prömiyerini gerçekleştiren film, güç dengeleri atık ticareti üzerinden kurulmuş bir çete çatışması üzerine inşa ediyor hikâyesini. Filmin kahramanı İsmet’in hayattaki en yakın dostu Dogo aracılığıyla dahil olmaya çalıştığı bu kirli dünya ne kadar gerçekçi resmedilse de batı ve doğu limanından oluşan kurmaca topraklar üzerinde seyrediyor. Hayatta kalabilmenin taraf olmaktan geçtiği, arka sokaklarda başlayan politikanın en yukarıyla arasındaki mesafenin yok olduğu, samimi dostluk çatışmasının beklenilen vurucu ihanet mekaniğini izlediği tanıdık olaylar örgüsünden oluşuyor film. Büyük bir sürpriz vadetmemesine rağmen akılda kalıcı karakter yaratımı, oyuncu performansları ve özgün prodüksiyon tasarımıyla sinemaseverlerin hafızalarında iz bırakabilecek bir ilk film.

Ana jüri tarafından yarışmadan en iyi yönetmen ödülünü kapan Fransız ikili Lise Akoka ve Romane Gueret’nin ikinci uzun metraj ortaklıkları Yaz Kampı seyircisini zayıf karnından yakalamayı amaçlayan sempatik bir gençlik filmi. 19 yaşlarındaki iki yakın arkadaş Shaï ve Djeneba’nın etrafında günümüz Paris şehrinden işçi sınıfı manzaraları resmeden film, bu ikiliyi odak alarak başlasa da hiçbir zaman kahramanlarını tam olarak hikâyeyi çeken birer protagonist olarak konumlandırmıyor. Shaï’nin de Djeneba’nın kendilerine özel dertleri ve belki ayrı bir film edebilecek hikâyeleri var. Ancak film genişleyip iki arkadaşın görev aldıkları yaz kampında birbirinden renkli onlarca karakteri bizimle tanıştırdığında iki genç kadının “kahramanlıkları” herkesin arasında törpüleniyor. Kampta yer alan her bir çocuğun, gönüllü çalışanın, ekibi organize edenlerin isimlerini öğrenip onları biraz dinledikçe filmde küçük rol-büyük rol ayrımı ortadan kalkıyor. Altından kalkmanın zor olduğu bir yönetmenlikle bu komün anlatıyı akıllarda kalıcı sıcak bir yaz macerası olarak yansıtabilmek filmin en büyük başarısı. Hem kahramanlarına böyle incelikli bir yaklaşım sergileyip hem de başlangıç noktasıyla finali arasında her birine gözle görülür bir yol katettirebilmesiyle de iyi bir senaryo söz konusu olduğunda ezber dinamiklerden uzaklaşma konusunda cesaret verici.

10 yıl önce Kaili Blues (2015) filmiyle çıkışını yapıp Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk (Long Day’s Journey Into Night, 2018) ile adını kuşağının merakla beklenen yönetmenleri arasına yazdıran Bi Gan, son filmi Diriliş ile İstanbul izleyicisi karşısındaydı. Tıpkı prömiyerinin gerçekleştiği geçtiğimiz Cannes Film Festivali ana yarışmasında olduğu gibi burada Altın Lale Yarışması jürisinden de jüri özel ödülü alan film oldukça görkemli bir masal anlatıyor. Muhatabı olarak da bir salona doluşup karanlık içerisinde aynı perdeye bakıp farklı düşler görmeyi seven bir topluluk olarak sinema izleyicisini hedefine alıyor. İlk perde başlamadan, yaratacağı fabl dünyasının temel kuralını seyircisine vererek başlıyor: İnsanlık sonunda ölümsüzlüğün sırrını buluyor ve bu da rüya görmemekten geçiyor. Hâlâ gizlice rüya görmeyi sürdürenlerin ise gerçekliğin düzenine ve zamanın akışına zarar verdiği bu heyecan verici dünyada Bi Gan, bizleri sinema tarihi içinde bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Sinemayla ilgilenen kimsenin kayıtsız kalamayacağı bu görkemli macerada bahsini ettiğimiz kural altında birleşmiş her biri ayrı pastişleri temsil eden perdelerden oluşan, film her anlamıyla tam bir sinema deneyimi sunuyor.

Yarışmada yer alan iki belgesel filmden biri olan Son Kıyı, Belçikalı yönetmen Jean-François Ravagnan’ın ilk uzun metraj filmi. Belgesel, 2017 yılında Venedik’in göbeğinde Büyük Kanal’da gündüz vakti düşüp 200 kişinin gözü önünde boğularak hayatını kaybeden 22 yaşındaki Gambiyalı genç Pateh Sabally’nin hikâyesinin peşine düşüyor. Sabally vakasını istisnai kılan ise aynı zamanda gerçekleştiği dönemde olayın tanıklarının çekip sosyal medyada paylaştığı hızla viralleşen video kayıtları. Güpegündüz Avrupa’nın en büyük şehirlerinden birinin en turistik noktasında genç bir adamın son anlarını gösteren bu görüntüler aynı zamanda akılalmaz bir şekilde yardıma koşmayan çevredeki insanların ırkçı söylemlerini de kaydediyordu. Film, hassasiyet uyarısıyla açılıp bu görüntüleri vererek başlıyor. Sonrasındaysa Ravagnan’ın kamerası sadece Sabally’nin Gambia’daki ailesine ve yakınlarına gidiyor; onunla kader ortaklığı paylaşarak Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan gençlerin yolunu göstermeyi tercih ediyor. Filmin açılışında kullandığı viral videodaki asıl meselenin, Avrupa’daki ırkçılığın, içinde yaşadığımız çılgın zamanların kayıtsızlığının peşine düşmüyor. İnanması zor bir şekilde yalnızca Sabally’nin özelinde gerçekleşen aile röportajlarıyla geçen 70 dakikanın ardından film sonlanıyor ve izleyicilerine öfke içinde konuyu araştırma dürtüsünden fazlasını bırakamıyor.

2018 yapımı Saf ile adından söz ettiren Ali Vatansever üçüncü filmi Bir Arada Yalnız ile Altın Lale Yarışması’nda yer alan yerli yapımlardan biri olarak karşımıza çıktı. Film henüz genç yaşında kansere yakalanmış ve artık hastalığın son aşamasında ölümü bekleyen İzzet’in ve anne-babasının çaresizliğine odaklanıyor. Sanal gerçeklik gözlüğü kullanarak İzzet’in kendine alternatif bir dünya yaratabildiği çevrim içi bir açık dünya video oyununun içinde başlıyor film. Gerçek hayatta birinin yardımı olmadan yatağından kalkabilmesinin çok zor olduğu durumuyla bağdaşan işlevsel bir kullanımı var bu sanal dünyanın İzzet için. Artık en azından güzel bir manzaraya bakarak yaşamının sona ermesini dileyen gencin ve bir şekilde her yolu deneyerek umutlarını ayakta tutmaya çalışan şaşkın ebeveynlerinin günlük sıkıntıları seyircide karşılık buluyor. Şahit olurken insanın canını sıkan bu çıkışsızlık hissine karşın filmin aralarda söz konusu VR dünyayla kâğıt üstünde nefes aldırması da işe yarıyor. Anne karakteri üzerinden güncel sosyal medya dinamiklerine ve baba karakteri üzerinden geleneksel inançların geçerliliğine değinen film böylesi biçare bir durumda neye inanmak istediğimize göre şekil değiştirebilen gerçeklik kabulünü seyircinin önüne seriyor.

Çeşitlilik konusunda birbirinden epey farklı tarzları bir araya getiren yarışma seçkisinin en kendine has örneklerinden Prenses Mumbi, büyük ödül olan Altın Lale’yi kazanarak senenin gerçek sürprizine dönüştü. İsviçreli genç yönetmen Damien Hauser’in Venedik Günleri seçkisinde dünya prömiyerini yapan filmi, 21. yüzyılın sonlarında dijital teknolojilerin yasaklanmasıyla sonuçlanan büyük bir savaşın ertesinde hikâyesini kuruyor. Kadim krallıkların yeniden yükseldiği bu fütürist dünyada genç sinemacı Kuve, Umata Krallığı’na bir film çekmeye gider. Orada oyuncu görüşmeleri yaparken tanıştığı ve kendisiyle yapay zekâ kullanmadan film çekebileceği konusunda iddialaşan Mumbi hayatına girer. Yapay zekâ yardımıyla bir bağımsız film bütçesi altında inşa edilen gelecek tasarımı ve antik krallık estetiğinin bu küçük aşk hikâyesiyle birleşimi ortaya oldukça yaratıcı sonuçlar çıkarıyor. Prensin hikâyeye girişiyle birlikte sinema sevgisini klasik bir aşk üçgeniyle çarpıştıran filmin, mockumentary tarzıyla başlayıp destansı bir romans olmaya giden yolda seyircisinin ilgisini ayakta tutabilmek için üç kahramanının sempatisinden fazlasını gerektirdiğini kabul etmek gerek.

Özellikle Taxidermia (2006) ve Final Cut: Ladies and Gentlemen (2012) filmleriyle tanınan Macar yönetmen György Pálfi’nin Yunanistan’da çektiği son filmi Tavuk da yarışmanın öne çıkan filmlerinden biriydi. Sinema tarihinde örneklerine rastlamanın mümkün olduğu, kameranın film boyunca tek bir hayvanı ve onun hikâyesini takip ettiği kurmaca bir macera. Filmin adından anlaşılabileceği gibi burada kahramanımız siyah tüylü bir tavuk. Henüz yumurtadan çıktığı civciv hallerinden itibaren takip ettiğimiz kahramanımız insan medeniyetinin kurduğu sömürü dünyasının içine doğuyor. Fabrika bantlarında kayarak dünyaya gelen, tüm o sistematik üretim bantlarının birinden şans eseri yırtarak kaçıp dış dünyanın ortasında kendini bulan tavuğumuzun macerasını yüreğimiz ağzımızda izliyoruz. Başından sonuna kadar tek bir ortak motivasyonla hayatta kalmasını umduğumuz yol boyunca Pálfi’nin sergilediği daha önce tanık olmadığımız sinemasal bir numara yok. Böyle bir anlatıda buna pek de gerek yok açıkçası. Tavuğun atlattığı her belanın sorumlusu olan insanların dünyasını fonda takip ettiğimiz, günümüzün gerçekliğine ve bu sonsuz sömürüye dair yeni bir sözü olmayan izlemesi eğlenceli bir film.

Son yıllarda uluslararası film festivallerinde arka arkaya örneklerini görmeye başladığımız yeni Litvanya sinemasının meyvelerinden biri de Altın Lale Yarışması’ndaydı. Gabrielė Urbonaitė’nin geçen sene Karlovy Vary’de prömiyer yapan ilk uzun metraj filmi Tadilat, başkent Vilnius’ta yeni bir apartman dairesine taşınmış genç bir çifte odaklanıyor. 29 yaşındaki başarılı çevirmen Ilona, özel hayatında, kariyerinde ve aile ilişkilerinde her şeyi artık rayına oturtmak amacıyla yerleştiği yeni odasındayken tüm dünya onun etrafını sarıyor. Yeni evleri olması gereken bina, taşınırken haberleri olmayan önceden planlanmış büyük bir tadilata girince kahramanımız da konsantrasyonunu etrafını saran her şeyle yüzleşmeye veriyor. Oldukça basit ve çokça beklenebilir kahramanları ve hikâyesi olan film anlatımıyla da seyircilerin aklında kalabileceği herhangi bir fark ortaya koyamıyor. Evlilik yoluna adım atma aşamasındaki bir çiftten izlemeyi bekleyeceğimiz gerilimler, 30 yaşını doldurmak üzere olan birinin ailesiyle ve kariyeriyle ilgili duyduğu çekinceler filme hiçbir karakter kazandırmıyor. Durum böyleyken filmin neredeyse ikinci başrolü konumuna yükselen tadilatta çalışan Ukraynalı inşaat işçisi üzerinden dahil edilen hikâyecik, hedeflenilenin tam aksine filmi dünyaya karşı daha da duyarsız göstermekten fazlasına yaramıyor.

Başarılı bir kariyer yolu, daha iyi bir hayat hayali ya da paranormal bir oluşumu ispatlayabilme ihtimali… Bunların hepsinin neredeyse elle tutulacak kadar yakınlaşıp asla gerçekleşemediği dünyalarımızdan sahici bir hikâye çekip anlatıyor Karanlıkta Islık Çalanlar. Pınar Yorgancıoğlu’nun geçtiğimiz yıl Goa’da Hindistan Uluslararası Film Festivali’nde prömiyerini gerçekleştiren ilk uzun metraj filmi, günümüzde Ankara’da yaşayan orta sınıf bir aileye konuk ediyor bizleri. Genç ve işsiz bir yazar olan Toprak’ı, Tabiat Tarihi Müzesi’nden yeni emekli olan babası Melih’i ve cerrahi hemşire olarak çalışan annesi Suzan’ı birbirlerinden ayrıyken ve birbirleriyle bir araya geldikleri anlarda bizim yaygın çaresizliklerimizi paylaşırken izliyoruz. Bir aileyi günlük hayatın içerisinde başlarına gelen tüm fani olaylarla takip ederken onları bizim gibi izleyen ilgili hayaletlerin röportajlar eşliğinde anlatıyı genişlettiği özgün dokunuşların hakkını teslim etmek gerekiyor. Bunun yanı sıra hâlihazırda iyi yazılmış, anlatmak istediğinden ve odağından emin, kahraman yaratımı derinleşebilmiş ve mizah ritmi tıkır tıkır işleyen gayet olgun bir ilk film olarak Karanlıkta Islık Çalanlar yarışmanın mutlu edenlerinden biri oldu.

2011 yapımı Michael filmiyle adını duyuran Avusturyalı yönetmen Markus Schleinzer’in bu sene Berlin’de açılan filmi Rose 17. yüzyılda Almanya’da geçiyor. Otuz Yıl Savaşları döneminde gizemli bir asker, küçük bir protestan köyüne gelip uzun zamandır boş duran bir çiftlik üzerinde hak iddia eder. İçinde kabul görebileceği, bir parçası olarak hayatını sürdürebileceği bir topluluk arayışındaki, gerçek adı Rose olan asker, bu uğurda erkek kılığına girerek ve köylülerin dinî, milli hassasiyetlerini kullanarak böyle bir dolandırıcılığa girişiyor ve başarılı oluyor. Her ne kadar şüpheyle yaklaşsalar da Rose’nin gösterdiği belgelere ve verdiği bilgilere inanmak durumunda kalan köy ahalisi mevzubahis çiftliği kendisine bırakarak bu yabancıyı aralarına kabul ediyor. Eninde sonunda açığa çıkacağını içten içe bilerek izlediğimiz bu dolandırıcılık masalı yüzyıllar öncesinde geçen hikâyesiyle cinsiyet politikaları üzerine günümüze ulaşabilecek bir mesaj üretmekte zorlanıyor. Başroldeki Sandra Hüller’in Berlin’de en iyi oyuncu ödülünü kazanan performansını bir kenara ayırdığımızda da filmden geriye üzerine konuşulacak çok az şey kalıyor.

Geçtiğimiz aylarda Berlin’de ilk gösterimini gerçekleştiren Pakistan yapımı Lali herhangi bir film festivalinin ana yarışma bölümünde görmeye şaşırabileceğiniz bir film. Yönetmenliğini Sarmad Sultan Khoosat’ın yaptığı film belli bir kategorinin altında etiketlenmeyecek sınırlarda koşuyor. Bunu bu kez olumlu bir yönde söyleyemiyoruz ne yazık ki. Lanetli olduğu kabul görülen neşeli genç bir kadın olan Zeba’nın gelin gittiği evde geçiyor Lali’nin hikâyesi. Düğün aşamasında açılan film neredeyse televizyon komedilerine yakın bir mizah anlayışı ve anlatı estetiğini izleyerek finalini yapacağı noktadan çok farklı bir yere hazırlıyor seyircisini. Genç çiftimizin hikâyelerini öğrendikçe batıl inançların ve karanlık geçmişlerin etkisi filmin genel tonunu da gittikçe karartıyor. Bazı anlarda beklenmedik bir ciddiyetle hareket ederek tembel seyir refleksleriyle oynasa da tüm bu geçişkenliklerin neye hizmet ettiği ve filmin temel motivasyonunun ne olduğu konusu havada kalıyor. Korku türüne döndüğünü düşünmemiz gereken anlar, olması gerekenden çok uzun hissettiren toplam süresiyle ritmini iyice kaybetmiş olan filmde neredeyse gülünç görünüyorlar.

Yıllar önce evini terk edip şehirde başarılı olup yeni bir hayat kurmuş bir kahramanın yıllar sonra geçmişle hesaplaşmak üzere köye dönmesinden oluşan tanıdık bir iskeletin üzerinde hikâyesini kuruyor Günyüzü. 2018 yapımı Güvercin ile tanıdığımız yönetmen Banu Sıvacı’nın ikinci filmi Günyüzü yeğeninin düğünü sebebiyle köyüne dönüp gelmişken çocukluğunun geçtiği aile evinde biraz zaman harcamak isteyen müzisyen Suna’nın hikâyesini anlatıyor. Bıraktığı ev ortadan ikiye ayrılmak üzere, bahçesi kurumuş ve zeminde oluşan büyük yarıklarla köyün artık boşaltılması gereken güvensiz bölümünde yer alıyor. Ancak “Madem artık evi boşaltıyoruz, evle birlikte bir türlü dışarı atamadığımız geçmiş sırları da aydınlığa kavuşturalım.” diyor Suna. Seyirci koltuğunda kendimizi bu yüzleşmeye tam olarak kaptırabilmemizin önüne geçen etkenler var. Her şeyi açıklığa kavuşturarak anlatmayı tercih eden filmde bize düşen de sadece bunu nasıl yaptığını izlemek oluyor. Kardeşlerin arasındaki diyaloglarda bazı konuların ilk kez konuşulduğuna inanmak ya da şüpheli komşunun aile hikâyesine dahil olma şeklini doğal görebilmek güç. Filmin geneline sirayet eden bu ikna edicilik problemi öykünün temeline yerleştirdiği trajedisini hissedebilmeyi de zorlaştırıyor.

Lübnan asıllı Fransız yönetmen Danielle Arbid’in bu sene Berlin’de dünya prömiyerini gerçekleştiren filmi Yalnız Asiler 60’lı yaşlarındaki Filistin asıllı Suzanne ile 20’lerindeki Sudanlı göçmen Osmane’ın alışılagelmişin dışında gelişen aşk hikâyesini anlatıyor. Beyrut sokaklarında ırkçı saldırıya uğradığını görüp kurtardığı Osmane’a evini açan Suzanne, kocasını kaybettiğinden beri yalnız yaşamakta. Çalışma ve oturma izni alamadığı için geçinmekte zorluk çeken Osmane için Suzanne’dan gelen yardım eli, kısa sürede daha özel duygulara yol açıyor. Akıllara hemen Fassbinder klasiği Ali: Korku Ruhu Kemirir’i (Angst essen Seele auf, 1974) getiren hikâye örgüsünü takip ederken filme dair beklentilerimiz ve reflekslerimiz de ona göre şekilleniyor. Beklemediği anda karşısına çıkan sevgiyi coşkulu bir şaşkınlıkla karşılayan Suzanne karakterinin işlenişi filmin en özel gücü. Yakınındaki herkes tarafından, duyduğu bu aşkı yaşamasına karşı çıkılan yalnız kadının Osmane ile birlikte olabilmek için verdiği mücadeleyi izliyoruz. Aynı derinliğe ulaşamayan, benzer bir samimiyetle temsili gerçekleştirilemeyen Osmane’ı filmde daha çok bir yan rol gibi görüyor olmamız filmi belki bir üst seviyeye taşıyabilecek fırsatların tepilmesine yol açıyor.

Son filmi Tereddüt’ün üzerinden 10 yıl geçen Yeşim Ustaoğlu festivale bir belgeselle döndü. Kuru Taşın Başı, 2022 yılında tamamlanan Artvin’deki Yusufeli Barajı’nın yapım sürecinin ve sonrasının bölgeyi nasıl etkilediğini takip ediyor. Artık su altında kalan eski ilçenin, kuru taşın başına taşınmak zorunda kalan yerlileriyle gerçekleştirilmiş röportajlar eşliğinde izlediğimiz belgesel, bunun gibi projelerin bölgede yaratacağı ekolojik, ekonomik ve sosyolojik etkilerinden bağımsız düşünebilmenin imkansızlığına dikkat çekiyor. Bu, ne filmde izlediğimiz mağdur bırakılmış yerli halkın bugünlerin geleceğini bilmediği, ne de projeyi gerçekleştirenlerin tam olarak böyle bir manzarayla karşılaşılacağını hesaplamadığı anlamına geliyor. Film bir belgesel olarak seyircisini doğrudan yönlendirmese de ülke gündeminden az çok haberdar biri olarak izlediğinizde şahit olduğunuz röportajlarda bu pirince giderken kandırılıp mağdur edilmişliğin ağırlığını hissetmek mümkün oluyor. Konuya yabancı bir izleyicinin belki de doğal bir felaket zannedeceği derecede bir talan söz konusuyken, ellerinde neredeyse hiçbir şey kalmamış insanların hâlâ bu konuda konuşmaya çekinişine ya da çok da konuşmaması yönünde birbirlerini dürtüşlerine şahit olmak filmin en ağır gelen katmanı sanıyorum. Benzer bir tutukluğu anlatımında taşıyan filmin de biraz daha açık sözlülüğe ihtiyaç duyduğunu belirtmek gerek.
Altın Lale En İyi Film: Prenses Mumbi | Memory of Princess Mumbi
Jüri Özel Ödülü: Diriliş | Resurrection
En İyi Yönetmen: Lise Akoka, Romane Gueret (Yaz Kampı | Ma frère)
En İyi Senaryo: Markus Schleinzer, Alexander Brom (Rose)
En İyi Kadın Oyuncu: İnci Sefa Cingöz (Karanlıkta Islık Çalanlar)
En İyi Erkek Oyuncu: Kemal Burak Alper (Ölü Köpekler Isırmaz)
Mansiyon Ödülü: Tavuk | Hen
FIPRESCI Ödülü: Rose of Nevada