
Mayısın ikinci haftası itibarıyla Akdeniz’in en meşhur kırmızı halısı 79. kez serildi. Sinema sektörünün kalbinin attığı merkezlerden biri ve herkesin hemfikir olduğu üzere en görkemlisi olan Cannes Film Festivali bir kez daha tüm dünyadan sinemaseverlerin dikkatini üstüne topladı. Altın Palmiye için yarışan iddialı filmlerden bir o kadar merak uyandıran yan bölüm ve paralel seçkilere, jürilerin alacakları muhtemel kararlardan dünyanın en ünlü yıldızlarının neler giyip neler dediğine uzanan zengin bir gündemden bahsediyoruz. Geçtiğimiz salı günü açılış töreniyle başlayan bu riviera macerasının ilk haftasını geride bırakırken Cannes’da şu ana kadar neler yaşandığına ve biz sinema takipçilerine yıl boyu konuşulacak ne malzemeler vadettiğine bakalım.
Festivalden ilk manşetler beklenilebileceği üzere açılış gününde ana yarışma jürisinin toplu katılımıyla gerçekleşen basın toplantısından çıktı. Bu sene Güney Koreli usta yönetmen Park Chan-wook’un başkanlığını üstlendiği jüride Demi Moore, Stellan Skarsgård, Ruth Negga, Chloe Zhao, Isaach de Bankolé, Laura Wandel, Diego Céspedes ve Paul Laverty yer alıyor. Birkaç ay önce Berlinale’de jüri başkanı Wim Wenders’in gündem olan “sinema siyasetin dışında kalmalı; biz sinemacılar siyasetin dengeleyicisiyiz, tam tersiyiz,” açıklaması jüri başkanı Park’a soruldu. Kendisi de Wenders’in çok tepki gören açıklamalarına katılmadığını belirtecek seviyede ama olabildiğince spekülasyondan uzak bir şekilde yanıtladı: “Sanat ile politikanın birbirinden ayrıştırılması gerektiğini düşünmüyorum. Birbirinin karşıtı iki kavram söz konusu olamaz; politik düşünce ve görüşler, sanatsal bir dille ifade edildikleri oranda değer kazanırlar”.

Jüri üyelerinden İrlandalı usta senarist Paul Laverty de toplantıda festivalin bu yıl kullandığı resmî afişinde ikonik Thelma & Louise (Ridley Scott, 1991) filminden alınan görsele dikkat çekerek Susan Sarandon başta olmak üzere son yıllarda politik duruşlarını göstermekten kaçınmayan büyük yıldız isimlere selam yolladı: “Susan Sarandon, Javier Bardem ve Mark Ruffalo gibi isimlerin Gazze’de kadın ve çocukların katledilmesine karşı çıktıkları için kara listeye alınmış olmalarını görmek hayret verici. Bunu yapan Hollywood kendinden utanmalı. Tüm saygımla onların yanındayım. Aramızdaki en iyiler onlar. Kendilerine bol şans diliyorum.”
Laverty’nin açıklamasında adını andığı İspanyol aktör Javier Bardem de başrolünde yer aldığı, Rodrigo Sorogoyen imzalı yarışma filmi The Beloved’ın (El ser querido) basın toplantısında önemli açıklamalarda bulundu. “Dünyada bu kadar çok kadının cinayete kurban gitmesi inanılmaz,” diyerek söze başlayan Bardem, bu vahşetin gördüğü tepkilerin sıradanlaşmasına “biz gerçekten kafayı mı yedik?” diyerek dikkat çekti. Kadın cinayetlerinin ardında yatan motivasyonun kendinde bir çeşit sahiplik hakkı gören toksik erkeklikten kaynaklandığını ve bu toksik kültürün Trump, Putin ve Netenyahu gibi kendini erkeklik yarışında gören siyasi aktörler tarafından temsil edildiğini dile getirdi.
Fransız yönetmen Quentin Dupieux’nün son filmi Full Phil’de başrolü Woody Harrelson ile paylaşan yıldız oyuncu ve yönetmen Kristen Stewart ise genel olarak sinema endüstrisine ve ABD’de film üretiminin güncel durumuna dair üzerine çokça konuşulacak yorumlarda bulundu. “Kurallardan da sistemin kendisinden de bıktım artık. Bu sistem sanatçıların kendilerini ifade etmeleri için tasarlanmamış. Esas olan rüya üretimini gerçekleştirmekle alakası olmayan bambaşka önceliklerin baskısı altında çalışıyoruz. Çok ağdalı bir dille konuşmak istemiyorum çünkü derdimi net bir şekilde ifade etmeye çalışıyorum; böylesi kapitalist parametreler altında radikal ve hayati önem taşıyan işler yaratabilmenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Ayrıca bu durumun sorumlularının birçoğu bir grup adamın yanında yetişmiş başka bir grup adamdan oluşuyor ve bu insanlar benim ve kendimi birlikte gördüğüm diğer insanların söylemek istedikleriyle pek özdeşleşmiyorlar.”

Hollywood’un “milyarderleri daha çok milyarder yapmak” dışında bir işe yaramadığını dile getiren Stewart inanılmaz paraların harcandığı bu stüdyo sisteminin içinde kuralına göre oynayabilme ve özgün bir içerik üretebilme imkanının kalmadığını düşünüyor. Bu sistemin dışında kalmayı tercih edip bir sanatçı olarak üretmek istediği işleri gerçekten umursayan insanlara nasıl ulaştırmayı planladığı konusundaysa “hedefim yıl sonuna kadar arkadaşlarımla sıfır bütçeyle bir şeyler üretip sonunda da YouTube gibi bir platforma yüklemek. Oradan gelecek geliri de sadece bir sonraki filmime yatırmak ve bir daha bu endüstri “bro’larıyla” muhatap olmamak istiyorum,” açıklamasında bulundu.
Sektörün kalbinin attığı Cannes’da canına tak etmiş ünlü sanatçı açıklamaları yağmur gibi yağarken bir yandan da yıl boyu konuşulacağını öngördüğümüz yeni filmler ilk gösterimleriyle birer birer izleyiciyle buluşmaya devam ediyor. Bu yazının yayına hazırlandığı an itibarıyla ana yarışma bölümünde Altın Palmiye yarışında yer alan 22 filmin yarısı prömiyerlerini gerçekleştirmiş durumda. Seyirci ve eleştirmenlerin şimdiye kadar çoğunlukla ayrışmadığı ilk tepkilerdeyse büyük beklentilere gebe birkaç filme dair toplanan olumsuz eğilimler dikkat çekiyor.
İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin Fransa’da Fransızca çektiği yıldız oyuncu kadrosuyla ilgi uyandıran yeni filmi Histoires Parallèles (Parallel Tales) şu ana kadar yarışmadaki en kötü eleştirilerin hedefi oldu. Krzysztof Kieślowski’nin klasik eseri Dekalog’un (1989-1990) altıncı bölümünden esinlenen filmin kadrosunda Isabelle Huppert, Virginie Efira, Vincent Cassel, Adam Bessa ve Catherine Deneuve yer alıyor. Filme yöneltilen eleştirilerin büyük bir kısmı senaryosunun sığlığı ve özellikle neredeyse gülünç göründüğü söylenen diyalog yazımı noktasında birleşiyor. Bugüne kadar yaptığı filmlerin en beğenilmeyenlerinde dahi senaryosunda seyirciyi hoşnut bırakacak bir çatışma yaratabilmesiyle ünlü olan yönetmenin aldığı bu eleştiriler şaşırtıcı. Durum böyleyken bu film, en son filmi Kahraman’ı (A Hero, 2021) bir öğrencisinin belgeselinin içeriğinden çalması üzerine açılan intihal davasıyla itibarı zedelenen Farhadi’nin üretim sancısının devamı olarak okunacak muhtemelen.


Olumsuz eleştirilerle sarsılan bir diğer usta yönetmense Cannes ana yarışmasında sekiz kez yer alan Altın Palmiye sahibi Hirokazu Koreeda oldu. Yakın gelecekte geçen öyküsünde talihsiz bir kaza sonucu 7 yaşındaki oğullarını kaybeden genç bir çifte odaklanan Sheep in the Box’ın (Hako no Naka no Hitsuji) Koreeda’yla özdeşleşen hassas anlatıdan muzdarip olduğu gelen ilk eleştirilerin ortak savı. Aldığı çoğunlukla olumsuz eleştirilere rağmen film, yapay zeka destekli bir çocuk robotun, kaybın yerini doldurmak üzere aileye dahil olduğu hikâyesiyle her türlü merak uyandırmaya devam edecektir.

Yarışmanın şimdiye dek en iyi tepkilerini alarak beklentileri karşılayan filmleriyse Paweł Pawlikowski imzalı Fatherland (Vaterland) ve Ryûsuke Hamaguchi’nin Fransa’da çektiği son filmi All of a Sudden (Soudain) oldu. Polonyalı yönetmen Pawlikowski’nin, Ida (2013) ve Soğuk Savaş (Zimna wojna, 2018) ile geçtiğimiz dekata damga vurduktan sonra büründüğü sessizliği sona erdiren Fatherland, başrolde Sandra Hüller ve Hanns Zischler’i bir araya getiriyor. Film, Thomas Mann ve kızı Erika Mann’ın savaş sonrası ülkesi Almanya’ya döndükleri döneme odaklanan biyografik bir drama. Şimdiden her kesimden sinemaseverin kalbini çalan film, hem bu yarışmada önemli bir ödül adayı hem de yılın en konuşulacak filmlerinden biri olmayı garantiledi bile.


Son Cannes ziyaretinde Oscar ödüllü Drive My Car (2021) ile en iyi senaryo ödülü kazanan Hamaguchi ise yine kuşağının en iddialı auteur yönetmenlerinden biri olma iddiasını sürdürüyor. All of a Sudden, metastatik meme kanseriyle mücadele eden filozof Makiko Miyano ile tıbbi antropolog Maho Isono’nun arasındaki mektuplaşmalardan oluşan kitaptan esinlenerek yazılmış, ölüm ve hastalık üzerine odaklanan kurmaca bir film. Virginie Efira ve Tao Okamoto’nun başrolünde yer aldığı film hakkında mesajının altını fazlasıyla çizerek belirttiği yönünde eleştiriler duysak da çoğunlukla seyirciyi mest etmiş görünüyor.

Adını duyurduğu Kara Büyü’den (The Wailing, 2016) bu yana 10 yıldır yeni filmi beklenen Koreli yönetmen Na Hong-jin de yarışmadaki tek tür filmi olarak dikkat çeken Hope ile beklentileri karşılamış gibi duruyor. Toplam altıncı kez Cannes ana yarışmasında kendine yer bulan Amerikalı yönetmen James Gray ise başrollerinde Adam Driver, Scarlett Johansson ve Miles Teller’ı buluşturduğu yeni filmi Paper Tiger ile festivalde ilk ödülünü kazanmanın peşinde. Henüz gösterimi gerçekleşmemiş ancak Altın Palmiye yarışında iddialı olması ve yılın en iyileri arasında anılması beklenen önemli filmleri de anmadan geçmeyelim. Romanya’nın yeni yüzyılda ihraç ettiği en önemli yönetmenlerden Cristian Mungiu’nun Norveç’te çektiği yeni filmi Fjord; corona virüse yakalandıktan sonra bir yıl hastanede kalıp uzun süreli covid sebebiyle ölümden dönen Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in geri dönüşünü müjdeleyen filmi Minotaur; Kız (Girl, 2018) ve Cannes’da Grand Prix kazanan Yakın (Close, 2022) filmleriyle adından söz ettiren Belçikalı Lukas Dhont’un Birinci Dünya Savaşı draması Coward; ve 2017 yapımı son filmi Western ile tüm dünyadan beğeni toplayan Alman yönetmen Valeska Grisebach’ın çok beklenen yeni filmi The Dreamed Adventure (Das geträumte Abenteuer) bu haftasonu ödüle kavuşma ihtimali görece yüksek görülen diğer filmler arasında yer alıyor.
Her ne kadar spot ışıkları Altın Palmiye yoluna serili kırmızı halıda olsa da ana yarışma dışında kalan bölümler ve festivale paralel seçkilerde de her zaman olduğu gibi heyecan yaratan filmler görücüye çıkıyor. Hatta festivalin gözde bölümlerinden Belirli Bir Bakış’ın (Un certain regard) şu ana kadar gerçekleşen gösterimler itibarıyla neredeyse ana yarışmadan rol çaldığını söylemek pek de yanlış olmayacaktır. 2021 yapımı ilk filmi We’re All Going to the World’s Fair ve ardından gelen hit filmi I Saw the TV Glow (2024) ile hızlıca yeni kuşak Amerikan bağımsızlarının parlayan yıldızına dönüşen Jane Schoenbrun yeni filmi Teenage Sex and Death at Camp Miasma’yla kendine has tarzını sürdürüp çıtayı yükseltiyor. Başrollerinde yıldız oyuncu Hannah Einbinder ve ikonik Gillian Anderson’ın yer aldığı film şu ana dek festivalde en çok övüldüğünü gördüğümüz film oldu. Benzeri bir ilgi ve övgüyü yakalayan bir diğer Amerikan bağımsızıysa yine bu bölümdeki Club Kid oldu. Rotting in the Sun (Sebastián Silva, 2023) ve televizyon dizisi I Love LA’deki oyunculuğuyla tanınan Jordan Firstman’ın ilk uzun metraj yönetmenliği seyirciden tam not aldı. Belirli Bir Bakış’ta prömiyerini gerçekleştirip dikkat çeken bir diğer yapım da Kosta Rikalı yönetmen Valentina Maurel’in filmi Forever Your Maternal Animal (Siempre Soy Tu Animal Materno) oldu.

Her sene festivalle aynı tarihlerde Fransız Yönetmenler Birliği tarafından Cannes’da düzenlenen bağımsız paralel seçki Yönetmenlerin On Beş Günü’nde (Quinzaine des Réalisateurs) de yıl boyunca adından söz ettirme potansiyeli taşıyan birkaç film görücüye çıktı. Bunlardan ilki Arjantinli yönetmen Lisandro Alonso’nun tam 25 yıl sonra ilk filmi Freedom’a (La Libertad, 2001) döndüğü oyunbaz bir devam filmi niteliği taşıyan Double Freedom (La Libertad Doble). Alonso kendini dünyaya tanıtan meşhur filminin dünyasına hiçbir şey olmamış gibi geri dönerken farklı bir yol alarak kariyerindeki diğer filmlere de referanslar dizerek eleştirmenlerin gönlünü çalmış. Octave Mirbeau’nun daha önce defalarca sinemaya uyarlanan klasik romanı Bir Hizmetçi Kızın Hatıraları, bu kez Romanya’nın durmak bilmeyen yönetmeni Radu Jude’nin ellerinde beyazperdeye konuk oluyor. Jude, The Diary of a Chambermaid (Le Journal d’une Femme de Chambre) ile filmin merkezine günümüz Bordeaux’sunda çalışan Rumen bir hizmetçi kızı yerleştirerek kendi usulünce bir meta uyarlama ortaya koyuyor. Son olarak bu seçkinin en dikkat çekici filminden bahsetmeden yazıyı kapatmak mümkün değil. Kendine has imzasıyla belgesel film tarihine geçmiş Amerikalı efsane yönetmen William Greaves’in “hayatımda kayda aldığım en önemli etkinlik” dediği 1972 yılında Harlem’de gerçekleşen özel bir ev partisinin görüntüleri o günden 54 yıl, Greaves’i kaybetmemizin üzerinden 12 yıl geçtikten sonra sonunda bir filme dönüşebildi. Harlem Rönesansı’nın hayatta kalan üyelerinin efsanevi caz müzisyeni Duke Ellington’ın evinde bir araya geldiği anları kayıt altına alan Once Upon a Time in Harlem, usta yönetmenin oğlu David Greaves ve torunu Liani Greaves’in çalışmaları sonucunda bu sene Sundance’de prömiyerini yapabildi. Taşıdığı tarihi önem bir yana Greaves’in mirasına yakışır bir sunumla sinemaseverleri heyecanlandıran film, bu yılın en merakla bekleyeceğimiz yapımları arasında yer alıyor.
Cumartesi günü gerçekleşecek kapanış töreniyle ödüller sahiplerini bulacak ve dünyanın her köşesindeki sinema tutkunları ceplerine yıl boyu konuşacakları yeni konu başlıkları ve filmleri koyup Cannes’ı uğurlayacaklar. Yazıyı bitirirken, yarışma bölümlerinde dağıtılacak ödüllerin yalnızca belirli bir sayıda sektör profesyonelinden oluşan jüri üyelerinin aldıkları ortak kararlardan ibaret olduğunu ve bu ödüllerin filmlerin tarihteki kalıcılığını çok da etkilemeyeceğini hatırlatmak ve favori filmlerini tutkuyla savunan sinema sevdalılarını kocaman bir Toni Erdmann kucaklamasıyla selamlamak isterim.