
Mary Bronstein’ın yazıp yönettiği “Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim (If I Had Legs I’d Kick You)”, hasta çocuğuna tek başına bakmakla yükümlü bir annenin çözülüp parçalandığı, kaybolup gittiği hikâyesini beyazperdeye taşıyor. Bronstein’ın hasta kızıyla bir otel odasında kalmak zorunda olduğu dönemden, yani kendi yaşamından parçalar taşıyan film seyirciyi “bir annenin çöküşü” çerçevesinde Linda’nın nefessiz depresyonuna hapsediyor. Linda rolüyle, etkileyici olduğu kadar zorlayıcı performansı ile geçtiğimiz haftalarda Altın Küre ödülünü kazanan Rose Byrne’ın yakın zamanda açıklanan Oscar adaylığı da şaşırtıcı olmadı. Film eleştirmeni Peter Debruge’un “Arabasının dikiz aynasında Linda’nın çaresiz ifadesini incelerken herhangi bir oyuncunun yüzünü böyle seğirtebilmesine şaşmamak elde değil. If I Had Legs I’d Kick You, başrol oyuncusundan üst düzey bir adanmışlık talep ediyor ve izleyiciden de azımsanmayacak ölçüde bir schadenfreude, yani başkasının talihsizliğinden doğan rahatsız edici bir haz duygusu bekliyor.” cümleleriyle anlattığı Linda, gaz maskesini önce kendisine takma imkânı olmayan bir kadın. Sanki yaşamında derin bir nefes alacak zamanı ve alanı dahi olmayan, yalnızca doğurduğu çocuğuna bakım veren olmak zorunda kalmış ve yaşamındaki tüm diğer rolleri; bir iş kadını olmak, iyi bir psikiyatrist olmak, boş zamanlarında kendisiyle ilgilenen bir kadın olmak, eşiyle keyifli zaman geçirebilen biri olmak vb bir kenara atmış ve hatta o rolleri çoktan unutmuş. Ancak bu rollerin geride bıraktığı boşluğun sızısı, kameranın yüzüne her yapıştığı sahnede, bu farkındalığın içten içe ruhunu kemirdiğini görebildiğimiz biri…
Bir sahile koşup bir dağa tırmanıp “İmdat!” diye bağırma hissinden kurtulamayacağınız film, açılış sahnesinde Linda’nın yüzünü yakın plana aldığı bir anne-kız terapi seansında, gözünün seğirmesini bile izleyiciden gizleyemeyeceği bir kapana kısılmışlık ile başlıyor. Daha ilk sahneden seyirciyi ve ana karakteri derin bir nefes dahi alamayacağı kadar kıstırması filmin hem karakteri hem de onu takip eden izleyicisi için gidişatın habercisi aslında. Bu yoğun klostrofobi atağı ile de yetinmeyen film, seyirciyi de kadrajın darlığına sıkıştırıp seyir boyunca göğüs kafesinize daha fazla yük eklemekten geri durmuyor. Ve kızının cümleleri ile aklımızda bir fikir oluşuyor: “Annem kolayca esneyebilen biri aslında.”

Gösterim sırasında salonu terk eden izleyicilerin haksız olmadığına daha bu intro kısmından ikna olmanızı sağlayan film, Bronstein’ın avangart yönetmenlik tercihleri ile kendisine has bir film dili kuruyor. Filmin tekinsizlik hissini sonuna kadar vurgulayan müzikleri ile aklın ve muğlaklığın, belirsizliğin ve gerçek olanın sınırları arasında “aklını kaçırmış bir anne” karakterinin ellerinde sürükleniyoruz.
Ancak dikkatinizi çekmek isterim zira bu defa “Geber Aşkım!”ın aksine, zaten “sorunlu” bir kadının, patolojik tanısı olan bir karakterin annelik serüveninin hezeyan dolu macerasında peşine takılmıyoruz. Linda, bir zamanlar güçlü, başarılı ve yetenekli bir kadın olduğunu hissettiriyor, gösteriyor bize. Eşi uzaklarda çalışan bir evliliğin temel taşı olmadan, babası uzaklarda çalışan bir çocuğa tam zamanlı bakım veren olmadan, hasta bir çocuğun tüm sorumluluğunu yalnız başına sırtlanmak zorunda kalmadan önce. Kısacası anne olmadan önce…
James Hillman ve Jung’un terapi sürecini mitolojik analojilerle açıkladığı birkaç metninde terapi süreci ile ölünün yer altında yaptığı yolculuk birbiri ile eşlenir. Buna göre terapist de yalnızca size sizin kendi yolunuzda eşlik edecek bir kayıkçıdır. Aynı antik Yunan’ın ölümden sonra yaşam tasvirlerinde olduğu gibi, o zorlu yolculukta sizin eşlikçiniz olur. Ancak bunu yalnızca, işi bu olduğu için yapar. Dönemin anlayışına göre, ölünün yakınları onu defnederken gözlerine birer altın para koymazlarsa, kayıkçı ödemesini almadığı için ölüyü diğer tarafa geçirmeyecektir. Kayıkçıya minnet duyulmaması, onunla bir bağ kurulmaması ve onun bir “kurtarıcı” kisvesine yerleştirilmemesi için özel bir perspektif inşa eden bu anlatı, terapist ile kurulan ilişkiye de şekil verir. Terapistler özellikle her seans, çoğunlukla bizzat elden ödemeyi de bu nedenle talep eder, yalnızca işinin yaptığının anlaşılması ve gereksiz bir bağ kurulmasını engelleyebilmek için. Başka bir açıdan da kaybolmakta hisseden bir ruhun bu zorlu yolculuğundaki gücünü ve başarısını bir ötekine, dışarıdaki bir kurtarıcıya paye vermek yerine sahiplenebilmesini sağlamak da işlevlerinden biridir hiç kuşkusuz.

Komedyen kimliğiyle tanıdığımız Conan O’Brien’ın canlandırdığı, Linda’nın seanslarında ekşimiş tulum peyniri gibi sandalyesinde oturan terapisti de aslında bu ince dengeyi sağlamaya çabalarken Linda’nın sürekli sınır ihlali talepleri ve tavırları karşısında -fazlasıyla- sevimsiz olmaktan kaçamaz. Bu bıçak sırtı rolü hakkıyla veren O’Brien, neden cast listesinde olduğunu anlamakta zorlandığım haftaların ardından, ne kadar doğru bir tercih olduğunu gösteriyor. Ancak Linda’nın hayatındaki tüm erkeklere bağırdığı şeyi, Linda’yı dinlememeyi hatta duymamayı, o kadar profesyonel cevaplarda bertaraf ediyor ki, Linda, içten içe talep ettiği onaylanmayı -bir anne olarak ilgisizliği üzerinden- sağlayamıyor ve onun ağzından “Evet, anne olmamalıydın.” onayını alamıyor. Çok geçmeden de yeni anne olan bir danışanı, çocuğuna kötü bir şey olacağı fikrine saplanıp kalmış bir kadın, bebeğini onun kucağına bırakıp kaçıyor.
Nasıl derlerdi?
Hayatta veremediğiniz her sınav farklı biçimlerde yeniden karşınıza çıkar.
Senaryo yazımının en büyük kurallarından biri, seyircinin karakter ile özdeşleşme kurması zorunluluğudur. Bunu kısaca karaktere ilgi duyması, onun perdeye yansıyan deneyimleriyle empati geliştirmesi ve bazen de sempati beslemesi, gönülden desteklemesi ve onun için en iyisini dilemesi şeklinde açıklayabiliriz. Bu ilişkinin gelişebilmesi için ise seyircinin karakterin hikâyesine vâkıf olması sağlanmalıdır ki bu senaryo yazarı için yoğun bir çalışma gerektirir çünkü özdeşleştirilecek karakter bir bütün olarak ve gerçekçi biçimde ortaya konulmalıdır. Ancak bu kural üç grup için geçerli değildir: İlki, bebekler ve çocuklar, elbette akıl ve ruh sağlığı konusunda sorunları olmayan izleyici geçmişini bilmese, gelecek hayallerine vâkıf olmasa kısacası seyrettiği çocuğu gerçekten tanırmış gibi hissetmese dahi çocuğun başına kötü bir şey gelmesini istemez. Bu grubu engelli bireyler ile yaşlılar takip eder.

Görüldüğü gibi film, seyirci bir tanışıklık hissi ile duygusal bağ geliştirmeden, öylece kendiliğinden özdeşleşeceği çocuk karakteri -hatta karnını delen ve midesine uzanan bir hortumla beslenen zavallı bir çocuk- ile seyircinin özdeşleşemeyeceği bir evren yaratma üzerine deyim yerindeyse kendi kendisine bir challenge yaratmış.
Filmin en büyük alamet-i farikası, deliliğin sınırlarında dolaşan annenin (bakımı zor, gürültücü, çoğunlukla şımarık, hiç susmayan ve sinir bozucu) çocuğunu seyirciye asla göstermemesi. Sahnede, ekranda ve en önemlisi de perdede yüzün (hatta neredeyse asla çocuğun tüm bedeniyle) görülmemesi seyircinin çocuk ile empati kurmasını, ona karşı bir sempati geliştirmesini o kadar net bir biçimde engelliyor ki… Başlı başına ket vurulan bu ilişkinin sürekli mızmızlanan, homurdanan, söylenen, talepleri ve istekleri asla bitmeyen şikayetleri asla susmayan bir çocuk sesi eşliğinde film boyu yakamızdan düşmemesi, tanımadan bıktığımız bir çocuk yaratmak konusunda akıl almaz bir başarı elde ediyor. Böylece seyirciler olarak bizler de çocuğu için o kadar da iyisi olmayı başaramayan Linda’nın bıkkınlığı ile eşleşiyoruz.
Aksi hâlde, acilen kilo almazsa ciddi yaşamsal tehlikelerle karşılaşacak, karnından beslenecek kadar hasta bir çocuğa duyulacak sempati, sevgi ve empati ile kurulması gereken tüm anlatı yıkılırdı. Kaçınılamayan merhamet ve şefkate karşın, kendi annesinin ona doğru ve yeterli bakım veremeyen, yere düşen pizza kutusunun üzerine bulaşan pislikleri temizleyip çocuğuna veren, doktorunun görüşme taleplerine haftalarca cevap vermeyen ve geceleri çocuğunu kötü bir otel odasında yapayalnız bırakıp kafasını yaşayabilmek için elinde sardığı esrar sigarası ve kocaman bir şişe şarap eşliğinde, sokaklarda ve bahçelerde dolaşan hâline seyirciyi nasıl ortak edebilirdi ki? Mary Bronstein’ın yazıp yönettiği “olabilecek en kötü annelerden biri”ni nasıl seyirciye “anlaşılır biçimde” sunabildiğine hayranlıkla tanık oldum. İşte, sınır tanımayan yönetmenlik tam da böyle bir şey olmalı.
Böylesine iddialı bir konunun ancak hakkında gerçekten de konuşmamız gereken bir konunun film sayesinde gündeme gelmesi paha biçilemez. Yönetmenin stratejik zekâ dolu seçimleri, ses tasarımının aklınızı alan etkisi, oyuncuların ayakta alkışlanacak başarısı ile Linda’nın uyanıkken gördüğü bu kabusa dahil olmanızı öneririm. Ancak internette dolaşan esprilere inanmayın, yakın zamanda anne olmaya hazırlanan sevdiklerinizi filmden uzak tutun. Ne olur ne olmaz.
İyi seyirler!