
Her biri milyonlarca izlenen “arka odalar”, internet kültürünün en çok konuşulan içeriklerinden biri olmayı kısa sürede başardı. İlk olarak forumlarda, sarı floresan ile aydınlatılmış bir görsel ile ortaya çıkan, ardından doğaüstü bir şeylerin çağrışımını ekleyen ve buluntu görüntülerin verdiği gerçeklik hissinden beslenen seri, korku kategorisinde yeni bir çağ açtı. İlk orijinal backrooms videosu aslında 1996 yılında geçiyor ve buluntu görüntülerle oluşturulmuş bir kısa film tarzında. Serinin yaratıcısı Kane Parsons ise, bu konsepti oradan alıp bambaşka bir boyuta taşıdı. Bu denli ses getiren mini dizi, çok geçmeden bir film projesine dönüştü, elbette bu kadar dikkat çeken YouTube serisinin, stüdyo A24 tarafından sahiplenilmesi de hiç şaşırtıcı olmadı. Alışageldiğimizin aksine, bu defa konsept satın alınıp yaratıcısı dışarı itilmedi. Filmin yönetmenliği henüz 20 yaşındaki, artık “A24’ün en genç yönetmeni” olarak anacağımız Parsons’a bırakıldı ve başlı başına bu bile zaten beklentiyi arşa çıkarıyor.
Oda ve koridorların oluşturduğu bir geçiş alanı olarak tanımlayabileceğimiz backrooms-arka odalar, aslında korku filmlerinde çok sık kullanılan “kaçış yok” temasına dayanıyor. Yanlış bir adım atıp başka bir boyutta kaybolduğunda, içine girip çıkamayacağın bir oda ya da koridorda sıkışıp kaldığında, hem de bu bilmediğin mekânda aslında yalnız olmadığını fark ettiğinde… Kaçamayacağını biliyorsun.
Film, henüz 17 yaşındayken, sosyal medyada creepypasta denilen, insanların kopyalayıp paylaşıp sürekli gündemde tuttuğu ve büyüttüğü korku içeriklerin en öne çıkanlarından birini, “Backrooms”u YouTube’da mini bir dizi projesine dönüştüren Kane Parsons’ın ilk uzun metraj yönetmenliği olacak. Henüz daha 20 yaşındayken böyle odağa yerleşmesi tesadüf değil, mini dizinin sinematografisi, çekim tekniği, ışıkları, görsel efektleri, kısacası tüm teknik detayları bilinen YouTube işlerinden zaten daha ilk bakışta sıyrılıyordu.

A24’ün en genç yönetmeninin başrol oyuncuları Chiwetel Ejiofor ve Renate Reinsve olacak. İkiliye Mark Duplass, Finn Bennett ve Lukita Maxwell eşlik ediyor. Robert Patino ve Will Soodik’in senaryosunu yazdığı film, yaklaşan vizyon tarihinin de etkisiyle sosyal medyada en çok konuşulan başlıklardan biri. Gerçekten de büyük bir kesim, çok ciddi bir heyecanla filmi bekliyor ve yorumların çoğuna göz attım: hemen hepsi filmi sinemada seyretmeyi planlıyor.


Burada özellikle dikkat çekmek istediğim konu, her ne kadar Parsons zaten adını duyurmuş ve sosyal medyada hype yaratmış biri olsa da; filmin bize ispatladığı unsur. “Sinema öldü, yaşasın platformlar!” dediğimiz günümüzde, bir filmin hayranları vizyona girmeden bile koşarak sinemaya gitme planları yapabiliyorsa hâlâ umut var demektir. Sadece gözden kaçırdığımız nokta, artık seyircinin hâlihazırda bildiği konseptlere öncelik verme tercihi.
Korku filmlerinin zaten yabana atılmayacak bir kitlesi var, her zaman vardı. Özellikle son yıllarda çıkış yapacak yönetmenin ilk filmini korku genre‘sından seçmesi ve bu türü deyim yerindeyse bir sıçrama tahtası olarak kullanması da hem buna bağlı hem de artık alışılagelmiş bir strateji oldu bile. Backrooms’un bu kadar büyük bir beklentiyle karşılanması ise aynı “Iron Lung”, “Minecraft Movie” hatta neredeyse eş zamanlı vizyona gireceği “Nirvanna: The Band – the Show – the Movie” filmleri ile aynı sebepten. Seyirci aşina olduğu hikâyeleri takip etmek istiyor. Yakın zamanda 20 sene sonra devam filmi gelen “Şeytan Marka Giyer” bunun bir ispatıysa, Peter Jackson’ın “Yüzüklerin Efendisi” serisinin ve yan öykülerinin tamamının haklarını satın almak için harekete geçtiğini daha bugünlerde açıklaması da başka bir ispatı. Ancak özellikle genç seyircinin, bilgisayar oyunları ve sosyal medyadan tanıdığı konseptlere daha yoğun ilgi gösterdiği bir gerçek. Dolayısıyla suyunun suyu formülünden kaçamayacağımız ve belli ki aynı dünyaların, aynı karakterlerinin benzer hikâyeleriyle kuşatılacağımız yarınlarda, internette gezinen bir korku öyküsünden yola çıkıp buluntu görüntülerle bir dizi hazırlayıp fevkalade ses getiren Kane Parsons’ın ve benzerlerinin dehasının, daha da değer kazanacağına hiç kuşkum yok.
Parsons’ın seçimlerinin kitleleri bu denli uyarıcı bir etki üstlenmesi, aslında pek şaşırtıcı değil. İnternette bulduğu buluntu görüntülerle yola çıkmış, ardından zaten çalışmaya başlamış korku çarklarını çevirebileceği bir creepypasta seçmiş. Dolayısıyla, dizileri izleyen kişiler, aslında görmemeleri gereken, gerçek bir olayın tanığı gibi hissetmiş. Hiç olmamaları gereken bir yerde hiç görmemeleri gereken şeyleri gördüklerine inanıp saplandıkları bu ürkütücü his, insanlık adına ne kadar ilgi çekici olabilir, bunun cevabını bizlere Parsons veriyor. Hisleri ve duyguları bu denli manipüle edebilecek bir sistem inşası, kıvrak bir zeka ve biraz konuya hakimiyet de gerektiriyor elbette. Çok minik bir özet yapmaya çalışayım. Parsons’ın kurduğu sistem, film kuramları derslerinin en temel öğretilerinden birinden güç alıyor: orada olmaman ve görmemen gereken bir şeyin seyircisi olmak. Gaze ve Voyeurism olarak ayrılan iki temel kavram: gaze, bakış, izleme, seyirdir ve izleyenin izlediği, izlenen özne tarafından bilinir. Ancak bu izlenilene bir güç verir, çünkü izlenildiğini bildiği için ona göre davranabilir. Voyeurism ise taban tabana zıttır, yani izleyen gizlice izler, izlenilen öznenin haberi yoktur ve dolayısıyla hiyerarşik üstünlük izleyenin bakışındadır. Buradaki hiyerarşinin günlük yaşama yansımış en temel işlevini güvenlik kameralarında görebilirsiniz, gizli bir güvenlik kamerası bireylerin hareketlerini doğrudan, etkisizce görmenizi sağlarken; görünen bir kamera bireyi alacağı aksiyondan vazgeçirebilir. Çok temel şekilde açıklamaya çalıştığım bu kuram aslında seyircinin seyretme sebebini kurar, karakteri arkasından kameranın takip etti bir planda seyirci de sinsi şekilde onu takip ediyormuş gibi hisseder; oyuncu kamera yokmuşçasına giyinirken gizlice onu röntgenliyormuş gibi.. Sen anlatamadın, bunu ben kendim araştırayım diyenler Laura Mulvey’in 1975 tarihli “Visual Pleasure and Narrative Cinema” isimli makalesine bakabilir.
Bu kısımlara özellikle değinmek istememin sebebi, en genç yönetmenlerden sayacağımız Parsons’ın klasik sinema ve Hollywood sistemini neredeyse kırıp, güncel, teknolojik ve çağdaş bir yenilik kurarken ve bizler artık ona yepyeni bir çağ açıyor derken, aslında temel prensiplere ne kadar hakim olduğunu gösterebilmek. Kısacası yakın zamanda “Backrooms”, çok fazla yeniliği temsil eden bir kimlik kazanacak ve çok daha kapsamlı tartışmalara alan açacak. Tüm eleştirmenlerin uyarısını da sona ekleyeyim, filme gitmeden dizileri de seyredeyim derseniz, aman sakın ışıkları söndürmeyin. İyi seyirler!