
Dünya prömiyerini gerçekleştirdiğini Venedik Film Festivali ana yarışma bölümünden eli boş dönmesine rağmen yılın en konuşulan filmlerinden biri olmayı başaran Başka Yolu Yok (No Other Choice), Park Chan-wook’un yaklaşık 20 yıldır üzerine çalıştığı Amerikalı yazar Donald E. Westlake’in ünlü romanı “The Ax”in sinema uyarlaması. Daha önce usta yönetmen Costa Gavras tarafından sinemaya Fransızca uyarlanan romanın Park için neden bu kadar ilgi çekici olduğunu anlamak çok güç değil. Anlatısını kahramanı üzerinden kuran romanda gerçekleşen olaylar her ne kadar belli bir ülkede, kültürde ve dönemde geçse de metnin evrensel bir karşılığı var. Park’ın romanı okuyup ülkesi Güney Kore’nin bugününe ve tarihine sosyoekonomik açıdan temasta bulunacak bir uyarlama yapmak için can atması da bu yüzden muhtemelen. 25 yıl emek verdiği kâğıt fabrikasında yönetici olarak çalışırken bir anda “verimlilik” gerekçesiyle işine son verilen Man-su’nun hayatını takip ediyor filmin hikâyesi. Amerikalı bir şirketin devraldığı fabrikadaki çeyrek asırlık tecrübesiyle ödüller kazanmış başarılı bir kariyere sahip olan Man-su bu beklenmedik kararla sarsılıyor. Ortalama bir standardın üstünde bir villada, oldukça pahalı uğraşları ve ilgi alanları olan ailesiyle birlikte eksiksiz, hatta lüks bir hayat sürüyor. Film, kısa sürede eş değer bir pozisyonda iş bulamaması hâlinde tüm bu konforu ve aile huzurunu kaybetme tehdidini iliklerine kadar hisseden kahramanımızın “çaresizlik” içinde hayata tutunmayı seçtiği yolu izlemeye davet ediyor.
Elinden her şeyinin alınması söz konusu olan bir insanın yapabileceklerine dair bir çırpıda akla gelebilecek birçok klasik saymak mümkün. Edebiyat ya da sinema fark etmeksizin, bunların birçoğunun vurucu bir önermeye sahip sosyal gerçekçi dramalar olması da pek şaşırtıcı değil. Ancak tabii ki kimse, kariyeri boyunca suç, intikam ve empati konuları üzerine ikonik kahramanlar ve filmler üreten Park Chan-wook’tan böyle bir yaklaşım beklemiyordu. Başka Yolu Yok da bu uğurda “her şeyi göze alma” kısmını sabit tutarak olabilecek en uç yolu seçen bir kahramanın herhangi bir ahlaki sorumluluğu üstlenmeyen macerasını konu ediniyor. Bunu da bir suç draması ya da gerilim filmi türünden uzaklaştırarak seyircisine tüm planı en baştan anlatıyor. “Böyleyken böyle oldu ve kahramanımız bu insanları öldürmeye karar verdi”. Hiçbir sürpriz vadetmeden suç ortaklığına davet edildiğimiz yolculuğun seyirciye verdiği ise bir röntgencinin duyduğu zevkle kanlı bir durum komedisini takip etmek oluyor. Bu röntgenleme esnasındaysa öldürmeye karar verdiği kişilerin hayatlarına kayda değer bir süre boyunca şahit oluyoruz. Bu empati oyunu, Man-su’nun öldürmeyi seçtiği kişilerin aslında seçebileceği diğer yolları yaşıyor olduğunu fark ettiriyor izleyicisine.

Bugünkü ününün önemli bir kısmını yarattığı antipatik kahramanları ve onları kullanış biçimleriyle elde etmiş Park Chan-wook bu filmde de seyircisine Man-su’nun yanına geçebileceği en ufak bir empati kırıntısı dahi bırakmıyor. En başından itibaren en büyük korkularını ve en büyük motivasyonunu bildiğimiz bir seri katilin kalkıştığı düşmeli kalkmalı komik macerasını önümüze koyuyor. Risk altına girmiş bir orta-üst sınıf kimliği ve erkeklik iktidarı üzerinden tanımlanabilen Man-su ne kadar gerçekçi yazılmış ve oynanmış olursa olsun onu izlemek bir çizgi film kahramanını izlemeye benziyor. Bu karikatürize tonu tutturmakta oldukça etkili ve yetkin olduğunu bildiğimiz Park’ın portfolyosuna dair birçok görsel ve metinsel imzaya bu filmde de rastlamak mümkün zaten. Ancak yönetmenin birçok filminin bugün övgüyle anılmasında rolü alan kurgu ritminin Başka Yolu Yok için aksadığını da söylememiz gerek. Bu, filmin eğlencesinden ya da seyirciye bırakmak istediği mesajlarından herhangi bir değer kaybetmesine sebep olmuyor belki ancak filmi bağlamıyla birlikte anında kavrayarak yükselebilecek bir takip hissinden mahrum bırakıyor seyirciyi.
Filmin adını aldığı “başka yolu yok” repliği, filmde mağdur duruma düşen kahramanımızın onu işsiz bırakan sisteme karşı savaşmayıp kendisiyle aynı pozisyondaki mağdurları hedef almasından dolayı trajikomik bir ton kazanıyor. Adeta seyircisinin, başka yolların var olduğunu iddia ederek öfkelenmesini istiyor ve aynı öfkeyi filmde bu repliği ilk kez kullanan Amerikalı şirket patronlarına da yöneltmesini istercesine alaycı bir tavır takınıyor. Ve evet, tabii ki başka yollar var! Gözünü kırpmadan şirketlerine hayatlarını adayan çalışanlarını kovan Amerikalı patronların başka seçenekleri olduğu gibi Man-su’nun da var. Yıllarını harcayarak elde ettiği sosyal statüsünün altında kalabilecek başka bir işe girme şansı var. Elde ettiği orta-üst sınıf konforundan vazgeçme şansı var. Bu hayat standartlarında inat etse bile birilerini öldürmeden hayatını idame ettirebilme ihtimali var! Filmin, kahramanını hızlıca “hayatta kalmak için öldür” yoluna götürmesinde metninin komedi omurgasının etkisi olduğu kadar kapitalizmin zırt dediği günümüze dair sert bir portre çizmek istemesinin de payı var.

Günümüzdeki hâliyle toplumsal sınıflar üzerine sözü pek bir hikâye anlatmak, alışık olduğumuz sınıf mücadelesi dramalarının ezber formülleriyle pek mümkün değil. Bu sebeple bunun gayet farkında olan Park’ın filminde de fakir ama gururlu bir işçi sınıfı görünürlüğü ve finalinde umut satan bir mücadele çağrısı yok. Hatta kahramanı ve çevresinde örülü biyom orta-üst sınıfın oldukça lüks bir tabakasında resmediliyor. İşçi sınıfı dramalarından aşina olduğumuz bir mağduriyetin içine artık varlığından şüphe edilen orta sınıfın düştüğü bir zamandayız. Burada Man-su’nun, içine düştüğü yolda kaybedeceği bir gururu yerine sahip olduğu lüks hayatın konforu var. “Başka seçeneği olmayan” bu yolda kolektif bir mücadele ihtimalinin esintisi dahi geçmezken bu sınıfın içinde yaşadığı dünyada öylesi bir iyimserliğin olsa olsa gülünç kalabileceğini gösteriyor film. Romantize edilmiş bir etik algısının olmadığı, acımasız, eyvallahsız ve arsız bir dünyada hayata tutunmaya çalışan zenginlerin ellerindeki kaybetme korkusuyla düştükleri tek yolun “öldürme” iç güdüsüne çıktığı ilkel bir resim çerçeveliyor. Bu resme Güney Kore’nin güncel ekonomik statüsünden ve siyasi tarihinden bağımsız bakıldığında sadece biraz karanlık sayılabilecek içeriği ve grafik şiddetiyle yetişkinlere yönelik etiketlenebilecek bir çizgi film görmek de mümkün. Politik önerme yoksunluğunu, takip etmesi eğlenceli gizem unsuru ve istemsizce kıkırdatan durum komedisiyle yamalayan Başka Yolu Yok, Park’ın imzasını her noktasında hissettirmesine rağmen yönetmenin parlak vitrininde arka sıralarda yer alacak gibi duruyor.