
İstanbul Film Festivali bu yıl 45. defa düzenleniyor. Benim için yılın en tatlı en keyifli zamanlarından biridir festival dönemi. Festivalin en sevdiğim kısmı da -beynimi kafein salamurası yapıp arka arkaya beş film izlediğim günlerin dışında elbette- izlenecekler listesi hazırlama çabası. Evdeki tüm not kağıtları, defterler, renkli kalemler ile takvim yapraklarına bulandığım bir hafta sonu, on günlük bir seyir planı hazırlamam son derece mümkün. Bu sene çokça seyir listesi gördüm, bir o kadar da hazırladık ama açıkçası en çok heyecanlandığım filmleri bir tema altında toplayayım diye bir durup düşünmek istedim. Böyle düşününce de “kadın hikâyelerine” -biraz fazla- odaklandığımı fark ettim. Maceradan maceraya koşan, dimdik duran, herkese ve her şeye kafa tutan kadın hikâyelerine sanırım her zamankinden daha fazla ihtiyacım(ız) var…
Dünya günden güne daha zor -ve hatta anlamsız- bir hâle bürünürken, günlük hayattaki tüm saçmalıkları kadın olarak deneyimlediğimde, “X3 sınanma gücüyle” karşı karşıya kaldığımı hissettiğimdendir belki, aynı zorluklar karşısında yalnız olmadığımı hissetmeye ihtiyaç duyuyorum. Bu “yalnız hissetmeme ihtiyacını” da her zaman filmlerden karşılayan biri olarak, o filmleri festival atmosferinde, sabahını akşamını filmlere adamış tatlı bir çılgın kalabalıkla seyretmek bende kesinlikle terapötik bir etki yaratıyor.
Özel not: Bahsettiğim nedenle, her yıl pek çok açıdan eleştirilen festivalin boykot biçiminin de yalnızlaştırıcı bir “orada olmayış” üzerinden değil, tüm renklerle ve cümbür cemaat birleşilmiş bir hareketle “tam da yer verilmeyen yerde inatla” bulunuş üzerinden birleştirici ve güçlendirici bir sisteminin inşasına dönüştürülmesi hayalini kuruyor ve umut besliyorum. Gökkuşağının tüm renklerini kuşanarak özellikle ekip katılımlı gösterimlerde görülmeyen varlığın altının çizilmesinden, kendisine yer bulamayan filmlerin, mekâna gizlice sokulmuş projeksiyonlar ile sinema fuayelerinde gerilla gösterimlerinin yapılmasına dair pek çok “aşırı” fanteziye de sahibim. Zira, köşeye çekilip yok sayılmayı kabullenmenin, yok sayan kural koyucuların bizatihi talebi olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla listeme başlamadan, yok sayıldığımız istisnasız her yerde bütün renklerimizle ve tüm varlığımızla karşılaşmamızı diliyorum.

İlk uzun metrajlı filmi ile “Genç ustalar” seçkisine giren Myrsini Aristidou imzalı Hold Onto Me (Tutun Bana), Kıbrıs’ta yaşayan İris’in babası ile tanışmasını anlatıyor. Ebeveynle tanışma ve aileyle bir araya gelme konusunu, oldukça revaçta olduğu bu son dönemde fazlasıyla iyi bir örneğiyle seyretme fırsatı bulduk. Olmayan bağların kurulması ve hatta güçlendirilmesi gibi zorlu -ve hatta iddialı- hikâyeleri merkeze alan anlatıların geçtiği olağan zorlu sınavları olağan dışı şekilde zekice anlatmış bulunan film, eleştirileri okuduğumda bana biraz da aklımıza geldiğinde dâhi yutkunmakta zorlandığımız Aftersun’ı hatırlattı. Bu yıl Sundance’de Dünya Sineması Dramatik İzleyici Ödülü’nü de alan film, oldukça dikkate değer.
Variety’den Carlos Aguilar’ın, “Melodramdan kaçınarak, hikâyenin gerçekliğin öngörülemezliğine daha çok dayanmasını sağlayan anlatısı ile Aris’in babasıyla kalacağına dair hiçbir garanti verilmiyor. Umut bu, ama sadece bir an için bile olsa, aralarında ortaya çıkan şey, yalın, süslenmemiş ve gerçek. Eğer gerçekten bir sevgi gelişmişse, bu zor kazanılmış bir sevgi ve sadece kan bağına dayanarak kazanılan bir şey değil.” cümleleriyle anlattığı film, baba-kız ilişkileri sorununa yeni bir pencere açıyor.

Barbara Pachl-Eberhart’ın çok okunan otobiyografik romanının uyarlaması olan filmin yönetmen koltuğunda Adrian Goiginger oturuyor. Film, yas ile başa çıkma yolculuğunu merkeze alıyor ve kayıpların ardından yaşama tutunmanın yollarını arayan anlatısıyla 2026 Berlin Avrupa Sinemaları Etiket sahibi.
Bir hastanenin çocuk kliniğinde palyaço olarak çalışan Barbara, bir kaza sonucu eşini ve çocuklarını kaybeder. Onun, yaşamının anlamını, geçmişini gözden geçirerek yeniden inşa etmeye çalışırken savruluşunu, kendini gece hayatında ve gündelik ilişkilerde tüketirken yastan çıkış yolu arayışını anlatan film, başrolü Valerie Pachner’ın performansıyla övgüler toplamış. Eleştirmen Redmond Bacon film için, “Peki, depresyonda olanları eğlendiren insanlar, kendileri depresyondayken ne yaparlar? Bu film işte bunun cevabı.” diyor.

Yönetmeni Kukla’nın “Yalnızca bu bölgeyi değil, dünyanın her yerindeki toplumları şekillendiren cinsiyet rollerini, çeşitliliği, gerilimi, şiddeti ve çelişkileri göstermek istedim.” cümleleri ile anlattığı bol ödüllü Fantasy, Locarno Film Festivali’nde prömiyerini yapmış. Balkanların ataerkil yapısını eleştirmeyi merkeze alan filmde, kendimizden çok şey bulacağımız açık.
Alina Juhart’ın performansı ile dikkatleri üzerine çeken film, izleyiciyi Mihrije’nin kendini keşfetme yolculuğuna davet ediyor. Onun ergenlik ve yetişkinlik arasında yerini bulamama, ilk aşk ve toplumun yüklediği sosyal rollerin baskılarıyla başa çıkamadığı hikâyesi aslında, genç bir trans kadın olan Fantasy ile tanıştığında başlıyor. Ancak çetrefilli diyaloglar ile akıcılığını yitiren film için Matthew Joseph Jenner, “Filmin amacı takdire şayan olsa da fikirlerini pratiğe dökme konusunda zorlanıyor.” diyor.

Selanik Film Festivali’nde prömiyerini yapan Mahi, kelime anlamıyla “muharebe” anlamına geliyor. 75 yaşında, eski bir askeri subayın yıllar evvel geçirdiği cinsiyet değiştirme ameliyatı ardından ünlü bir şarkıcı olmasını konu alan filmin yazar ve yönetmen koltuğunda Elias Giannakakis oturuyor.
Ebeveynle tanışma hikâyelerini çocuğuyla tanışma perspektifine taşıyan filmde Mahi, 50 yıl sonra ülkesi Yunanistan’a döner ve verdiği bir röportaj sayesinde gündeme oturur. Ardından kızı ile tanışmaya, bağ kurmaya karar verir ve kendisiyle aynı isimli kızıyla birlikte yaşamaya başlar. Filmin muharebe muharebeye karşı gibi görünen örgüsü dikkat çekici.

Senaryosunu Erdi Işık’ın yazdığı, yönetmenliğini ise Ali Kemal Güven’in yaptığı Sultana, Tuba Büyüküstün’lü görselleri ile sosyal medya gündemini epey meşgul etti. Film sayesinde, “sinemada kadının görsel temsili ve sosyal medya yorumları” başlığıyla tez yazmamıza olanak sağlayacak nur topu gibi bir çalışma alanımız oldu. Ana akım medyada Büyüküstün’ün muhteşem dönüşü manşetleri atılan film, İstanbul’un tek striptiz kulübünde, yaşamda kendilerine yer bulmaya, var olmaya çalışan kadınların mücadelelerini anlatıyor ve kadınları “beyaz atlı prensini bekleyen edilgen bir özne” olmaktan çıkararak yaşam mücadelesinin ortasında, birbirinin yurdu ya da birbirinin kurdu olma seçenekleriyle baş başa bırakıyor.
Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölüm Başkanı Zehra Yiğit’in Öteki Sinema’daki yazısında, “Fragmanda yer alan sahneler, gece kulübünde kadınlar arasındaki hiyerarşi ve rekabetin beden üzerinden kurulduğuna işaret etmektedir. Söz konusu iktidar düzeninin arka planında erkek egemen bir yapının etkisi sezilirken, yönetmenlerin önceki filmleri göz önünde bulundurulduğunda, bu hiyerarşik ve denetleyici yapının filmde de görünür kılınarak eleştirel bir mesafeye açılması muhtemel görünmektedir.” cümleleriyle tanıttığı filmden önümüzdeki günlerde çokça bahsedeceğimize hiç şüphe yok.

Aşkın bir yaşı olup olmadığını sorgulayan, Barselona ve Roma’nın romantik atmosferine seyirciyi davet eden filmin yönetmenliğini Cesc Gay üstleniyor. Gay ile Eduard Sola, birlikte kaleme aldıkları film ile Gaudi Katalan Sinema Ödülleri’nde En İyi Özgün Senaryo ödülünü kazandı. Nora Navas, Juan Diego Botto ve Rodrigo de la Serna’yı beyazperdede buluşturan film, yirmi yıldan uzun evliliğinin ardından Roma’ya yaptığı bir iş gezisinde aşkı yeniden hisseden Eva’nın aşk arayışını konu alıyor. Bekar olarak Barselona’ya döndüğünde başladığı yeni hayatında, flört dünyasının çetrefilli maceralarına kapılan Eva, romantik komedi severlerin ilgisini fazlasıyla çekecek gibi.
Tanıtım bülteninde filmin derinliği, “Arkadaşım Eva, sadece eğlendirmekten çok daha fazlasını yapan büyüleyici bir romantik komedi. Film, sorması kadar cevaplaması da zor olan soruları gündeme getiriyor: Hayat boyu aynı ilişkide kalmak zorunda mıyız? Herkesin tutku yerine güvenliği ve bağlılığı seçmesi doğru mu? Yönetmen Gay, kişinin tüm ‘kişisel tuhaflıkları’ yerleştikten sonra, orta yaşta tekrar âşık olmanın ne kadar zor olabileceğini komik bir şekilde tasvir ediyor.” cümleleriyle vurgulanmış.

Venedik’in Spotlight bölümünde prömiyerini yapan Maryam Touzani’nin çok ödüllü filminde Pedro Almodóvar’ın meşhur oyuncusu Carmen Maura başrolde. Fas’ın Oscar adayı olan film hem anneliğin koşullarını, imkânlarını ve sınırlarını sorgulayan anlatısıyla -yani son dönemin bir diğer gözde konusuyla- hem de Fas’ın Tanca kentinde geçişiyle bir hayli dikkatimi çekti.
Maria Angeles’in evini -onun rızası olmadan- satmak için şehre gelen kızıyla yaşadığı problemleri merkeze alan film, nostaljik anlatısı, aidiyet sorgulayışı, Fas’ın sokaklarına, tutuncu gün batımlarına ve caz müziğe açtığı alan ile övgüler toplamış. Kesinlikle festivalde en merak ettiğim filmlerden biri.
Özellikle Variety’den Guy Lodge’un “Maryam Touzan’nin nazik, sıcacık yaşlılık draması, bizi ayakta tutan fiziksel mekânlara bir övgüdür ve bu yönüyle oldukça etkileyicidir.” cümleleri eşliğinde anlattığı film, kentsel dönüşümlü rant projelerinde çocukluğunun sokaklarını ve aile evlerini geçmişe gömen bizler için bir yoksunluğun tanımı yapma potansiyeline sahip.

Afgan sinemacı Shahrbanoo Sadat’ın Berlin Film Festivali’nin açılışını yapan filmi, Kabil’de geçiyor. Aldatılıp ayrılan bir kadının yeni yaşamına başlamaya çalıştığı sırada minör hayatında yaşadığı güvensizlik hissini majör bakışta Taliban’ın otoritesinin köpürtüğü konusuyla filmi, hep birlikte merak ettiğimize ve filmin ardından Pakistanlı şarkıcı Nazia Iqbal’in şarkılarının playlistlerimize ekleneceğine şimdiden epey eminim.
Guy Lodge’un, “İş yerindeki kız arkadaşlarıyla sohbetlerinde Afganistan’da iyi erkek kalmadığını söylerken hiçbir itiraza da izin vermeyen Naru, toplumun en zarif sevgilileri ve akrabaları bile kadın düşmanı zorbalara dönüştürdüğünü ısrarla belirtir.” cümleleriyle tanıştığımız Naru’nun, iş yerinde kendisini ispatlama mücadelesi eşliğinde bir ülkenin karanlığa teslim oluşunu da dolaylı olarak seyredeceğimiz film, yönetmenin üçüncü uzun metrajı.
İyi seyirler!