
John D. MacDonald’ın “The Executioners” isimli romanından 1962 ve 1991 yıllarında beyaz perdeye uyarlanan intikam hikâyesi, bu defa 10 bölümlük bir dizi olarak karşımızda. Martin Scorsese ile Steven Spielberg’ün ortak yönetici yapımcı olduğu mini dizinin yaratıcı ve yürütücüsü Nicholas Antosca, projenin Scorsese’nin filmindeki korku tonundan ilham aldığını “Bana göre dizinin ilk anından itibaren mesele, sinsi bir tedirginlik hissi. Bu da belirsizlikleri, muğlaklıkları ve paranoyasıyla 2026’da hayatta olmanın atmosferini yansıtıyor.” cümleleriyle anlatmış. Dolayısıyla dizi, Martin Scorsese imzalı 1991 versiyonu “Korku Burnu”na temelleniyor, hatta filmdeki bazı oyuncular da minik rollerde kadroya dahil edilmiş. Dizinin oyuncu kadrosunda -tüm cazibesiyle- Javier Bardem, Amy Adams, Patrick Wilson ve Lily Collias’ın yanı sıra CCH Pounder, Joe Anders ile Jamie Hector bulunuyor.

Bu fazlasıyla etkileyici yapının kurulmasında Scorsese ile Spielberg işbirliğinin etkisinin olmadığını kuşkusuz düşünemeyiz. Ancak ikili, bu hikâyeye ilk defa birlikte dahil olmamışlar. 1991 yılındaki projeye yönetmen olarak önce Spielberg düşünülmüş. Spielberg bir süre filmin fiili yönetmeni olarak projeye bağlı kalmış; hatta Max Cady rolü için Bill Murray, Sam Bowden rolü için ise Harrison Ford’u düşünmüş ama bu fikirler hiçbir zaman hayata geçmemiş. Çünkü Scorsese ile ellerindeki projeleri değişmişler, böylece “Cape Fear”ı bırakmış ve aynı dönem “Schindler’s List”i yönetmiş. Şahane dostluklar değilse nedir?
Açıkçası mutlaka filmi seyredin, diziyi ardından izleyin gibi bir ön koşul belirtmeye hiç gerek yok. Filmin sinopsisinden tek bir cümlenin üzerine inşa edilmiş dizi. Elbette, o tek cümlenin bölümler ve sezonlar çıkılacak bir temel olma potansiyeli fevkalade yüksek. Konuyu günümüze uyarlarken tercih ettikleri köpürtme yöntemleri, özellikle kurban-mağdur-suçlu üçgeninin değişmesi, teknolojinin eklenmesiyle tehdit unsurlarının artması ve sivrilmesi, akışın dinamizmini tam da ihtiyaç duyulan kulvara taşıyor.
En önemli özelliklerinden biri sinematografik tercihleri aynı şekilde benimsemesi. Scorsese, filmde nasıl 1950’lerin film estetiğini canlandırdıysa, dizi de onun yolundan gidiyor. Ani yakınlaştırmalar ve uzaklaşmalar, kameranın takip hareketleri, renklerin dıygunluğu ve kontrast tercihleri, neredeyse seyirciyi başka bir zamana ışınlıyor. Tam da bu nedenlerle, eski Hollywood gerilimlerine saygı duruşunda bulunan dizi “Hitchcockvari bir gerilim” olarak tanımlanıyor. Yalnızca görüntü yönetimi unsurları değil, koltuğunuzdan aniden zıplatacak denli etkileyici ses tasarımları ve Bernard Herrmann’ın gerilim tasarımlarına uzanan müzikleri de bu tanımı besliyor.

Herhalde film ile dizinin en belirgin farkı, kötü adam sıfatlarının ve tanımlarının filmde son derece kalın çizgiler ve net bir çerçevede gösterilirken, dizide sınırların sürekli muğlak bırakılması. -Sürprizbozan sayılmayacak- yine hemen giriş sahnesinde, başına silah dayamış kadının kulağındaki minik kulaklık izleyiciye büyük kamera hareketleri ile gösterilir. Dolayısıyla Bardem’in canlandırdığı Max’in yapabileceklerini az çok kestirebilir, Anna’yı takip ederek olayların gerçek mahiyetini anlayabiliriz. Ancak Max’in intikam alma isteğinin gerçek nedeni, bölümler boyunca seyirciden saklanır, dolayısıyla tehlike altında olanlarla da bir bağ kuramayız.
İlk olarak filmi izlerseniz, De Niro’nun ardından bu role birini yerleştirmenin imkanı olmadığını düşünmeniz muhtemel. Zaten kendisinin bu çerçevedeki rolleri oynamadaki yetkinliği su götürmez. Filmin hazırlık sürecinde de sadece metod oyunculuğu benimsemiş, fevkalade başarılı bir oyuncu olmakla kalmamış. Bir sürü mahkumla görüşüp suçluların psikolojisini gözlemlemeye çalışmış, hatta üzerine işlenecek dövmeleri de bu görüşmeleri, bazı İncil ayetlerini ve sembolleri kullanarak bizzat kendisi tasarlamış. Ancak -belki de tüm bu gözlemler ve çalışmaların da etkisiyle,- De Niro’nun Max’i işlediği suçları neredeyse göz bebeklerinde görebileceğiniz biri. Sadece rahatsız edici değil, pervasız tavırları ve fazla parlatılmış kompleksleri eşliğinde biraz da tiksindirici, belki en doğru niteleme “karikatürize”.

Filmin hemen ardından başladığım dizide ise, Bardem son derece karizmatik bir kötü adam. Biraz da Amerika menşeili suç belgesellerinde, hayranlarının sanki birer rock starmış gibi peşlerinden geldiği, yüzlerce hayran mektubuna boğulan, bazıları tarikatlaşmış hatta son raddede kendi dinini kurmuş ve müritlerini tuhaf becerileri sayesinde etkisi altına almış manipülatif figürlerden biri. Hakikaten izlerken bazı sahnelerde, büründüğü tüm şu kötü rollere rağmen bu adam hala nasıl bu denli karizmatik görünüyor diye sormaktan kendimi alamadım. Bardem’in de kötü adam performanslarında adını altın harflerle yazdırdığı filmler malumunuz ancak rahatlıkla, bu yeni rolünde hiçbirini andırmıyor diyebilirim. Bardem’in role hazırlığıysa, çekimlerden beş ay önce antrenmanlarını daha da yoğunlaştırmasıyla başlamış. Hazırlık süreci için kendisi, “57 yaşındayım. Bu egzersizler şart, zaten bu dövmelerin amacı da onları sergileyebilecek bir vücuda sahip olmak.” diyor.
Bahsettiğim gibi, filmde sınırlar fazlasıyla belirgin. Bir avukat- Tom ve eski müvekkilinin-Max, kapanmayan bir meseleleri var. Dolayısıyla filmde kadınlar mevzunun içinde değil, ama filmde, Max’in avukatı doğrudan Anna. Ve hatta bu davada tanıştığı savcı Tom ile evlenmiş. Dizi bu değişim ile üçlü bir hikâye kilitliyor ve hikâyenin tam ortasına, uzun süre bitmeyecek bir cinsel gerilim de ekliyor.
Dizide eskiden savcı olan Tom, artık yüksek bütçeli savunma davaları alan bir savunma avukatı olmuş. Oğlu onu “eskiden fakir insanları hapse gönderirdin, şimdi de zenginlerin dışında kalmasını sağlıyorsun.” diyerek ciddi biçimde aşağılıyor. Anna ise haksız yere hapse atılmış birilerini kurtaran özel bir dernekte çalışıyor. Dolayısıyla Max hapisten çıktığında, onun kendiliğinden hapisten çıkmasını önemsemeden, sanki kendi çalışmalarıyla çıkarılan biriymiş gibi yüksek bir coşkuyla karşılanıyor. Ancak seyirci için, hapse giren müvekkillerinin celselerinde tanışıp evlenen çiftin, Max’e tam olarak ne yaptığını bilmediğimiz için tansiyon asla düşmüyor. Bu parlak kariyerler içinde, ikilinin çevresinde doğru düzgün derdini anlatabildiği tek tük insan var ve aile içi iletişimden bahsedersek sıfırın altında. Hemen hemen tüm sorunların doğru bir iletişim olmadığı için düğümlendiği aile öykülerine yabancı değiliz, özellikle “American Beauty” ile arşa çıkmış banliyö ailelerinin göründüğü gibi olmadığı öykülere. Burada da, farklı bir tablo yok. Karakterlerin her biri o kadar dağınık, çözülmüş ve paramparça halde ki, karşılarındaki tehlikeye olabildiğince vakıf olduklarında bile aklı selim tek bir tavır sergileyemiyorlar.

Anna eskiden alkolikmiş ve ne zaman Tom tarafından anlaşılamayan zekice bir şey söylese bu önüne seriliyor. Eleştirmenlere ilk sekiz bölüm seyrettirilmiş ve Addams’a böylesine ilkel bir şiddeti kendi içinde nasıl sindirdiği sorulduğunda “Çocuklarını ne pahasına olursa olsun korumaya çalışan ebeveynler olmak… Nokta” demiş. Yayınlanan bölümlerde, sanırım henüz bahsi geçen sahneleri göremiyoruz. Ama anlatılan sorunlu geçmişinden kendisini dimdik çıkarmış, güçlü bir kadının, tarihte zor görülecek bir psikopatın karşısındaki -çoğunlukla yalnız- mücadelesini daha ilk bölümden seyretmeye başlıyoruz.
Tom, hayatlarında tek bir soruna kendiliğinden çözüm bulamamış. Öyle ki, koskoca evlerinin en önemli kısımları tadilat için kapatılmış ve perişan halde. Ancak bölümler boyu bir gelişme göremiyoruz, yalnızca arada Tom’un -yine- ustaları kovduğu gibi bilgiler duyuyoruz. Ne evin içinde olanlara hakim, ne de ev dışında… Evlerinin havuzuna tanımadığı serkeş bir çift geldiğinde de, çok içtiği bir gece barda Max ile kavga çıkarırken de, gerçekten ne yapması gerektiğini tahlil etme becerisine sahip değil. Özellikle ilk beş bölüm boyunca, Tom’un bu aklı, muhakeme yeteneği ve analiz becerisi ile nasıl senelerce savcılık yapabildiğini anlamak mümkün değil. Ergenlik krizlerini varoluşsal sancılara düğümleyip, yapılabilecek en büyük hataları olabilecek en şatafatlı biçimde yapan çocukların da, aslen en büyük derdi, onları “görmeyen” ailelerinden intikam almak. Zaten, sadece şu dörtlüyü evde birleştirdiğimizde bile, olabilecekleri izlemeye sonuna kadar değmez mi? Bir de üstüne Max. Cevap belli…

Klimasız bir ortamda seyretmek bu mevsimde pek de ideal olmayabilir çünkü seyircinin önüne mütemadiyen atılan şüphe yemleri, temposu artarak devam eden kuşku ritüelleri ve tetiklenen anksiyeteler eşliğinde, diziyi seyretmek doğrudan kalp atışlarının seyrini etkiliyor. Ancak, en azından fırfır dönen bir vantilatörünüz varsa, ardını sonunu düşünemeden akıp gidecek bölümlerle birkaç gün bambaşka bir dünyaya erişmeniz mümkün.
İyi seyirler!