
Her albümünde bir adım ileri gitmeyi başaran Fontaines D.C. için asıl kırılma noktası, 2024 tarihli “Romance” oldu. “Romance”ın yakaladığı başarı, Dublinli gruba adeta roket hızında bir yükseliş sağladı. Birçok festivalde headliner konumuna yükselen grup, tek başına 50 bin kişiye konser verecek hâle geldi. Müzikleri kadar sosyal konulardaki duruşuyla ve özellikle Filistin’e verdiği destekle de kalbimizi kazanan Fontaines D.C.’nin 5. stüdyo albümüyle 16 Ekim’de tanışma şansına eriştik. En baştan şunu söylemek istiyoruz: Bu, bildiğiniz tarzda bir Fontaines D.C. albümü değil. Hele ki “Romance”teki hit şarkıların bolluğunu düşününce “Dopamine Chamber” sizi zorlayacak. Ancak bu zorlama, olumsuz bir anlam taşımıyor. Aksine, albüm sizden kendi başınıza kalmanızı ve kafa yormanızı istiyor. Bunu başardığınızda sizi dolu dolu bir sonbahar ve kış bekliyor. Dingin karanlığın içinden aydınlığa çıkma çabamızda Fontaines D.C.’nin melankolisini ve distopik evrenini anlamamız da gerekiyor. Bu sebeple yazım sürecine doğru ilerliyoruz.
“Dopamine Chamber” resmî olarak “Romance”ın devamı olmasa da grup elemanları, bu iki albüm arasında küçümsenemeyecek ölçüde bir bağ olduğunu kabul ediyor. “Romance” ile ilk 3 albümündeki tarzını değiştiren grup, “Dopamine Chamber”da Fontaines D.C.’ye dair bildiğimiz pek çok şeyi geride bırakıyor. Güçlü gitarlar, melodik vokaller, yoğun bas gitar kullanımı ve kemik gibi davullar bu albümde ön planda değil. “Romance” ile başlayan işitsel sınırları keşfetme süreci, bu albümde bambaşka bir noktaya taşınıyor. Hatta yer yer bir Fontaines D.C. albümünden ziyade Grian Chatten’ın 2. stüdyo albümünü dinliyormuşuz gibi hissediyoruz. Bu durumun anlaşılır bir nedeni var. Çünkü albümün temelini Grian’ın vokali ve anlattığı melankolik hikâyeler oluşturuyor. Grian Chatten, albümün sözlerini yazarken Avrupa’nın farklı şehirlerinde vakit geçirdi. Viyana’da Sigmund Freud Müzesi’ni ziyaret etti, Leopold Müzesi’nde Egon Schiele ve Gustav Klimt’in eserlerini inceledi ve Arthur Schnitzler’in “Dream Story” adlı eserini okudu. Stanley Kubrick’in “Eyes Wide Shut” filminin de kaynağı olan bu novella, albümün tonunu anlamak açısından hayati önem taşıyor.
Grubun açıklamalarına göre ilham kaynakları yalnızca Viyana’yla da sınırlı değil. Venedik’i “Dopamine Chamber”ın kütüğü olarak nitelendirebiliriz. Birçok farklı sanat türüne ilham veren Venedik’in gizemli yapısı, Grian Chatten’ı da etkiledi. Grian burada şarkı sözleri üzerinde çalıştı ve hikâyelerini tamamladı. Vokal kayıtlarını ise Sicilya’nın Palermo kentinde gerçekleştirdi. Bu dönemde İtalyan şarkıcı Mina’yı dinlediğini ve sanatçının yazarlık meziyetlerinden etkilendiğini de paylaştı.

Basçı Conor Deegan’a göre grup, yeni şarkıların çıkış noktasını ararken hem kendi ruh hâlini hem de dünyanın durumunu anlamaya çalıştı. Toplumsal ve çevresel kaygılar, umutsuzluk ve insanların kaçacak bir alan arayışı, albümün temel meselelerini oluşturdu. Bu arayışın merkezine yerleşen parça ise albümün açılış şarkısı ‘Six Shot Morning’ oldu. Fazlasıyla Depeche Mode havası taşıyan şarkı, albümün karanlık ve distopik yanını işitsel düzlemde ortaya koyuyor.
“Romance” için çıktıkları turne sona erdikten sonra bir ay kafa dinleyen grup, Londra’da yeniden stüdyoya girdi ve albümü üç aylık bir süreçte yazıp kaydetti. Hatta albümün çıkış teklisi olan ‘Marianne’, Conor Deegan’ın içine en az sinen şarkıydı ve grup ciddi ciddi bu parçayı albümden çıkarmayı düşünüyordu. Tam da bu noktada devreye grubun menajeri Trevor Dietz girdi ve onun sayesinde ‘Marianne’ albümde kaldı. Birkaç ay sonra ise Fontaines D.C.’yi kökten sarsan bir gelişme yaşandı: Trevor Dietz hayatını kaybetti. Onun anısını yaşatmak ve kendisine teşekkür etmek isteyen grup, albümden yayımlanacak ilk şarkı olarak ‘Marianne’i seçti ve böylece “Dopamine Chamber” sürecini başlattı.
Her şarkıyı tek tek ele alıp sizi boğmak istemesek de bazı parçaları özellikle gündeme getirmek gerekiyor. Bunların başında, grubun eski şarkılarına en çok benzeyen ve özellikle son verse’ünde Oasis havası taşıyan ‘Happy For You’ geliyor. Cayır cayır gitarları bu albümde duyduğumuz tek şarkı olan ‘Happy For You’, yasla karışık bir dinginliği dinleyicinin üzerine boca ettikten sonra bayrağı aynı sulardan beslenen ‘Demolotion’a devrediyor. Yer yer “Romance” albümündeki ‘Bug’ı da anımsatan şarkı, konserler için ideal bir forma sahip. Kolayca eşlik edilebilen bir nakarat ve akılda kalan sözlerle Fontaines D.C.’nin o kendine has çekiciliği birleşiyor.
Birçok dinleyicisinden karışık tepkiler alan ‘Tongue’, albümden yayımlanan ikinci şarkıydı. Nick Cave & the Bad Seeds’in yandan yemişi gibi hissettiren ve dinleyicisini rahatsız etmeyi amaçlayan şarkı, grubun alışıldık tarzından uzak bir noktada duruyor. Bu da Fontaines D.C.’nin “Dopamine Chamber”da tam olarak hedeflediği nüanslardan biri. Prodüktör koltuğunda oturan James Ford’un etkisini en yakından hissettiğimiz bu şarkıya biraz mesafeli kaldığımızı da itiraf etmeliyiz.
Yazıyı buraya kadar okuduysanız albümün zirve anına, headliner’ına ve en zamansız şarkısına hoş geldiniz demeliyiz. Bugüne kadar hiçbir şarkısında başka bir sanatçıyla düet yapmayan Fontaines D.C., bu tutumunu ROSALÍA’nın büyülü sesi ve duruşu sayesinde bozdu. Bir James Bond filmine ya da benzer ölçekte büyük bir Hollywood yapımına yazılmış hissi veren ‘Where Is Gone?’, yağmuru, karanlığı, melankoliyi ve depresyonu 5 dakika 16 saniye boyunca doğrudan damarlarımıza veriyor. Grian Chatten’ın kariyerindeki en başarılı vokal performansı demekten çekinmeyeceğimiz şarkının yıldızı yine de ROSALÍA. Kelimenin tam anlamıyla bir başyapıt olan şarkı, yalnızca “Dopamine Chamber”ın değil, Fontaines D.C. diskografisinin de en büyük birkaç parçasından biri.
İnsanın doğaya bakarken bile suçluluk duyması, Fontaines D.C.’nin hikâyesinde önemli bir yer tutuyor. Londra’da başladıktan sonra İngiltere kırsalına taşınan kayıtlar sırasında gökyüzündeki yıldız sandıkları ışıkların bir kısmının uydu olduğunu fark etmeleri de bu düşünceyi pekiştirmiş. Böyle rahatsız edici ayrıntılara kişisel travmalar ve dünyanın gerçekleri de eklenince dopaminden ne kadar uzakta kaldığımızı hatırlıyoruz.
Joy Division, The Cure, Depeche Mode ve The Smiths gibi isimlerin sunduğu depresifliği ve melankoliyi tek tek deneyimlemektense Fontaines D.C.’nin dokunuşuyla özgünleşmiş şekilde duymak bana uyar diyorsanız, bu sonbahar ve kış dinleyeceğiniz bir albüm var. Ancak eski Fontaines D.C.’yi seven ve punk ögelerin hasretini çekenlerdenseniz “Dopamine Chamber” ile kurduğunuz bağ biraz ikircikli olacak. Yine de dinlemeye devam edin, yatırım tavsiyesidir.
