Film - Dizi

Hamnet: Sakın beni unutma

Geçtiğimiz yıla damgasını vuran ve önümüzdeki ay gerçekleşecek Akademi Ödülleri töreninde de ses getireceğini beklediğimiz Chloé Zhao imzalı Hamnet sonunda sinema salonlarımıza uğradı. Maggie O’Farrell’ın aynı adlı romanından uyarlanan filmin başrollerindeki Jessie Buckley ve Paul Mescal kariyerlerinin en akılda kalıcı performanslarından birini sergiliyorlar.
Kaan Denk - 6 Şubat 2026
post image

16. yüzyılın sonlarında 11 yaşında bir çocuk ateşler içinde kıvranıyor. Azrail’in dayandığı kapının hemen dışında karaağaçlar gökyüzüne uzanıyor. Ölüp yere yayılmış ağaç kabuklarının üzerinde yosunlanmış hâlde, rüzgarın hareketlendirdiği dallarda, toprak patikalardan ücra kovuklarına, her köşesinde yaşayan bir organizmanın nefes aldığı ormanın derinliklerinde gözlerimizi açıyoruz filme. O ormanın kalbinde, hayatı içine çeken, ölümü doğuran bir kara delikten çıkıp geliyor Hamnet’in hikâyesi. Maggie O’Farrell’ın henüz beş yıl önce yayınlanan aynı isimli sansasyonel romanı, hayatına dair bugün hâlâ sınırlı bilgiye sahip olduğumuz William Shakespeare’in ailesine dair bilinen nadir ipuçlarından canlanan kurmaca bir öyküyü anlatıyor. Bu kurmaca öykünün odağıysa daha çok vahşi ormanın doğal bir parçasıymış gibi çıkıp gelen Agnes’in üzerinde. Jessie Buckley’nin canlandırdığı genç kadın, babasını kaybettikten sonra üvey annesi ve kardeşleriyle birlikte hayatını sürdürmekte. Bitkiler hakkındaki bilgi birikimi ve kuvvetli hisleri sebebiyle yaşadıkları Stratford çevresinde “orman cadısının kızı” olarak anılmakta. Kendilerine borçlu olan ailenin hırpalanmış ama eğitimli oğlu Will ile yan yana geldiklerinde oluşturdukları kontrast, filmin hemen başında seyircisini ikna edip çiftin kuracakları ailenin hikâyesini cazip kılıyor. Film, bugün aynı toprağın üstünde aynı ağaçların altında ne yaptığımızı sorgulayan insan canlısının kaleminden çıkmış en acı yakarışın nasıl yazıldığını tahayyül etmeyi amaçlıyor.


Bir çiy tanesinde sabahın

Hakkında bildiğimiz sınırlı bilgi, edebiyat tarihinin gördüğü en büyük kalem William Shakespeare’in aile bireylerini tanımamıza yetiyor. Çoğunlukla Anne Hathaway ismiyle anılan eşi Agnes ile birlikte ilk kızları Susanna’nın ardından ikizleri Hamnet ve Judith’i kucaklarına aldıklarını biliyoruz. Birçok kaynağa göre ölümsüz eseri Hamlet’in esin kaynağının henüz 11 yaşında hayatını kaybeden oğlu Hamnet’ten geldiği de popüler bir varsayım. Bu bilgiler eşliğinde ailenin öyküsündeki boşlukları kendi hayal dünyasıyla kurmaca bir romana dönüştüren O’Farrell’ın odak noktasındaysa, Shakespeare’inkiyle ortak bir dert yatıyor: İnsan bunca acıyla ne yapar? O’Farrell bu soruyu efsane yazarın kendisini emsale koyarak yanıtlamayı tercih ediyor: “Hamlet gibi zamansız bir klasik yaratabilir.” Chloé Zhao, romanı filme uyarlamayı kabul ederken O’Farrell’ın bizzat kendisinin senaryoya katılmasını şart koşmuş. Romanın yarattığı altından kalkması maharet bekleyen dünyanın görsel uyarlamasında birlikte çalışmalarının en doğru yol olduğunu ortaya çıkan sonucu izlediğimizde anlayabiliyoruz. Gerçek hayatta hakkında çok daha az bilgiye sahip olduğumuz Agnes’in hikâyesini derinleştirmek romanın (ve dolayısıyla filmin) en büyük keşif ve cazibe alanını oluşturuyor çünkü.

Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar (Songs My Brothers Taught Me, 2015), The Rider (2017) ve Nomadland (2020) ile doğanın kendisini anlatıya katma eğilimini bildiğimiz Zhao burada Agnes’in tasarımında tabiatın kendisini her anlamda kullanıyor. Yalnızca bir set ya da aktörlerin arkasında bir dekor olmaktan öteye geçip koca ormanı Agnes’in kostümü hâline getiriyor sanki. Agnes’in ardında taşıdığı hikâyesini, annesini ormanın kendisiyle özdeşleştirerek anlatmayı tercih eden film, sinemanın doğasına uygun bir tavırla çok konuşmadan, gösterip hayal etmemizi bekleyerek derinleşiyor. Çevresindeki insanlara göre duyuları fazlasıyla açık, hisleri kuvvetli ve biraz da dinlemeyi bilmesinden gelen bir hakimiyeti var canlılar dünyasına Agnes’in. Hastalıkları, sıkıntıları, doğanın işaretlerini hissedebilen Agnes konu komşu tarafından cadı yakıştırmasını bir nişan gibi üzerinde taşırken aynı zamanda hayatın ve ölümün kendisiyle ilgilenen filmin kilit noktasında yer alıyor. Ağaçların, kuşların, arıların neyi gösterdiğini, rüzgarın, otların, kokuların neler anlattığını anlayabilen Agnes pek tabii ki sevdiği adamın kalbinin içinde neler gizli olduğunu da hissedebiliyor. Ailesi tarafından zorbalanan, kalbinin sesini dinlerken yolun ortasında kaybolan kocasını içindekileri dökebileceği bir ortam bulmaya itiyor adeta. Süper güçlere sahipmişçesine güven veren, aklı başında ve olgun Agnes’in tüm bu yetileri ne yazık ki adına korku denilen karanlık gölgesini üzerlerine düşürdükçe zayıflamaya başlıyor.

Sahnede bir hayalet

“Daha ne olsun? Cehennem önüme mi gelsin?” Tartılabilir şeylermiş gibi anılan acıların en büyüğü gelip ailenin kapısını çaldığında hiç olmadığı kadar fani, hiç hissetmediği kadar küçük hissediyor Agnes. Daha adamakıllı hayaller kurmaya, onları heyecanla anlatmaya yeni başlayan oğulları Hamnet’i Azrail’le boğuşurken izleyebilmek için ne kadar güçlü olabilmek gerek? “Ne korkunç şey! Ne korkunç! Ne korkunç!” diye anca hayalete dönüşerek haykırabilen bir babaya dönüşüyor Will.

“Ne demektir ölü bir bedenin zırhlar giyip yeniden ay ışığını görmeye gelmesi?”

Ona yanında olamadığı için alev gibi bir öfke saklayan Agnes’e de yaşıyor denemez. Acısını paylaşamayan, içine nasıl sığdıracağını bilemeyen kocasının oğullarının adına oyun yazdığını duyunca Londra’ya koşuyor canhıraş. Sahnenin önüne tüm şaşkınlığı ve dikkatiyle geldiğinde etrafındaki onca yabancıyı, dekorları ve kafiyeli replikleri algılamaya çalışıyor. “Tüm bunların benim oğlumla ne ilgisi var?” diye soruyor içi köpürerek. Önce kocasını ölü olarak, sonra oğlunu canlı olarak görüyor anlam veremediği bu garip ahşap sahnede. İçine doğduğu ormanın dekor olduğu, hayatının en büyük parçalarının bir temsile dönüştüğü, arada gökyüzünü görmese gerçekliğinden şüphe edeceği büyülü bir rüyanın içine düşüyor. Uyanmak istemiyormuşçasına sarılarak kavrıyor önündeki sahneyi. Ormanın kartona boyanmış bir resmi arkada duruyor. Ormanın derinindeki doğduğu, uyuduğu, öldüğü kara delikten oğlu çıkıp geliyor. Filmin başından beri biz seyircilere gösterilen anlatının her bir parçası o sahnede bir araya gelip Agnes ve Will’in ağıtını ölümsüzleştiriyor. Tüm bu kurmaca hikâyesiyle yaşandığını varsaydığımız gerçekleri bize yeniden anlatan Hamnet, orijinal oyunu, bu acıyla nasıl baş edeceğini bilemeyen aciz insanın ölüme taktığı bir çelmeye dönüştüyor adeta: “Ne demektir ölü bir bedenin zırhlar giyip yeniden ay ışığını görmeye gelmesi?”

Filmde izlediğimiz anların bütününe dönüp bir timeline üzerinde göz gezdirdiğimizde, o an neden bir eksiklik olarak hissetmediğimizi düşündüren kağıt üstünde sökükler bulmak mümkün. Bunları filmin kusur hanesine yazmamızın önüne geçen kurgu yönetiminin, bizzat orijinal eserin yazarının katkıda bulunduğu senaryoya can verdiğini düşünüyorum. Burada Chloé Zhao’nun hâlihazırda ispatlama ihtiyacı duymadığı yönetmenlik maharetlerini hiç zorlanmadan ve belki de kariyerindeki en efektif hâliyle sergilediğini de eklemeliyiz. Filmin başladığı noktadan, oldukça vurucu final sekansına kadar bütünüyle tıkır tıkır işleyen ritmi adeta bir kalp atışı gibi işliyor ve konsantrasyonunu bir an avucunun içinden bırakmıyor. Filme karşı duyduğum kişisel bir rahatsızlığım olarak anabileceğimi düşündüğüm, bazı sahnelerdeki odak kaçıran ya da duygu dikte eden müzik kullanımını bile (özellikle ikinci yarıda) bu akıcılık konusunda işlevsel hâle getirebilip filmin ritmine hizmet eden bir unsura çeviriyor. O’Farrell’ın romanının yarattığı hızlı reaksiyon ve aldığı olumlu eleştirilerin müsebbibi sayılabilecek her öğe filmde de hafızalarda yer edecek şekilde çalışıyor. William Shakespeare’in kendisinden çok, yazdığı ölümsüz esere ve o eserin ortaya çıkışına sebep olabilecek özel hayat bağlantısına dair hayal edilmiş kurmaca bir ihtimalin ikonlaştırılmasından bahsediyoruz.

Hamnet, ardında sinemanın görkemiyle hatıralardan silinmeyecek bir temsil bırakıyor

Öyle ki bu filmin de ödül sezonunun ardından yavaşça tozlanmak üzere rafa kalkan örneklerden olmadığını, yıllar boyunca taze kalabilecek ikonik bir sinema eseri olduğunu düşünüyorum. Nasıl oluyorsa ortak hafızamızdaki bilgilerin üzerine inşa edilmiş bu fantezi ürünü bir şekilde eserin konu edindiği zavallı insan yaratığının küçücük bedenine sığmayacak büyük acılarla nasıl boğuştuğunu görünür kılabiliyor. Shakespeare bağlantısı sebebiyle mazur görülmeyi hak eden ufak bir gösterişçiliğiyle katartik finalini kabartarak, büyüterek, taşarak sergilemekten kaçınmıyor. Sahne tasarımından ışık işçiliğine, müzik kullanımından kamera hareketlerine kadar ciğerinin en tepesinden haykırarak ağlarken seyircisini de eşlik etmeye çağırıyor adeta film. Ardında, “beni unutma” diyen hayaletlerine saygıyla, sinemanın görkemiyle hatıralardan silinmeyecek bir temsil bırakıyor.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans