
Freida McFadden’ın çok satan kitabı “Hizmetçi”den uyarlanan filmin senaryosu Rebecca Sonnenshine imzası taşırken yönetmen koltuğunda Paul Feig oturuyor. Filmi doğru değerlendirebilmek için romanı sonuna kadar bitirmeyi bekledim ve ikisinden de aldığım güce dayanarak söyleyebilirim ki film, kitaba kıyasla çok daha karmaşık görünenbir anlatı kurguluyor. Film, okuyucuya verilen çoğu bilginin seyirciye verilmesini son çeyreğine kadar erteliyor. Senaryo yapısı, önce seyirciye küçük küçük yemler atıyor. Büyük tüyolar içinse en kritik zamanları seçiyor ve seyirci, bir bulmacayı çözmeye çalışırken saatler akıp gidiyor. Elbette, bu bulmacaya dair tüm öznelerinin de kendilerine özel bir oyun kurguladığı ve hepsinin kendi oyununa göre bir rolde oynadığı, kimin neyi sakladığının ve kimin aslında kim olduğunun asla kestirilemediği bir bulmaca. Nihai sonu ilk sahnelerden ima etmekten geri durmayan film, şaşırtıcılığını beklenenden başka birileri ve bir şeyler (spoiler’sız anlatım: “Spoiler’a inanmam, bir film izlenecekse izlenecektir” mottosuyla yaşasam da üç ayda bir karşımıza aman sürprizler bozulmasın, bütün seyir keyfi kaçar demek zorunda hissettiğim bir film çıkıyor) üzerinden kurduğu için anlatımın kuru ve sürprizsiz olması eleştirilerine kulak asmamanızı şimdiden öneririm.
Denetimli serbestlik ile hapisten yeni çıkmış ve beş parasız şekilde arabasında yaşayan Millie, kusursuz görünen bir CV hazırlayarak zengin bir evin hizmetçilik pozisyonuna başvurur. O kadar düşkün görünür ki benzinci tuvaletlerinde temizlenmeye çalışmaktan, arabada uyumaktan ve düzgün beslenememekten bu pozisyona kabul edilebileceğine inanamaz. Kendisine baştan sona yeni bir karakter çizme fikrine o kadar saplanmıştır ki, hiç ihtiyacı olmayan sadece daha ciddi görünmesini sağlayacak gözlüklerle görüşmeye gider. Ancak hikâyenin başlaması gecikmez ve Millie, Winchester’ların malikanesinin yeni hizmetçisi olur. Bu yeni işinde işverenlerinden bir şeyler gizlediğini bildiğimiz Millie -sanki çevresindekiler yabancı bir dil konuşuyormuşçasına- etrafında olan biteni pek anlamayan ve sakin biri gibi görünür. İşverenleri ise tam tersi…
Nina (Amanda Seyfried) ve Andrew’u (Brandon Sklenar) gördüğünüzde aklınızda tek bir soru belirir: “Kusursuz bir evlilik mümkün mü?” Bembeyaz bir ev ve aşırı şık kostümler içinde Nina, onun rönesans tablolarından fırlamış eski model fırfırlı kostümleri ve sinir bozucu bakışlarıyla kızı ve elbette kusursuz eş, sadık, anlayışlı, çok yakışıklı, karizmatik ve zengin Andrew… Yani, kim daha kusursuz bir aile tablosu yaratabilirdi ki?
Ama aile yaşamlarına ekranlardan ve perdeden hâkim olduğumuz kadarıyla hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Özellikle de banliyölerde yaşayan aileler.

Millie’nin ilk iş gününde, daha ilk sabahında Nina’nın sinir krizi geçirip mutfağı talan ettiği bir sahne başlar. Hiçbir şeyin kolay olmayacağını öğrenmemize vesile olan bu sahne aynı zamanda karizmatik, yakışıklı, seksi, zengin, başarılı Andrew’un yıldızını daha da parlatır. Deliliğin sınırlarını çoktan aşmış karısına, her ne hâlde olursa olsun destek olan, ona sarılıp her şeyin güzel olacağı konusunda telkinler veren, karısının yarattığı karmaşa ve pislik için hizmetçilerinden özür dileme alçak gönüllülüğünde bulunan ve hatta etkileyici gülümsemesiyle temizlemeyi bile teklif eden Andrew. Çevredeki tüm kadınların hayranlıkla seyrettiği, kusursuz eş. Gülümsemesiyle etkisi altına alamadığı olursa da devreye parasının etkileyiciliğini sokan biri. Zaten şu tablonun; 17 yaşından beri hapiste olan, onlarca yıldır yalnız, ailesi tarafından reddedilmiş, hiçbir arkadaşı olmayan Millie’yi etkilememesi de beklenemezdi. Sadece filmin ilk yarısında ritimde bir ağırlık, olayların gelişiminde bir sarkma hissediliyor. Bu yavaşlık yalnızca Andrew ve Millie’nin olayları geliştirmesinden değil, Nina’yı tanıma sürecinin de sarkmasından kaynaklı bir durum. Çünkü Nina’yı tanıdığımız dönemeçte, işte o zaman her şey değişiyor ve film harikulade bir renge bürünüyor.
Filme çok büyük bir ön yargıyla başladığımı söylemek zorundayım. Sweeney’in özellikle son dönemde nefret oklarını kendine çekerek popülarite kazanma çabası, bu süreçte insan haklarına, eşitliğe, kısacası insanlığın uğrunda yüzyıllar boyu çaba harcadığı – ve hatta bazen kan döktüğü- değerlerin tahribatına karşı vurdumduymazlığı, aymazlığı ve bencilliği; bana tam olarak öyle geliyor ki pragmatik kaygıları uğruna dünya yansa umurunda olmayan bencil karakterlerin önde gelen örneği gibi, dünyada şu anda şikayet ettiğimiz çoğu şeyin sebebi… Uzatabilirim ama ana fikri anladığınızı düşünüyorum. Bu denli nefret objesi bir figürün neden böylesi bir filme dahil edildiğini anlamakta zorlanmıştım, “me too” hareketini temelleyen, kadın gücünü parlatacak bu filmle kendisine de bir iade-i itibar mı kazandırılacak yoksa başka özellikleri ve düşünceleri varmış gibi mi yapılacak merak ediyordum. Ancak filmin ikinci yarısında kendisine verilen rolün ne yazık ki hakkını vermeye başlıyor, hakkında böyle bir pozitif değerlendirmede bulunmak canımı sıksa da.
Amanda Seyfried, o, deyim yerindeyse kamera karşısında döktürüyor. En kibar ifadeyle “manyak bir kadının en şık hâllerine” hayat veren Seyfried, tek bir gülümseyişe cümleler dolusu tehdidi sığdırabiliyor.

“Kadın kadının dostudur” klişesini pek gerçekleştirmeyecek gibi görünen filmin, sonlara doğru dümen kırarak (hatta filmin en küçük kadın karakterinin dokunuşuyla) “Kadınların gücü adına” diye bağırarak sahneleri devirmeye başlaması ve popüler kültüre göz kırpacak özel kavramları da özenle çağırması -mansplaining ve gaslighting gibi- filmin ilk yarısındaki sarsaklığı ve savrukluğu kısa sürede unutmamızı sağlayan bir akış kuruyor. Variety’den Owen Gleiberman “… filmin, erkek–kadın ilişkilerine dair hem zamanına uygun hem kayıtsızca mitolojik hem de Hollywood gerilimi tarafından sömürülmeye son derece elverişli bir ideoloji kurması da cabası. Malzemede bir pop sadizmi tonu hissediliyor. ‘The Housemaid’, insanların birbirini şiddetle gösterişli biçimlerde terörize ettiği sahneler barındırıyor. Yine de bu sahneler sömürücü gelmiyor çünkü karakterlerin dürtülerini dışa vuruyor ve seyirci sonucu merakla bekliyor. Ödül sezonunun tam ortasında, biz medya mensupları prestij filmleri üzerine durmadan gevezelik ederken bu tür şık ama kurnaz, yüksek doz ‘çöp’ filmler sahnenin bir kısmını rahatlıkla çalabiliyor.” cümleleriyle betimlediği filmin bence en önemli özelliklerinden biri de son zamanlarda hasret kaldığımız, kötünün -hak ettiği biçimde- cezalandırılması ile gelen tatmin hissi. O kadar uzun zamandır bir şeyi seyrederken “Oh olsun sana pis insan, cezanı buldun işte!” (Evet, iç sesim kötüler cezalandırıldığında böyle konuşuyor) diyemiyordum ki, filmin son on dakikasında sanki nefes almayı yeniden keşfetmiş gibi hissettim.
Dünyanın zor gündeminden kaçıp bir günlük hayat detoksu yapmaya ihtiyaç duyuyorsanız, kocaman bir patlamış mısır eşliğinde Hizmetçi’nin klişelerle ve entrikalarla dolu dünyasına dahil olup kendinize bir reset atabilirsiniz. Açıkçası şu seyir deneyimi ve ardından roman, tam da bu özellikleriyle, sunduğu kaçış ile bana iyi geldi.
İyi seyirler!