
Son on yıldır belki de ilk kez bir Steven Spielberg filminin gösterime çıkmadan önce bu kadar heyecan yarattığına şahit oluyoruz. Bunda kuşkusuz insanlığın dünya dışı varlıklarla olası temasına dair en ikonik imajların yaratıcısının ehli olduğu konuya dönüyor oluşunun payı büyük. Bu hafta dünya genelinde geniş dağıtımına çıkan yeni Spielberg filmi İfşa Günü (Disclosure Day, 2026) günümüz gibi görünen belirsiz bir zaman diliminde insanlık için tarihi öneme sahip olacak bir senaryo çiziyor. Görevi, dünya dışı varlıklarla iletişim kurmak, bu iletişim üzerine araştırmaları sürdürmek ve tüm bu çalışmaları dünyadan saklamak olan, ABD hükümetine bağlı üst düzey gizli bir organizasyonun etrafında şekilleniyor filmin hikâyesi. Wardex adındaki bu organizasyonun içinde gayet yetkili ve kalifiye bir ekip gizlice örgütlenerek ABD’nin yıllar boyunca tüm insanlıktan sakladığı gerçekleri artık tüm dünyaya kanıtlarıyla duyurmayı planlıyor. Bu tarihi anın gerçekleşmesine az bir zaman kala bizleri peşlerinden koşturacak iki seçilmiş kahramanımızla henüz birbirlerinden ve sahip oldukları niteliklerinden habersizlerken tanışıyoruz. Büyük ifşaya giden yolda film boyu heyecan tırmanırken bu kez akıllardaki temel soru uzaylıların var olup olmayışıyla değil, dünyanın onların varlığına nasıl bir tepki vereceğiyle ilgili.

Steven Spielberg, klasik filmi Üçüncü Türden Yakınlaşmalar (Close Encounters of the Third Kind, 1977) vesilesiyle gerçekleştirdiği ve Sight and Sound dergisinin 1977 Bahar sayısında yayınlanan röportajında gündemdeki UFO tartışmalarına dair yaklaşımını şu sözlerle ifade ediyordu: “Eğer inanıyorsanız bu bilimsel gerçektir; eğer inanmıyorsanız buna bilimkurgu derler. Ben bu iki inanç arasında agnostik kalıyorum. Bu yüzden benimkine bilimsel spekülasyon diyebiliriz.” Spielberg’ün o gün uydurduğu bu takısız isim tamlaması, kendisinin, sinemasının ve öncülü olduğu günümüz popüler ana akım sinemanın kurallarını belirleyen Yeni Hollywood kültürünün dünya görüşünü büyük ölçüde özetlerken bugün 50 yıl sonra çektiği yeni filmi İfşa Günü’nü de bir o kadar iyi tanımlıyor. “Farz edelim” düsturuyla tüm dünyayı ilgilendiren kritik konularda, kurmaca bir evren yaratma zahmetini göstermeyip gerçek devletlerin adını geçiren ve genellikle bireyci kahraman dramalarına dönüşen bu anlatıların temelinde bilinçli bir spekülasyon yattığı malumunuz. Bu geleneğin devamı olan İfşa Günü de öncülleri gibi esas odağının seçilmiş Amerikalı kahramanları ve onların tamamen bireysel ve izlerken kendinizi yerlerine koyabileceğiniz hayatları olduğu konusunda ısrarcı oluyor. Bir yandan günümüzde geçiyormuş gibi görünürken Üçüncü Dünya Savaşı’nın hâlihazırda resmiyet kazandığını “farz ediyor” ve bildiğimiz gerçek bir ülke olan Kuzey Kore’nin elindeki nükleer gücü kullanmak üzere olduğu varsayımlarını filme dahil etmeyi tercih ediyor. Ancak lütfen filmin, tüm bu koşuşturmaca arasındaki detaylarda kulak kabartabildiğimiz dünya savaşından çok daha önemli olduğuna ve sonucunda savaşları sonlandırıp insanlığı kurtarabileceğine inandığı daha büyük bir spekülasyonu olduğunu unutmayın.
Böyle varsayımsal detaylara filmde yer verilmesinin kötü niyetli olmadığı, mevcut aksiyon anlatısına derinlik katabilecek nüanslardan ibaret olduğu da iddia edilebilir belki. Bir yandan da klasik anlatı kurallarının bize öğrettiklerine göre ana olayın akışını etkilemeyen, yerine herhangi başka bir şeyin geçebileceği her detayın özellikle seçildiğinden ve bu sebeple bir anlam taşıdığından şüphelenmek de oldukça içgüdüsel bir dürtü. Bu yazıda filmin derin bir analizini ya da sahne okumasını yapmayacak olmamıza rağmen yalnızca filmin açıldığı ilk planı hatırlatarak sahneyi bu bahsettiğimiz konuyla birlikte düşünmenizi isterim. Film, daha sonra dönüp bir daha hiç ilgilenmeyeceğimiz bir spor etkinliğinde, bir Amerikan güreşi ringinin içinde açılıyor. Herhangi bir beyzbol, basketbol ya da hokey müsabakasında da olsak o sahnede ana hikayeye katkıda bulunan unsurun hareketli bir izleyici kalabalığı olduğunu biliyoruz. Hâl böyleyken az önce bahsettiğimiz dürtü istemsizce bu spor dalının seçilmesinin altında bir anlam aramak üzere izleyici olarak bizi harekete geçiyor. Tamamen gösteri amacıyla, önden senaryoların yazıldığı ve atletten öte birer aktör olan sporcuların 6 metrekarelik bir ringin içinde fiziksel şiddet performansından ibaret olan Amerikan güreşini, filmde daha sonra göreceğimiz dünya savaşı kaosuyla özdeşleştirmek kolayca mümkün örneğin. Büyük sahnede büyük vahşeti heyecanla takip eden kalabalığın arasında, bu hareketliliği dikkat dağıtıcı olarak kullanan birilerine odaklanıyoruz. Tüm bu karmaşadan daha mühim belgeleri taşıyan kahramanımız ve onu yakalamak üzere olan peşindekilerin dinamiği, filmin geneline yaydığı dengenin bir özeti olarak görülebilir.
Demem o ki, bugün dünyanın neresinde olursanız olun her kuşaktan insanın bir uzaylı tasviri için kullanacağı iki üç isimden birinin “E.T.” olmasının baş sorumlusu olan bir marka dehasından bahsederken çok da naif olmaya gerek yok. Zaten İfşa Günü’nün tanıtım turlarında da filmin sorduğu sorular olduğunu ama daha önemlisi sonrasında izleyicilere daha önemli sorular bırakacak bir film yaptığının altını çizerek bilinçli bir şekilde spekülasyon yaratmayı sürdürüyor Spielberg. Öte yandan, ABD başkanı Donald Trump’ın henüz geçtiğimiz ay gizli UFO/UAP dosyalarını kamuoyunun erişimine açtığını duyurup güncel göçmen politikası propagandalarından ibaret spekülatif belgelerle meşgul ettiği bir gündemin içinde yaşıyoruz. İddiası “insanlık tarihinin en önemli anlarından biri” olmak olan bir uzaylı ifşasını konu edinen filmin böyle bir zamanda bizi heyecanına ortak edebilmesi için 80’ler romantizminden fazlasına ihtiyaç duyduğunun farkında olmalı filmi yapanlar. Öyle ki İfşa Günü’nün asıl kancası, insanlığın ve Dünya’nın kurtuluşunun iletişim ve empati gücünden geçtiğine dair önermesi oluyor. Bu vurucu olabilecek ve daha önce bilimkurgu türünde hatırı sayılır filmin kullandığı güçlü mesajın altını nasıl doldurduğuysa izleyici tepkilerini esas bölecek olan konu.

Evrende yalnız olmadığımız ve kayda değer bir süredir uzaylılarla temas hâlinde olduğumuz gerçeğinin 79 yıllık arşivlerle kanıtlanıp ifşa edileceği bir senaryoda kaç kişinin öncelikli endişesi insanların dini inançlarının sarsılacağı olurdu, gerçekten bilmiyorum. Ancak belli ki tarihin en iyi film yönetmenlerinden biri ve senarist ortağı David Koepp bu kişilerin arasında yer alıyor. Filmde söz konusu ifşanın gerçekleştirilmesinin karşısında duracak bir engel ve etik yönden bir karşı motivasyon koyma amacıyla kurulduğunu anladığımız bu bağlantı oldukça garip. Kahramanımız Daniel’ın dindar kız arkadaşı Jane karakteri aracılığıyla, böyle bir gerçeğin dünyayla paylaşılması hâlinde insanlardaki tanrı algısının yıkılacağı ve hâlihazırda savaş hâlinde market yağmalayan dünyanın bu sebeple durdurulamaz bir kaosa sürükleneceği öngörülüyor. Film, bu bağlantıyı sorgulamadan kabul etmemizi istiyor ve filmin belki de en “tuhaf” sahnelerinden biriyle dinî bir bilirkişiden onay alarak bu konuda hiç endişelenmeyen izleyicilerinin gönlüne su serpiyor. Bu sahnede, o esnada Daniel’a ve ifşacılara yardım etme konusunda ahlaki bir ikileme düşen Jane, kendisini çok seven Rahibe Maura’yı arayıp uzaylıların kanıtlanmasının, insanların en üstün varlık olduğunu söyleyen kutsal kitabı yanlış gösterip göstermeyeceğini soruyor. Neyse ki rahibe söz konusu bilginin kitapta “yeryüzünde” ibaresiyle geçtiğini belirtiyor da Jane sanki anayasa maddesinde boşluk bulan bir avukatmışçasına sevinç gözyaşlarına boğulurken film de kendi kendine sırtlandığı bu anlam vermesi güç ahlaki yükten kurtuluyor. Dünyadaki insanların tanrıya duydukları inanç için endişelenirken yalnızca Hristiyanlığı hesaba katmasını ve sadece birkaç sahne sonra birçok dindarı gücendirebilecek göndermelerde bulunmasını görmezden gelsek bile senaryo en hafif tabirle gülünç görünüyor. Özellikle günümüzde belli bir standarda erişmiş bilimkurgu kültürünün beklentilerini karşılayacak temel bir ikna edicilik ve bilimsel tutarlılık bir yana dursun basit bir aksiyon filminin moral açıdan mantıksal gerekliliklerini bile sağlamakta zorlanıyor film. Bazı kaçış anlarına akıl sır ermezken, Pentagon’un üstünde yetkiye sahip bir organizasyonun Müfettiş Clouseau karikatürlerini andıran hatalarına peşi sıra şahit olmak tabii ki filmin ciddiyetini zedeliyor. İsteseler bir ıslıkla tüm eyaletin elektriğini kesebilecek ya da gerçekte Trump döneminin kopyala yapıştır haber metinlerini tüm yerel kanallara ileten New York’taki yayın merkezinde İfşa’yı durdurabilecek güçteki bir grup devlet görevlisinin, kovalamacanın en yüksek anında bir jeneratör şalteri başında beklemesine nasıl tepki vermeliyiz, bilemiyorum.

Yine de yeri gelmişken tür sineması hamlelerinden ve İfşa Günü’nün işleyen yönlerinden de bahsedelim. Formüllerinin bir çoğunun altında bizzat imzası olan bir yönetmenden ana akım Hollywood tür sineması örneği izlemek her zaman heyecan verici. İlk bakışta epik bir bilimkurgu draması olduğunu hemen görebildiğimiz İfşa Günü diğer tüm etiketlerin ötesinde ilk anından finaline dek durmayan bir kovalamaca filmi. Bir başka ifadeyle, Steven Spielberg’ün kariyerini borçlu olduğu ilk işi Bela’dan (Duel, 1971) bu yana Jaws (1975) gibi Sıkıysa Yakala (Catch Me If You Can, 2002) gibi klasiklerle defalarca ispatladığı belki de en maharetli olduğu alt tür. Bu kez filmin kovalananı Robin Hood misali halkla paylaşmak üzere çalan bir grup siber hırsız, çaldıkları hazineyse sandık yerine disklerin içinde saklanmış, gerçeklerin kanıtı niteliğinde bilgiler. Yazı boyunca saydığımız problemlerine karşın son anına kadar süresini hissettirmeyen bir kurgu ritmiyle duygusal gerilimini koruyan ve tasarladığı katarsis anını tüm araçlarıyla zengin bir şekilde aktarabilen bir usta işi izliyoruz. Filmin bu yönden işlemesinde aksiyonun ortasından başlamayı ve kovalamaca boyunca bize verme ihtiyacı duyduğu bilgileri vermesinin büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Ne kadar ciddiye alındığıyla bağlantılı olarak hakkında olumlu ya da olumsuz yorumlar görmemizin mümkün olacağı İfşa Günü bir yandan muhtemelen komplo teorisyenlerine bir on yıllık malzeme verirken öte yandan günümüz medyasında geleneksel spekülatif anlatının nasıl bir karşılık bulacağına dair verimli tartışmalara da imkan sağlayacaktır. Söz konusu büyük ifşasını gerçekleştirmek için geleneksel bir medya aracı olan televizyonu kullanmayı tercih eden film sosyal medyanın akışında nasıl bir karşılık bulacak göreceğiz.
