
1985’te Londra’da, oyuncu Keith Allen ile yapımcı Alison Owen’ın kızı olarak dünyaya gelen Lily Allen, küçük yaşlardan itibaren sanat çevrelerinin içinde dolaştı; kulisler, stüdyolar ve setler onun için olağan mekânlardı. Okulu erken bıraktı; disiplinle arası hiçbir zaman iyi olmadı ama bu başıboşluk, gözlem gücünü, dilini ve sesini olağanüstü biçimde keskinleştirdi. MySpace’e yüklediği şarkılar kısa sürede viral olduğunda İngiltere pop sahnesi “fazla dobra”, “fazla alaycı” ama aynı zamanda rahatsız edici derecede dürüst bir sesle tanıştı. Bu ses, dönemin yerleşmiş “cilalı pop yıldızı” anlayışına pek uymuyordu.
2006’da gelen Alright, Still, Lily Allen’ı bir pop yıldızı olmaktan öte bir tavır, hatta bir ruh hâli olarak sahneye yerleştirdi. “Smile” ve “LDN” gibi şarkılar, ilk dinleyişte hafif neşeli duran melodilerin altındaki bastırılmış öfkeyi, sınıf bilincini ve kırgınlıkları ifşa ediyordu. Allen’ı farklı kılan sesi kadar duruşuydu da… Her hecede bir göz deviren ve mikrofona iç çekişlerini yansıtan, son derece havalı bir solist. Şarkıları sanki “I don’t care” derken en derin yaraları açıyordu. 2000’ler boyunca Allen, ödül törenlerinde sarhoş olacak kadar pervasız, Madonna’yla laf dalaşına girecek kadar korkusuz bir figürdü. Basın için bulunmaz bir malzemeydi elbette; kendisi içinse bu görünürlük, alkışla birlikte gelen bir yük hâline gelmeye başlamıştı.
2009 tarihli It’s Not Me, It’s You ile müzikal olarak daha karanlık, daha elektronik bir hatta geçti. Bu albüm Allen’ın pop personasını parlattığı kadar sarsan bir işti. Ardından gelen yıllar ise hem özel hayatında hem de kariyerinde kırılmalarla doluydu. Sam Cooper’la evliliği ve iki kızının doğumu, dışarıdan bakıldığında bir “yerleşme”, hatta bir normalleşme hikâyesi gibi yansıtılsa da bu sakinliğin uzun sürmediği kısa sürede anlaşıldı. Allen, daha sonra açıkça yazacağı gibi, bağımlılıklarla, ruh sağlığı sorunlarıyla ve kendini sürekli “cool girl” rolüne sıkıştırmanın yıpratıcılığıyla boğuşuyordu. 2014’te çıkan Sheezus sonrası müzikten yavaş yavaş çekilmesi; sahneden çok annelik, evlilik ve ayakta kalma mücadelesiyle doğrudan ilgiliydi.

Bu müzikal sessizlik sürse de Allen, o süreçte bir yandan oyunculuk yaptı bir yandan da açık sözlü podcastleriyle gündeme geldi. Kürtajdan evlilik içi hayal kırıklıklarına, toplumsal normlardan utanç duygusuna kadar “ayıp” diye nitelendirilen pek çok konuyu ironisini elden bırakmadan konuştu. Bu açıklık, onu yeniden kamusal alana taşısa da müziği uzun süre geri dönmedi. Ta ki No Shame (2018) ile yaralarını daha çıplak, daha savunmasız bir dille açana kadar. Yine de asıl dönüş, bugünlerde konuşulan West End Girl albümüyle geldi.
West End Girl, bir albümden çok, çözülüşün hikâyesi gibi okunuyor. Albüme adını veren şarkının açılışında çizilen tablo -New York’ta “tatlı bir okulun yakınında” tutulan bir ev, dört ya da beş katlı bir brownstone, “ister misin, senin” cümlesi- maddi güvence ve modern başarı fantezisini neredeyse “toplumun bir bireyden beklentileri listesi” gibi sıralıyor. Ancak bu refah anlatı, anlatıcının ağzından dökülen küçük bir itirafla gerçeği de görünür kılıyor: “I could never afford this.”

Güç dengesizliğinin gündelik ilişkilerin içine çok kolay yerleştiği günümüzde kendi hayat yolunu çizmek isteyenler ilk darbeyi hep en yakınlarından alıyor. Bu şarkıdaki kadının yaşadığı benlik yıkımı ama yine de kendi hayatına dair söz söyleyebilme isteği ve bunu başarması da Allen’ın müzikal portresini başka bir kademeye taşıyor. West End Girl, anlatılanın aksine sadece “kötü bir evlilik” anlatısı değil yani. Bu sebeple bir otel odasında tekrar eden “I’m on my own” cümlesi, modern kadının üstündeki yalnızlığı ve zayıflığı sıyırıp onu uyanışına götürmek istiyor. Başka bir deyişle Allen hem kendi hikâyesini hem de bir kadın kuşağının öfkesini dile getirip kişisel olanı politik bir noktaya taşıyor.
Lily Allen artık o umursamaz, 21 yaşındaki kız değil. Ama sesi hâlâ aynı şeyi yapıyor: Tatlı bir melodiyle dinleyicisinin boğazına takılan gerçeği fısıldıyor. Belki de bu yüzden onca yıl sonra bile hâlâ etkili. Çünkü bazı hikâyeler ancak “cool” olmaktan vazgeçildiğinde gerçekten anlatılabiliyor.