İnceleme

Mabel Matiz Dili ve Edebiyatı I: “Fatih”in modern ağıtları

"Mabel Matiz Dili ve Edebiyatı" dersimizin ilk konusu "Fatih" albümü. Herkes, albümdeki şarkı sözlerine dikkat etsin lütfen.
Okan Yılmaz - 25 Şubat 2026
post image

Bir şarkı bittiğinde ne olur? Işıklar söner, perdeler kapanır, alkış sesleri kaybolur. Ama ya şarkı bitmezse? Ya o şarkı, sevenlerinin damarlarına yayılıp bazen de yakasına yapışırsa? Mabel Matiz’in bir şair olarak portresini ortaya koyan son albümü “Fatih” işte tam anlamıyla böyle şarkılardan oluşan bir toplam: Her biri ayrı bir yara, her biri ayrı bir ağıt. Ama bu ağıtlar, bildiğimiz eski zaman ağıtlarına benzemiyor. Onlar, bir insanın kendisi için yazabileceği en duru, en modern ağıtlar.

“Kapandı perdeler ve alkış!
Yerde durdu âhım
Neydi, ha, günahım?”

“Fatih”: En kişisel fotoğraf

“Mabel Matiz Dili ve Edebiyatı” isimli seriyi tasarlarken yola “Fatih”ten çıkmaya karar verdim. Mabel Matiz’in gerçek adı bu. Sahne adının ardına saklanmadan, payetlerin ve spotların arkasındaki o civan: Fatih. Yıllar sonra kendi adını bir albümüne vermesi, “Ben buyum” demenin en cesur hâli. Nitekim kendisi de vurguluyor, “En geniş aile albümüm” diye. Ve bu fotoğraflarla gördüğümüz en başında acıyla yoğrulmuş bir yüz. Ama asla mağlup değil; sorgulayan, hesaplaşan, haykıran bir ifade. Bu ifadeye daha yakından bakabilmek için “şimdilik” beş şarkıyla yetineceğim.

Dilin iki yakası: Fatih’in konuşması

Bir yanda “müphem”, “vebal”, “zuhur”; diğer yanda “mahur”, “Hâlik”, “düldül”… Osmanlı Türkçesinden, divan şiirinden, türkülerden, eski İstanbul ağzından süzülüp gelmiş sözler… Karşı cephede ise “puşt ömür”, “dalavere”, “karavana”, “karakol” gibi gündelik olanın, sokağın, hatta bazen argonun ta kendisi. Fatih, bu iki dünyayı birbirine mahkûm etmiyor veya birini diğerine yadırgatmıyor. Aksine, onları aynı kafiyelerde buluşturuyor. “Mecnun’um, sırra erdim o uğurda” diyor bir yerde, hemen ardından “İçiyor puşt ömür”ü ekleyiveriyor. Yani, klasik aşk hikâyelerinin divane âşığıyla, hayatın sillesini yemiş modern insan ruhta. İkisi birden Fatih.

Bu dil tercihi rastlantı değil. Çünkü anlatılmak istenen dert de iki uçlu. Hem Havva’nın çocuklarının dünyaya düştüğünden beri çektiği kadim bir dert hem de tam şu an, bugün, bu coğrafyada yaşanan bir dert. Fatih, bu iki acıyı aynı anda taşıyor.

mabel matiz

Yara kimdir, kimdedir?

“Fatih”in şiirlerine baktığımızda gördüğümüz ilk şey “kayıp”. Ama neyin kaybı bu?

“Kara dantelli gençliğimize” diye sesleniyor örneğin. Gençliğin o kara danteller üstüne biçilmeden evvel ne kadar güzel olduğunu da anımsayarak. Şimdi sadece anılar mıdır orada kalan? “Bulamam şimdi adımı oysa / Ya nereye koydun, efendim?” diye sorarken kaybedilen biraz da benlik değil midir veya? İnsan, adıyla seslendiklerinde dönüp bakan bir varlıkken bu çıkmaz sokağı daha da anlamlı kılıyor Mabel Matiz: Kendi adını taşıyan albümde, adını bulamamanın çıkmazı.

“Yara bendim, yara bendim” diye haykırması biraz da bundan. Acı çeken değil, bizzat acının kendisi dönüşmek. Yara ile yaralı arasındaki ayrım siliniyor bu denklemde. Bu hâliyle düşününce, şarkıdaki özne tasavvuftaki “fenafillah” kavramını andırıyor: Benliğin yok oluşu, eriyip gitme hâli.

Kalbim sanki karakolda

Baktığımızda bu şarkılardaki en çarpıcı imgelerden biri kesinlikle “Karakol”da karşımıza çıkıyor. Kalp… O en mahrem, o en kırılgan organ bir sorgu odasında ifade veriyor, belki de işkence görüyor. Gel gör ki işin ve aşkın en ilginç yanı, direnmekten de vazgeçmiyor örneğin. “Vermedim adını, zora koydular” bu direnişin en saf hâli değil de nedir? “Yasak elmandım, al ve dişle” dizesi ise Mabel’in şairliğinin bugün hâlâ tartışılan, o ele avuca sığmaz, o en dürtüsel yanını ortaya koyuyor. Günahla arzunun iç içe geçtiği bu çağda, sevmek elbette cesaret işi sonuçta. Ama sanırım bu dizginlenemez günahkârın en sevilen yanı, karşısındakinden de -örneğin bir sevgiliden- aynı cüreti beklemesi. “Ya bi’ tut şu elimden / Ya felaketim hazır olda” diye gürül gürül akan “İki Satır Yara” bu anlamda en iyi örneklerden biri. Ya kurtarsınlar onu ya da felaketlere salsınlar… İkisi arasında bir yerde durabilecek usluluğu yok çünkü bu çocuğun. Bu keskinlik, “Fatih”in şarkılarındaki duyguların ne kadar uçlarda gezdiğini gösteriyor.

Mabel Matiz sarkilari

Her yolda önce O’na, sonra kendine varmak

“Müphem” şarkısının o meşhur nakaratı: “Göremezler, canım, göremezler / Sende benim gördüğümü, onlar bi’ yudum nefesler.”

Aşkın seçkinci, bir o kadar da yücelerdeki tavrıdır bu. Seven göz, sevdiğinde başkalarının göremediğini görür. Diğerleri sadece “bir yudum nefes”tir; yani sıradan, geçici, sığ oluşlar. Oysa seven, sevdiğinde sonsuzluğu, hakikati, dolayısıyla kendini görür. “Kara Dantelli Gençliğimize”deki o dize de boşa değil: “Anladım, her yol kendime vardı.”

Belki de Mabel Matiz estetiğinin özeti bu. Onca arayış, onca sorgu, onca kaçış… Hepsi kendine varmak için. Kendini bulmak, kendini tanımak, kendinle yüzleşmek için. Ama bu kolay bir yolculuk değil. Karlar yağıyor, denizler kabarıyor, yaralar açılıyor elbette.

Ama şarkıların merkezindeki bu acılar asla pespaye değil. Şikâyet etmiyor çünkü şair, sadece sorguluyor. Bağırmıyor hatta. “Neydi, ha, günahım?” diye sorarken bile bir asalet var söyleminde.

“Fatih” albümü, işte bu asaletin, bu derinliğin, bu çok katmanlı dilin ürünü. Modern zamanların eski bir ozanı çıkmış karşımıza. Dili hem eskilerde kıvrılıyor hem bugünün sokaklarında. İnsan olmanın en saf taraflarını bir yandan kutsuyor bir yandan da lanetliyor. Derdi, duygusu her ne ise onu koruyarak, orada kalarak. Ve tüm bunları yaparken de kendi adını kıpkırmızı yazmaya çekinmiyor.  

Sevenleri, her hâlinden razıdır bu şairin.

mabel matiz kimdir
İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans