İnceleme

Manevi Değer: Bir ev oyunu

Meşhur Oslo üçlemesini tamamladığı son filmi Dünyanın En Kötü İnsanı’nın (The Worst Person In the World, 2021) ardından bir kez daha Cannes’da ses getiren Joachim Trier’in yeni filmi Manevi Değer (Sentimental Value) yılın son vizyon haftasında gösterime girdi.
Kaan Denk - 30 Aralık 2025
post image

“…Evde babamın yanındayken, o bana her konuda fikirlerini söylerdi, ben de aynı fikirleri benimserdim. Farklı düşünmeye kalktığımda sesimi çıkarmazdım, çünkü bu onun hiç hoşuna gitmezdi. Bana, ‘oyuncak bebeğim’ derdi, tıpkı benim bebeklerimle oynadığım gibi o da benimle oynardı…”

(“Bir Bebek Evi — Nora”, Henrik Ibsen, s.120, ç. Jale Karabekir, Feride Eralp, Agora Kitaplığı, 2012)

Norveç’in dünya tiyatrosuna en büyük katkısı olan Henrik Ibsen’in meşhur karakteri Nora, ülkenin en yaygın kullanılan isimlerinden olmasının ötesinde bir referansla Joachim Trier’in kahramanlarından birine adını veriyor. Neredeyse bir bebek eviymişçesine göz alan güzellikteki gerçek bir evi süzen kamera planlarıyla ve o evin hikâyesini anlatmaya yeltenen bir üst sesle açılıyor Manevi Değer (Affeksjonsverdi, 2025). Evin içini dolduran ve yer yer boş bırakan ailenin kuşaklara yayılan hikâyesine odaklanma niyetindeki film, iki kız kardeşin, annelerinin cenazesi vesilesiyle yıllar önce evi terk eden babalarıyla yeniden buluşmasından ateşliyor fitilini. Evlenip bir çocuk sahibi olan akademisyen Agnes ve başarılı bir tiyatro oyuncusu olan ablası Nora için doğup büyüdükleri o ev ve o evin sahibi olan ünlü film yönetmeni babaları Gustav hayatlarında büyük bir yer tutuyor. Çoğunlukla durup üzerine konuşulmayan ama bir arada bakıldığında ailenin tarihi dökümünde önemli yerler tutan anlar ve olayların, aile fertlerinin birbirlerinden ayrı hayatlarını dahi nasıl şekillendirebildiğine dair bir temsile sahne oluyor söz konusu ev. Nora’nın, henüz ilkokuldayken öğretmeninin verdiği kompozisyon ödevi sebebiyle üzerine düşünmeye başladığını öğrendiğimiz eve dair ince detayların bizimle paylaşıldığı oldukça hassas bir sekansla filme başlama tercihi hiç de tesadüf değil.

Oslo’nun göbeğinde asırlık bir gayrimenkul, Netflix’in iyi bir bütçe ayırdığı bir tomar A4 kâğıdı, koca bir amfide kapalı gişe oynayan bir oyunun başrolünde oturan bir kariyer ve Hollywood yıldızlarıyla paylaşılan yemek masaları… Maddi açıdan değeri epey yüksek bir biyomda geçen film, isminde bahsettiği gibi bunların arasındaki manevi değerlerin peşine düşüyor. Duvarındaki yüz yıllık çatlağı, ağaç yapraklarından geçip odalarına sızan güneşi, odaları arasında seslerin dolaşımına kanal olan soba borularını, arka bahçelerinden sokağa kestirme çıkış sağlayan hasarlı çiti ve bunun gibi karakteristik detayları hemen açılışta bize göstermesi de bu yüzden. Bu sebeple biz de seyirci olarak ilk önce eve karşı güçlü bir bağ hissediyoruz ve içinde yaşananları merakla dinlemeye oturuyoruz. Joachim Trier ve kariyer yoldaşı Eskil Vogt’un bir kez daha birlikte kaleme aldıkları film, birkaç yönden önceki işlerine nazaran farklılık barındırıyor. Bunların en dikkat çekeni, Manevi Değer’in, ayrı ayrı kendi hikâyelerinden kahraman odaklı birer Trier & Vogt filmi çıkabilecek üç kahramanına eşit mesafeyle yaklaşıyor olması. Önce, Oslo, 31 Ağustos (Oslo, 31. august, 2011) ve Dünyanın En Kötü İnsanı’nda (Verdens verste menneske, 2021) da izlediğimiz Renate Reinsve’nin canlandırdığı Nora’nın başrolde olduğunu düşünsek de hem Agnes’in hem de Gustav’ın filmde eşit paya sahip olduğunu fark ediyoruz. Birbirlerini bağlayan bir soyadları bulunsa da üçü de farklı hayatlar sürüp farklı dertlere uyanıyorlar. Nora son veremediği yalnızlığına kafa yorarken Agnes oğlu için kendisinin sahip olamadığı sağlamlıkta bir yuva inşa etmek istiyor. En son kurmaca filminin üzerinden 15 yıl geçmiş ünlü yönetmen Gustav Borg ise kariyerini noktalamadan en iyi senaryom dediği yeni filmini çekmenin peşine düşüyor.

Manevi Deger Nora

Evin içini dolduranlar

Gustav’ın muhtemelen kariyer finali yapacağı bu son filminin oldukça özel ve kişisel bir senaryosu var. Yıllar önce terk ettiği evi, orada yalnız bıraktığı kızlarını ve yine orada kendisini öksüz bırakan annesini düşünerek kaleme aldığı bir kurmaca drama bu. Cenazenin ardından büyük kızı Nora’yla buluşup senaryoyu ilk onun önüne sürüyor. Başrolü yalnızca Nora’yı düşünerek ve tamamen onun için yazdığını söylüyor. Nora ise birlikte geçirebilecekleri yılların ve sağlıklı bir baba-kız iletişiminin eksikliğinden gelen haklı öfkesiyle bir an bile gözlerini sayfalara indirmeden reddediyor babasından gelen bu teklifi ve hesap soruyor: Oyunculuğunu bilecek kadar bile kendisini izlemeden bu teklifi yapacak cüreti nasıl bulabilir? Gustav, öz kızından gördüğü bu tepkiyi bir baba sorumluluğuyla karşılamaktan bir kez daha kaçıp tiyatro sanatına dair kişisel küstah yorumlarını yapabileceği bir fırsat olarak görüyor. Babasının konudan ve kendisinden bu kadar kopuk olduğunu gören Nora için bu yüzleşme, hayatının parçalarını daha net görebilmenin yolunu açıyor. Gustav’a ise ardında bırakıp gittiği çatlak eve dönüşün uzaktan göründüğü kadar kolay olmadığını hatırlatıyor.

Bu ikilinin bir sonraki karşılaşmalarına dek aralarında bir tampon görevi gören Agnes ise bir yandan ablasının en büyük destekçisiyken bir yandan birçok konuda ona ulaşabilmekte güçlük çekiyor. Onun babasına karşı tavrıysa Nora’ya göre çok daha alttan alan, anlayışlı ve makul evlat düzeyinde. Her ne kadar hâlâ babasının üzerine olan evde ailesiyle birlikte yaşayabileceği bir miras beklentisi olduğunu dile getirmekten çekinmese de gerçekten Gustav’ın gidişi konusunda mağdur edilmiş ya da haksızlığa uğramış hissetmiyor. Oğluna harika bir teyze olan ablası Nora’nın tepkilerini de abartılı bulmakla birlikte anlayışla karşılayan, bu üçlü arasında en sorumluluk sahibi ve dengeli kişilik Agnes. Film bu noktadan sonra Gustav’ın senaryosunu hayata geçirme adımları üzerinden sinema sektörünün farklı aşamalarına sızan sahnelere paralel şekilde üç kahramanının hayatlarının ilerleyişini yansıtmayı sürdürüyor. Elle Fanning’in canlandırdığı, Gustav Borg’un filmlerine hayran olan Hollywood yıldızı Rachel Kemp, Nora’nın reddettiği başrolü oynamayı kabul ederek bu sürece dahil oluyor. Bu oldukça kişisel yeni film için büyük bir heyecan duyan genç yıldız, üzerine çalışmayı sürdürdükçe bu rolün kendisi için biçilmediğine ikna olarak hevesini yitiriyor. Sonuçta yalnızca bu rolün kesinlikle Nora için yazıldığına bizi inandırma misyonunu tamamlayıp Amerika’ya dönmeden önce filmin ev ve iki kız kardeş üzerindeki odağını dağıttığını da söylemek gerek.

Manevi Deger Nora Agnes

İlgiye muhtaç yaratıcılar

Söz konusu dağılan odağın senaryonun bütününde de yaşandığını ekleyerek devam edelim. Ayakları yere sağlam basarak başlayan senaryonun bizleri alıp Rachel’ın saçlarını Nora’nınkiyle aynı renge boyattığı noktaya ne ara getirdiğini anlamamız biraz zaman alıyor. Anlayışla karşılayıp filmin yazarlarının ne yaptığını bildiğine kendimizi ikna etmeye çalıştığımız andaysa Gustav, Nora ve Agnes’in yüzlerinin birbirleriyle iç içe geçtiği bir çeşit ara sahne yüzümüze tokat gibi çarpıyor. Kimsenin kimsenin yerine geçemediği bir senaryoda, üç kahramanımızın birbirlerine en uzak oldukları anda, anlatıya herhangi bir katkısı olmayan, olsa olsa filmin başka noktalarında da bulunabilecek zorlama Bergman göndermelerinden biri olarak görünebilecek yersiz bir biçimsel tercih bu. Neyse ki hemen sonrasında filmi dağıldığı yerden toparlayan güçlü bir sahne geliyor ve bu kez Agnes ile Gustav’ın arasında geçen bir yüzleşmeye şahit oluyoruz. Filmindeki küçük erkek çocuğu rolü için torununa göz diken Gustav daha yeni tanışmış olmasına rağmen bir anda ideal dede rolüne bürünerek Erik’in kalbine giriyor. Kendi çocukluğundan hatırladığı, babası tarafından ilgiye boğulduğu istisnai dönemin de yine onun bir filminde oyunculuk yaptığı sürece denk gelmesindeki tesadüfü başta kötüye yormayan Agnes’i ilk kez sabrı taşarken görüyoruz. Bir süre söz konusu ilginin tadını çıkarmaya çalışsa da artık geleceğini söylediği ablasının yeni oyununun galasına da gelmeyen babasına karşı duyduğu öfkeyi kendine yakışan bir kontrolle Gustav’ın yüzüne haykırıyor. Filmde oynama teklifini reddederek bir yandan kendisine yıllar önce bıraktığı yaradan oğlunu koruyor, bir yandan da ablasının hislerine sahip çıkıyor Agnes. Usulünce kovduğu babasının ardında bıraktığı senaryo sayfalarıysa zehirli bir meyve gibi masada duruyor.

Manevi Deger Gustav

Kopyala-yapıştır taslak

Bu noktada Joachim Trier ve Eskil Vogt’un son dönem işleriyle ilgili duyduğum kişisel bir rahatsızlıktan bahsetmek istiyorum. Birçok sinemaseverin duygusal olarak yoğun bağ kurabildiği etkileyici filmler olduğunun bilincinde ve bunun çokça anlaşılabilir olduğunu düşünmekle birlikte sadece bende neden işlemediğine değineceğim. Bu konuyu burada açma sebebim, ikilinin bir önceki filmleri Dünyanın En Kötü İnsanı’nda beni bir anda filmden soğutan unsurların bu filmde de tekrar etmesi aslında. O filmde yine Reinsve’nin canlandırdığı hayranlıkla izlediğimiz kahramanı Julie’yi ve onun ilgisini sömüren, Anders Danielsen Lie’nin Aksel karakterinin işleyişinden bahsediyorum. Tıpkı Aksel gibi Gustav da kendi işlerinin el üstünde tutulduğu yılları geride bırakmış, yeni jenerasyonun mekaniklerine ayak uydurmayı reddeden ve bunu matah kibirle gösteren bir erkek sanatçı. Bu ortaklıklarının ötesinde filmin, yaptığı tüm haksızlıklara ve bencilliklere şahit olduğumuz, herhangi bir pişmanlık göstermeden üste çıkma konusunda ısrarcı olan Gustav’ı bizim ve kızlarının nazarında affettirmeyi seçtiği yöntem tıpkı Aksel’de olduğu gibi hastane yatağına düşürmek oluyor. Bu kopyala-yapıştır taslağın önceki örneğiyle de sorun yaşayan benim için bu filmde, uzaktayken yazdığı senaryoyla kızlarının hayatlarını nasıl mahvettiğini aslında iyi bildiğini ispatlayan bir baba figürüne ikna olabilmem ne yazık ki mümkün değil. İkilinin bu erkek imajını yaratıp ona karşı sempati sömürmeye devam etmelerine anlam verememekle birlikte bir hayli problemli buluyorum.

Sonuç olarak hayalindeki sahneyi hayalindeki kadroyla çekerken muradına ermiş şekilde gördüğümüz Gustav’ın duyduğu yaratıcı tatminiyle final yapmayı tercih ediyor film. Filmin —bana kalırsa— esas ilgiye değer kısmını tutan ve daha fazlasını görme isteği uyandıran Agnes ve Nora’nın arasındaki kız kardeşlik bağı bu uğurda biraz göz ardı edilmiş hissettiriyor. Öte yandan bu finali yazının başında andığımız Ibsen’in eserinden ayrı okumak da çok zor. Babasının evinde bir oyuncak bebek gibi hisseden Nora’nın isyanını hatırlatır cinsten bir baba-kız ilişkisi izledikten sonra filmin kalbinde yer alan evi tıpkı bir bebek evi gibi, tek yanı duvarsız bir set formunda görerek kapıyoruz. Vermediği ilgiye, göstermediği manevi değere karşın ne yaparsa yapsın affedilme lüksü ve milyonlarla finanse edilmiş bir prodüksiyonla ödüllendirilen bir babanın oyuncak evine dönüşüyor tüm izlediklerimiz. Her şeye rağmen, özellikle fazlasıyla yetenekli oyuncu kadrosunun neredeyse hepsinin kariyer performanslarını verdiği filmin, yine her Trier & Vogt imzasında olduğu gibi doğru damara basıp duygusal karşılık bulabilme potansiyeli oldukça yüksek.


İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans