
Geride bıraktığımız filmleri düşünüldüğünde 15 yıl önce sektör içinde bugünkü konumlarında olacaklarını hayal etmenin güç olduğu bir ikiliydi Safdie Kardeşler. Kısa metraj işleriyle birlikte 2000’lerin ilk yarısından bu yana süregelen kariyerleri boyunca kendilerine has bir sinema tarifi oluşturan Josh ve Benny Safdie, özellikle 2014 yapımı Heaven Knows What ile birlikte kendilerini beklemedikleri bir ilginin odağında bulmuş ve kariyerlerini New York yeraltı bağımsızlarından en üst lige taşımışlardı. Hollywood’un en büyük yıldızlarını peşlerinden sürüklemeye başladıkları bu yolculukları boyunca iki kardeş yollarını ayırma kararı aldı ve geçtiğimiz sene kariyerlerinde ilk kez birbirlerinin katkısı olmadan iki ayrı film çekti. Birkaç ay önce gösterime çıkan Benny Safdie imzalı Dövüş Efsanesi (The Smashing Machine, 2025) sektörün en güçlü isimlerinden Dwayne Johnson’a prestij vadetmek dışında çok da bir iz bırakmayan bir spor biyografisi olarak hızlıca gündemden silindi. Öte yandan pazarlama stratejileriyle kendinden çokça bahsettirerek yılın en beklenen filmi ünvanını kendine biçen yeni Josh Safdie filmi için anlaşılabilir bir tereddütün ortaya çıktığını da söylemek mümkün. Söz konusu ayrılık büyüyü bozdu mu, bir arada değilken o kadar da iyi filmler yapamayacaklar mı endişesi kıvılcımlanmaya başlamışken günümüz pazarlama mekanikleri konuyu hızlıca “Hangi kardeş daha yetenekli?” noktasına getirdi.
Sektörün bir diğer güçlü ismi Timothée Chalamet de Johnson’ınkine benzer bir motivasyonla yapımcılığını da üstlenerek diğer kardeş Josh Safdie’yle kendisine çok istediği Oscar heykelciğini getirebilecek bu projede ortaklığa girişiyor. Muhteşem Marty (Marty Supreme, 2025), zirvesini 1950’li yıllarda görebilmiş Amerikalı masa tenisi sporcusu Marty Reisman’ın hayatından esinlenerek yarattıkları kurmaca karakter Marty Mauser’ın hayatının en hareketli dokuz ayını takip ediyor. Söz konusu esinlenmeden ödünç aldığı ismi ve mücadele ettiği spor dalı dışında Reisman’a çok benzemeyen Marty Mauser, kendisini canlandıran Chalamet’nin hatırı sayılır bir kesimde uyandırdığı antipatiyle el sıkışan sevimsiz bir karaktere sahip. Patavatsız, kendini beğenmiş, etrafına saygısı bulunmayan egoist bir tüccar olarak tanımlamak mümkün bu azimli genç adamı. Öyle ki masa tenisindeki kabiliyetini geride bırakan asıl marifeti olarak görebileceğimiz satış yeteneğiyle kendisini dünyanın en iyi masa tenisçisi olarak kabul ettirmeyi ve bu henüz saygınlık kazanamamış spor dalının en iyisi olmayı hedefliyor. Şampiyonluğunu henüz kazanmadan pazarlayarak New York’un fakir mahallesinde yaşadığı çukurdan kendini kurtarmanın peşindeki Marty’nin ne anne evindekinin dışında uyuyabileceği bir yatağı ne de cebinde tutabildiği bir birikimi var. Bu noktada Josh Safdie’nin filmi, önceden tanışık olduğumuz, seyircisini nefes nefese bırakarak eğlendirmeyi amaçlayan Safdie sinemasının tonunu muhafaza ederek kuşaklar arası referanslar eşliğinde Yeni Hollywood’u yeni Amerika için yeniden yazmaya kalkışıyor.

Safdie Kardeşler’in bugüne kadar elde ettikleri başarıların ve aldıkları övgülerin en kritik bağlamı, sinemalarının 1970’lerin başındaki Yeni Hollywood akımıyla eşleştirilmesiydi. Özellikle New York yeraltı kültürüne sinema perdesinde yeni bir portre çizmeleri sebebiyle Martin Scorsese, Jerry Schatzberg ve John Cassavetes gibi isimlerin mirasıyla anılmak gibi bir onura eriştiler. Heaven Knows What (2014), Soygun (Good Time, 2017) ve Uncut Gems (2019) ile miras aldıkları bu kültürün anti-kahramanlarını canlandırarak günümüz ana akım sinemasına muhtaç olduğu yeni kanı vermişlerdi. Daha doğrusu bunu “bağımsız” şekilde yaparken ana akımlaştıklarını söylemek daha doğru olacak; yine tıpkı 1970’lerde yeni Amerikan bağımsızlarıyken bir anda Yeni Hollywood ismini alan akımın yönetmenlerine olduğu gibi. O dönemle bugün yaşadığımız en büyük farklılık, akımların, hareketlerin ve yakıştırmaların adı üzerlerinden belli bir zaman geçtikten sonra konulabiliyorken günümüzde ise içinde yaşadığımız ânı ve önümüzdeki dekatları bile adlandırma/etiketlendirme konusunda çok daha hızlı olmamız. Bu yaşadığımız zamanı okuma arzusunu sinema yazılarından toplumsal ve politik makalelere dek gözlemlemek mümkün.
Bu konudan bahsetme ihtiyacı hissetmem, Muhteşem Marty’nin tamamen bu okumaların bilincinde ve bu okumaların yörüngesinde konumlanacağı noktaya göre tasarlanmış bir film olduğunu düşünmemden kaynaklanıyor. Amerikan sinema tarihi akışındaki yerinin farkında, övgülerle konumlandırıldığı pozisyondan memnun, öncülü olan kültüre saygı duruşları eşliğinde yeni bir çağın ikonlarını yaratmaya koyuluyor Josh Safdie. Bunu yaparken tercih ettiği yollar ise alabildiğine görünür, açık sözlü, bol referanslı ve gerekirse işin bütününü iyi bir film olmaktan alıkoyacak kadar cüretkâr. Bir yandan da Benny Safdie’nin filmi Dövüş Efsanesi basitliği sebebiyle çoğunlukla zayıf bulunurken Josh Safdie’nin Muhteşem Marty’si yarattığı her anlamdaki gürültüsüyle “Safdie sineması” dediğimiz markanın devamı olarak kabul edildi bile.
Bu, filmin her konuda bıraktığı etki açısından oldukça anlaşılabilir belki ancak filme biraz soluklanıp uzaktan baktığımızda bunun da yine izlediğimiz en zayıf Safdie filmlerinden biri olduğunu görüyoruz. Bu filmde ortaya koyduğu işe bakarak Safdie Kardeşler’in yetenekli olanının Josh Safdie olduğunu ilan etmekse ikilinin şu ana kadarki kariyerlerini yüksek ritimli koşturmaca filmlerinden ibaret görmek gibi temelsiz ve basit bir itham olacaktır. Muhtemelen zaten yeniden bir araya gelecek iki kardeş arasında yaratılmaya çalışılan spekülatif yarıştırmaya katılmamanın şu an için en sağlıklı yol olduğunu düşünerek yine filme odaklanalım. Herhangi bir film eleştirisinde olacağı gibi bu filmin yanlışlarından ve artılarından bahsetmek de mümkün elbet ama bunun yerine az önce bahsettiğimiz okumalar için çekildiğini bas bas bağıran, gerektiği takdirde satılabilirliğini kötü bir film olarak anılma ihtimalinin önüne koyan bu filmi ihtiyacını duyduğu şekilde konuşmak çok daha eğlenceli olacak.

Normalde lafını sakınmayanı dahi en fazla üzeri kapalı konuşmayı tercih eden büyük Hollywood filmlerinde, Trump döneminin iyiden iyiye normalleştirdiği ekstremi kabullenmeye tepki olarak görülebilecek bir açık sözlülüğün hasıl olduğunu söyleyebiliriz artık. ABD’deki günümüz sağ politika taraftarlarının sarıldığı, Donald Trump’ın seçim vaadi olarak kendilerine sattığı görkemli günler nostaljisine yönelik açık saldırılarda bulunuyor Muhteşem Marty. Amerika’nın kudretli ve en güçlü olduğunu önce Amerikalılara sonra da tüm dünyaya kabul ettirmeye çalışan, bugünlerde yine çokça andığımız “kültürel hegemonyayı” kurma uğrunda işlevsellik gösteren ana akım klasiklerini işaret ediyor. Bunların en aşikâr örneğini de yine uluslararası müsabakalarda mücadele eden bir Amerikalı’nın kahraman konumunda yer aldığı bir spor draması olması sebebiyle Rocky olarak görmek kaçınılmaz. 1977 yılında düzenlenen Akademi Ödülleri töreninde Rocky’nin, az önce andığımız Yeni Hollywood akımının bugün klasik olarak kabul gören filmlerinin arasından sıyrılıp en iyi film Oscar’ını kazanması hâlâ sinema tarihinin en unutulmaz olaylarından biri olarak görülürken aynı zamanda Amerika’nın Reagan dönemiyle zirveyi görecek birey odaklı kapitalizm dönemine işaret eden bir kırılma noktası olarak okunuyordu. Söz konusu kültürel hegemonya sohbetlerinin en bilinen örneklerinden birini filmde bir replikle anması da Safdie’nin bu damara bilinçle oynadığının altını bir kez daha çiziyor: İkinci Dünya Savaşı üzerine konuşurken Amerikalı sermaye sahibinin esir kampından kurtulmuş Yahudi sporcuya oğlunun onları kurtarırken hayatını kaybettiğini söylemesi üzerine Marty hızla araya girip “Sizi Sovyetler’in kurtardığını sanıyordum” dediği sahneyle Hollywood’un yıllar içerisinde inşa ettiği algıyla tarihi gerçekleri değiştirdiği gerçeğine açık bir gönderme yapıyor. Tesadüf olmadığı aşikâr bu kesişmeler arasında Josh Safdie, içeriksel ve tarihî konumu açısından en ikonik örnek olan Rocky’nin bir pastişini yaratıp başrol konumuna bir anti-kahraman yerleştiriyor. Haritada yerini bulmakta zorlanacağı toprakların hâkimi gibi davranan, dünyanın kaderini tek başına elinde tutan mağrur Amerikalı erkek tipinden uzak bir imaja sahip olan Marty öte yandan tam olarak bir Travis Bickle olmaya da kalkışmıyor. Çünkü Safdie’nin niyeti, popüler kültür referanslarından yoğurduğu harcıyla temeli atıp üzerine kendi çağının yeni ikonik maceralarını inşa edebilmek. Zaten Muhteşem Marty de bütünüyle, hikâyesini bu kahramanlık pastişinin neresinde inşa ettiğini ayırt ettiğimizde anlam kazanabiliyor.

Film, motivasyonunu kimin kazanacağı sonucundan bağımsız bir yerden kurarak bildiğimiz anlamda bir spor draması olmaktan kaçınıyor. Marty’nin amacı gerçekten dünyanın en iyi masa tenisçisi olmak mı? Öyleyse bile bunun nedeni sportif bir onur mu yoksa karşılığında gelecek taptaze bir sosyal statü mü? Marty’nin masa tenisindeki başarısının ötesinde ticari zekasının ve pazarlama yeteneğinin bu kadar vurgulanması boşuna değil. Çoğunlukla ayak üstü koridorlarda, açık kapılarda, sokak ortasında, bir yandan koştururken bir yandan iş görüşmesi ya da sponsorluk anlaşması yaparken görüyoruz Marty’yi. Filmin sporla kurduğu ilişki de tam olarak bu görüşmelerin konu malzemesi olmasından ve ikonik spor filmlerinin kalıbını izliyor gibi yapmak istemesinden kaynaklı.
Bu yüzden mecburen çalıştığı ayakkabı dükkanındaki işinden, üst üste yaşanan apartman dairelerinden bir an önce kurtulmak için çalışırken aslında gözünü diktiği şey herhangi bir dünya şampiyonluğu değil; onun ardından gelecek yeni bir hayat. Zaten Japonya’nın savaş sonrası uluslararası seyahat yasağı altında olmasına güvenerek dünyada yeni yeni duyulmaya başlayan bu spor dalında dişine göre bir rakip bulunmamasının rahatlığıyla kendinden emin şekilde adeta yeni hayatına gün sayıyor. Masa tenisinin spor olarak henüz çok da kurumsallaşamamış repütasyonunu, kolay yollu bir sınıf atlama fırsatı olarak görüyor dürüst olmak gerekirse. Ancak tabii ki bir Safdie filminden bekleyeceğimiz üzere, şahit olduğumuz macerası boyunca Marty’nin amacına ulaşmasının önüne her türlü aksilik çıkıyor. Neredeyse bir Looney Tunes çizgi filmi kahramanı gibi görünmeye başlayan Marty’nin, slapstick komedi absürdlüğünde görülebilecek aksilikler zinciriyle bir cebinden giren diğer cebinden çıkıyor, tam kazanacak derken her seferinde duvara tosluyor. Bu, yüksek ritimli kurgu içerisinde tek başına organik bir eğlence yaratırken film bir yandan spor filmi mekaniğiyle büyük finali için büyük bir maç saklıyor. Marty’nin Ivan Drago’su gibi karşımıza çıkan Japon masa tenisçisi Koto Endo bildiğimiz göstermelik mirasın tam aksine fazlasıyla sempatik bir çerçevede bize sunuluyor. MAGA’cıların taptığı nostalji senaryosunu alıp içine hayran olması zor bir kahraman ve fazlasıyla sevilesi bir “kötü adam” koyuyor. Dönemin ikonik ABD-SSCB karşıtlığından yaratılan dramatik yapıya da burada Japonya’yla o yıllarda mevcut olan gerginlik üzerinden bir paye vermeyip izlediği yolu finale giderken kırıyor. Hatta bu düşmanlıkların bizzat sermaye sahipleri, federasyonlar ve reklamcılık sektörü tarafından yaratıldığı ve yalnızca onlara kazanç sağladığını açık etmeyi tercih edip sözde rakipler Marty ve Koto’nun iş birliği yaparak birbirlerine sarıldıkları bir finali tercih ediyor. Sonuç olarak herhangi bir spor dramasının doruk noktasından beklenebileceklerin aksine, şanlı bir şampiyonluk yerine onurunu kurtarmak üzere bir mücadele izliyoruz. Sonucunda kazanılan da bir Amerikan rüyası yerine basit ve sıradan bir hayata tutunabilmek oluyor.

Bunların hepsini madde başlığı şeklinde sayınca oldukça eğlenceli ve tarihî okuması zengin bir film gibi duran Muhteşem Marty, kahramanını filmin sonunda gördüğümüz dönüşüme itme konusunda neredeyse hiç çalışmayan, çoğu bir katkı sağlamaktan yoksun renkli birer referans olmanın ötesine geçemeyen sahnelerle dolu kalabalık bir senaryoya sahip. Ama lafa başlarken dediğim gibi film bilinçli bir şekilde bunu göze alarak daha çok konuşulacak, içine kameolar ve referanslar sıkıştırılmış bir popüler kültür lunaparkı olmak üzere yaratılmış. Abel Ferrara gibi New York şehrinin ve bağımsız sinemanın en büyük ikonlarından biri başta olmak üzere film içinde müzisyenlerden NBA yıldızlarına onlarca ikonik ismin kameo yapması da yine filmin bu amacına hizmet ediyor. Yeni ve kocaman bir referans noktası hâline gelmek için uğraşan film, tarihsel olarak da yeni bir dönemi işaret etmeyi çok istiyor. Bu noktada filmin alışılageldik bir dönem filmi ya da spor biyografisi ambalajı içerisinde görünmesini engellemek için çabalayan provakatif sanat tasarımını da anmak gerekir. Kostüm ve dekorlarda dönemsel tutarlılığı korumasına rağmen 1950’lerle ilgili klişe imajlardan kaçınıp döneme en uzak tarzdaki müziklerle seyircinin tembelleşmeye müsait dikkatini sürekli uyarma tercihi filmin neredeyse en büyük imzası. Bunun farkındalığıyla filmin bu yönüne biraz daha dikkat kesildiğimizdeyse aslında projenin tamamını on yıllar arasında koşan bir dekatlon olarak görmek mümkün oluyor. 1950’lerde geçen bir hikâyede, 1970’ler Yeni Hollywood anti-kahramanlarına öykünen bir protagonistin, 1930’ların gözden düşmüş bir yıldızını tavladığı, tamamı 1980’lerin müziklerinden oluşan bir soundtrack ile 2000’lerin “koşan” kadrajları eşliğinde, Z kuşağının en büyük yıldızının parladığı bir dekat tünelinin içinde buluyoruz kendimizi. Tüm bu kuşaklara dair kültürel referansların, nostalji olmaktan çıkıp mikrodalgada ısıtılabilir zamansız ürünler hâline geldiği, gün boyu tüm popüler kültür tarihinin scroll’lanarak tüketilebildiği bir zamanın modern klasiği olmak istiyor Muhteşem Marty. Alfa jenerasyonu bu filmi kendi Taksi Şoförü (Taxi Driver, 1976) olarak görebilir mi, bilinmez. Fakat film, tıpkı henüz şampiyon olmadan başarısını satmaya kalkışan kahramanı Marty gibi, sinema tarihine vakit vermeden kendine bir köşe taşı rolü biçmeye kalkışıyor.