Röportaj

Metin Akdülger: İstanbul’da kent hafızası yaslı bir mevzu

Prömiyerini 30. İstanbul Tiyatro Festivali’nde yapacak olan Bir Çeyiz Sözleşmesi, 129 yıl önce Yeniköy’de düzenlenmiş gerçek bir çeyiz senedinin peşine düşüyor.
post image

Oyunun tanıtım metninde dendiği üzere, “1897’de yaşanmış bir düğünü yeniden canlandırmak yerine, o düğünün hafızasını bugünün içinden yeniden kuran” oyunu uzun bir zaman sonra sahnede tekrar izleyeceğimiz oyuncularından Metin Akdülger’e sorduk…

Murat Daltaban’ın yönettiği oyunda Metin Akdülger’le beraber Gizem Güçlü, Selin Tali, Tan Temel ve Pınar Yıldırım yer alıyor. Festivalden sonra da yine matine-suare olarak Yeniköy Panayia Kilisesi’nde sahnelenmeye devam edecek.

Uzun bir aradan sonra Bir Çeyiz Sözleşmesi ile tiyatro sahnesine dönüyorsunuz. Sizi yeniden sahnede olmaya ne ikna etti?

Bir süredir kendimi ait hissedeceğim bir sahne arıyorum ve aidiyet üzerine farklı tecrübeler yaşıyorum. Açıkçası bunun bir illüzyon olduğunu düşünmeye başladığımı da itiraf etmeliyim. Sanırım beni bu oyuna çeken şey bu his oldu.

Elif Özge Maltepe ile bir süredir tanışıyoruz, öncesinde başka projeler için görüşmüştük ama birlikte çalışma fırsatımız olmamıştı. Yanlış hatırlamıyorsam, bu yaz başında kendisi bana tiyatro festivaline özel kısa bir oyun olan “Bir Çeyiz Sözleşmesi” adlı eserinden bahsetti ve benimle sahnelemek istediğini söyledi. Eserinde kurduğu dil ve içinde barındırdığı potansiyel bana ait olabileceğim, katkıda bulunabileceğim bir alan vadediyordu. 484 ekibinin kapsayıcı, özverili ama sömürmeyen, zarif ve nezaketli çalışma düsturunu gördükten sonra da bu oyun için onlara katılmaya karar verdim.

Sizce bu hikâyenin üzerinden 129 yıl geçmiş olmasına rağmen bugünle kurduğu en güçlü bağ ne?

129 yılda Yeniköy çok değişti. Buraya ait olanlar aidiyet üzerine acı tecrübeler yaşadılar. Siyasi iklim, kimlik savaşları, teolojik hakkaniyet kavgası, mimari ve kültürel erozyon derken zamanın çarkları Nihori’yi ve Yeniköy’ü birbirinden ayırdı. Zamanla insanların sevgileri, sesleri, varlıkları yer değiştirdi ama mülki idare ve cinsiyet tanımlarının sevgi üzerinde bıraktığı tesir, bir insanın başka bir insanın kalbindeki aidiyet arayışı baki kaldı sanıyorum. Biz de insanın bu temel arayışını temsil ettiğini düşündüğümüz bir ritüeli merkezimize alıyoruz.

Oyunun en çarpıcı özelliklerinden biri kuşkusuz Yeniköy’de, Panayia Kilisesi’nde sahnelenmesi. Bir tiyatro salonunda değil, hikâyenin tarihsel hafızasını taşıyan bir mekânda oynamak oyuncu olarak sizde nasıl bir karşılık buluyor?

Ritüeller toplulukların hafızasını taşır ve mekânlar bu ritüeller etrafında kurulur. Topluluklar ve ritüeller bu mekânlara nakşedilir zamanla. Biz bu nakışları Yeniköy’ün mabetlerinden biri olan Panayia’nın şahitliği üzerinden anlamak ve adımlamak için sahnemizi bu mekânın içine kurmak istedik. Mekânın şahitliği tahayyülümüzün derininde bir yankı oluşturuyor bana kalırsa ve bunu 129 yıl önce aynı yerde yaşanmış bir ritüelin temsilinde yorumlamak… Dokunaklı ve canlı hissettiriyor.

İstanbul, farklı kültürlerin ve toplulukların izlerini taşıyan ama aynı zamanda da bu izlerin bir kısmını da zamanla kaybeden bir şehir. Bu oyunla birlikte İstanbul’un geçmişine, özellikle de bugün pek hatırlanmayan gündelik hayat hikâyelerine bakışınız değişti mi?

İstanbul’da kent hafızası ve kültür hayatı yaslı bir mevzu. Bu yası tasvir etmek kültür hayatımızın temelinde yatan bir motif sanıyorum. Bu motifi anladıkça çeşitleniyoruz ve özgünlüğümüze yaklaşıyoruz. Hafızanın insanın kalbini ve ruhunu taşıdığını düşünüyorum. Hafıza bazen yoruluyor ve taşıdıkları etrafa dökülüyor. Biz de bu dökülenleri bulup kendi taşıdıklarımıza katmaya çalışıyoruz.

Yas aynı zamanda hafızanın taşınma evrelerinden biri gibi gelir bana. Bir evden başka bir eve… Bir zamandan başka bir zamana… Bir düğünden bir sahneye… Beraber gülüşlerimiz, sevgili bakışlarımız, düğün danslarımız, çetin akıntılarda çektiğimiz küreklerden aşınmış avuçlarımız, aynadaki biz, suya düşmüş aksimiz, bakkalımızın kokusu, gece açık kalan ışıklarımız, cenazelerde yükselttiğimiz omuzlarımız, bir bardağı tutuşumuz… Taşıdıklarımız bizim ruhumuzun motifleri, köşeleri ve renklerini oluşturur. Kalbimiz bu motiflerin yarattığı ritimle çarpar. Biz de kendi hayatımızda ve sahnemizde bu çarpışmayla oynarız.

Kısacası, evet, değişti.

Murat Daltaban ile ilk kez çalışıyorsunuz diye biliyoruz. Hem onunla hem de diğer oyuncu arkadaşlarla nasıl bir prova süreci geçiriyorsunuz?

Murat Daltaban, benim üniversite yıllarımda tiyatrosunda oyunlarını izlediğim, ülkemizin tiyatro tarihinde yeri olan önemli bir fikir ve tiyatro insanı. Onun sahnelediği bir oyunda olmak, daha önce tecrübe etmediğim türden bir sanatsal edim. Dürtüsel ve dürüst bir dili var, bu da onu özgün ve samimi yapıyor. Düşünceyi ve anlamı hareket ve temsil ile özgürleştiriyor.

Tan Temel ve Murat Daltaban uzun yıllardır birlikte çalışan ve sahne dili konusunda birbirlerini çok iyi tamamlayan bir ikili. Tan aynı zamanda oyunumuzun koreografı ve oyuncusu. Gizem Güçlü, Murat Daltaban’la yıllardır beraber çalışmış ve kurulan sahneleme diline hâkim, yaratıcı, güçlü bir oyuncu. Selin Tali de daha önce Murat Daltaban ile bir atölyede çalışmış ve orada kendisine hayran bırakmış özgün bir tavır ile özveriyle çalışan, sahnemizi boyutlandıran bir oyuncu. Pınar Yıldırım zaten bir sanat güneşi gibi doğdu oyunumuza. Ben sahneyi ve prova süreçlerini paylaştığım herkesle ilk defa çalışıyorum. Yoğun bir prova süreci geçiriyoruz, günde ortalama üç kez üstümü değiştirdiğimi söyleyebilirim. Her yeni prova günü yeni bir macera, yeni bir parça gibi. Gün geçtikçe birleşiyoruz ve tamamlanmaya çalışıyoruz.

Bir Çeyiz Sözleşmesi, bugüne kadar oyuncu olarak yer aldığınız projelerden ya da alıştığınız ritüellerden hangi bakımlardan farklılaşıyor?

Oyunun yapısı ve sahneleme dili özgün bir ritüelistik temsil diyebilirim. Bu sebeple daha önceki sahne tecrübelerimden ayrılıyor benim için. Oynadığım ya da izlediğim şeylerle benzerlik gösterdiğini söyleyemem.

Sizin hayatınızdan bir asır sonra tek bir belge ya da nesne kalacak olsa bunun ne olmasını isterdiniz?

Buna karar vermek istemedim sanırım… Zamana bırakalım bunu. Fakat şunu dilerim: Benim hafızamdan dökülen iz veya geriye kalacak şey, onu taşıyacak kalpleri ve ruhları özgürce hafifletebilsin, ait olduğu yeri bulsun.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans