İnceleme

Sınırları ve sinirleri zorluyoruz: Rosebush Pruning

Dünyalar kadar tuhaf, süper-zengin bir Amerikan ailesinin, İspanya’daki pespembe güllerle kaplı bahçelerinde, yalnızca tüketime dayalı yüzeysel yaşamını tüm estetik güzelliği ve yozluğu ile ele alan film, hem ahlak ve etiğin hem de seyircilerin midesinin dayanıklılık sınırlarını zorluyor.
post image

Dünyalar kadar tuhaf, süper-zengin bir Amerikan ailesinin, İspanya’daki pespembe güllerle kaplı bahçelerinde, yalnızca tüketime dayalı yüzeysel yaşamını tüm estetik güzelliği ve yozluğu ile ele alan film, hem ahlak ve etiğin hem de seyircilerin midesinin dayanıklılık sınırlarını zorluyor.

Karim Aïnouz’un Callum Turner, Jamie Bell, Elle Fanning, Tracy Letts, Riley Keough, Lukas Gage ve Pamela Anderson’ı beyaz perdede buluşturan yeni filmi, eleştirmenlerin düşük puanları ve seyircilerin nefretle tiksinti dolu yorumları sayesinde dikkatleri üzerine çekti. Yunanistan’ın ekonomik kriz ile pençeleştiği yıllarda lügatımıza giren Yunan Tuhaf Dalgası’nın bir örneği olarak gösterilen filmin topladığı eleştirilerin memnuniyetsizliği sizi yanıltmasın.

Filmin yönetmenin diğer dört filminin de görüntü yönetmenliğini üstlenen Hélène Louvart imzalı görüntüleri ve yerli yerine seçilmiş başarılı isimlerin fevkaladenin fevki performansları, gayet şenlikli bir seyir inşa ediyor. Hatta, bazen inceden inceye oyuncuların pek de etken olmadığını ima ettiğim bazı filmlerin aksine, yanlış oyuncu seçimleriyle gırgıriyede şenlik moduna kolayca kayabilecekken kadrosundaki yıldız isimlerle çok iyi kotarılmış.

Yorgos Lanthimos’un “Dogtooth” filminden de tanıdığımız senarist Efthimis Filippou’nun ellerinden çıkan film, 90 dakika boyunca Angela’nın Joe’ya baktığı gibi ekrana kitlenmemize sebep oluyor. Aman dikkat! Çok şirin bir örnek vermem sizleri yanıltmasın lütfen, filmin seyirciye en büyük vaadi, tiksinmek fiilinin her bir hücrenizde yankılanması.

Aslında filmin topladığı tüm negatif eleştirileri şu yukarıdaki paragraftan sırasıyla işleyebiliriz. Çünkü sadece kategorilere takılıp indirgendiği düzeyde –Tuhaf Dalga– filmin yüzeysel görülmesi ve yalnızca daha tuhaf olabilmek için her tuşa bastığının düşünülmesi çok normal. Halihazırda, içe kapalı bir ailenin mümkün kılabileceği tüm acayipliklere de, çok daha derli toplu “Dogtooth”tan zaten aşinayız. Bir de bunu, aşırı zenginliğiyle hayatı ne yapacağını bil(e)meyen bir ailenin merkezine oturduğu tuhaflıklarla seyrettiğimizde, filmin yeni bir şey söylemediğini düşünmek ve yüzeysel bulmak da çok olası. Eleştirilerin çok büyük kısmı bu minvalde diyebilirim.

Dogtooth” dışında Lanthimos ve benzerlerini sevmezken burada tuhaflık övecek de değilim. Ancak filmi izlediğim anda üzerine yazmak için beynimde şimşekler çaktıran inceleme metni yazmanın heyecanı, kelimenin tam anlamıyla kalp atışlarımı etkiledi. Anlayacağınız üzere heyecanım gücünü, filmin başarısı ve yetkinliğinden ziyade filmin didik didik edildiğinde -hadi filme daha uygun biçimde söyleyelim, film lime lime edilesiye incelenip okunduğunda- imkan verebileceği tüm o akıl gıdıklayan olasılıklardan alıyor.

Bahçıvanlar ve kurtlar…

“Bu ailenin evi de, hem kan hem miras bağının somutlaştığı büyük bir merkez olarak, onlara uygun bir mağara benzeri, tek farkı, yalnızca camlarla kaplı oluşu.”

Aslen fazlasıyla basit bir iddia sunup ispatlamak derdindeyim ki, bu denli teorik tartışmaya kapı aralayan ve çoğu metaforu da yerli yerinde kullanan metnin ve ondan menkul filmin, hiç de yabana atılır bir başarısı olamayacağına inanalım. Ciddi film teorisyenlerinin uzun mesailer harcayarak okuyabileceği pek çok doneyi seyircilerin üstüne fışkırtan, böylelikle bir sürü tartışmaya alan açan filmin benim için iç gıdıklayıcı olması tam da bu yüzden. Şöyle bir adım geriye çekilip baktığımızda, pek çok mühim sahnenin bağırarak göstermesi, anlayamayana anlatır gibi, kör göze parmak (!) dercesine ısrarlı kullanımı, anlatının ve vurgunun etkisini derinden etkiliyor, eksiltiyor. Hiç kuşkusuz, filmin biçimsel tercihleri bu nedenle anlatının önüne geçiyor ve “Etin Cinsel Politikası” bağlamı da dahil olmak üzere, ele alınabileceği hemen her önemli perspektif pas geçiliyor.

Büyük yemek sofraları…

Rosebush Pruning’de, annenin kurtlar tarafından parçalanarak öldürüldüğü anlatısı, filmin bütün grotesk aile düzeninin üzerine kurulduğu ilk büyük hikâye sayılabilir. Aile servetinin annenin ölümünden sonra miras kalması da bugünlerinin en büyük açıklamasını sağlıyor. Hiçbir işlevi olmayan karakterler o kadar rahatsız edici ki, film henüz hiçbir sürprizini yumurtlamadan oturdukları sofrada bile ilk bakışta “Festen” çarpıyor gözüme. Tüm aile bireylerinin bildiği ancak konusunun asla açılmadığı bir tuhaflık olduğu, ilk sahnelerden sezdiriliyor seyirciye. Bu ambiyansın yaratıcı unsurları da takdire şayan.

Aïnouz, ailenin evinin görünüm olarak pamuk şekeri renklerinin cazibesine bürünmüş bir mücevher mağazası gibi hissettirmesini istemiş. Çekimler başlamadan iki hafta önce oyuncuları yemek sofralarında toplamaya başlamış ve uzun saatler boyunca tuhaf bir samimiyetle sarılı bir aile gibi doğaçlamalarla çalışmışlar. Bu ailenin evi de hem kan hem miras bağının somutlaştığı büyük bir merkez olarak, onlara uygun bir mağara benzeri, tek farkı yalnızca camlarla kaplı oluşu.

Filmin en büyük tuhaflık dayanağı elbette karakterler. Herkesin birbirini tuhaf bir biçimde arzuladığı ailenin toplantığı o büyük masada, açıkçası ben ilk olarak babanın görme engelinin gerçekliğini sorgulamıştım. Hemen ardından anlatıcının güvenilirliğini sorgulamak geldi. Sonra da filmin herhangi bir unsurunu sorgulamayı bıraktım. Bahsettiğim gibi, “Dogtooth”un unutulmaz etkisi yalnızca temanın ilklerinden olmasından değil, konunun derlenip toplanma tercihlerindeki maharetlerinden kaynaklanıyor. Ne yazık ki güllerin budandığı bu senaryo, çok fazla soru işaretine boşluk bırakıyor. Bu denli kapalı ailenin bir izaha ihtiyacı vardı. “Dogtooth”ta ebeveynlerin korkunç manipülasyonlarıyla bu kapalılığın gerekçelendirilip tesis edildiğini görüyor ve ikna oluyoruz. Taylor’ların bu kadar kalabalık nüfuslu bir aile olmasına rağmen sıkı sıkıya korudukları kapalılıkları ise bizi o denli ikna etmiyor. Yalnızca ekonomiye bağlanan, o denli zenginler ki asla üretmeye ihtiyaç duymadan tüketmişler, fanus evlerinden çıkmaya bile gerek duymamışlar… Ve son büyük iddia: En sonunda o tüketim birbirlerine dönmüş, deyim yerindeyse birbirlerini yemeye başlamışlar alt metni pek de olması gerektiği şekilde çalışmıyor.

Kan bağı

Onları birbirine bağlayan şeyi sorguladığımızda karşımıza çıkan kan, kan bağı ve ona eklemlenmiş miras. Kanın çağırdığı ölüm fikrinin destekleyicisi, kıpkırmızı erotizmin başlangıç noktası gibi işaretlenen kırmızı kadife sabahlığı ile oradan oraya salınan baba figürünün akışkan varlığına karşıt kurgulanan anne figürünün yokluğu ve yerine bırakılan kaskatı mermerden oyulmuş anıtı.

Tüm bu öykünün biraz da yegâne müsebbibi olarak konumlandırılan kan, ailenin ortak arzusu büyük kardeş Jack’in kan tutkusu ile ele alındığında, hepimizi o cam kafes evine hapsetmiş oluyor. Buradan mümkün olabilecek tek çıkış ise Martha’nın Jack ile yaşamak için planlar yapmaya başlaması. Çok geçmeden tüm ailenin tehdit olarak algıladığı bu plan, bir akşam yemeğinde bertaraf edilmeye çalışılıyor.

Kan bağına temellenen patolojik bir gücün hüküm sürdüğü bu eve kabul edilebilmek için yine yeni bir otorite tesisine ihtiyaç var. Martha ise varoluşunu kaçınılmaz bir kanama döngüsüne temellendiriyor ve çok geçmeden “en küçük şeyler için bile yalvaracağı” bir düzeni büyük bir hınç ile reddediyor.

Kimdi kurt kimdi kuzu

Sonunda dişlere geldiğimize göre, annelerinin kurtlar tarafından öldürülüp yenildiğine inanılan yere her ay düzenli olarak bir kuzu getiren “aile ritüelleri”ne de değinebiliriz. İşlevsiz ailemiz bunu da sadece bir kasabın kesip biçip ambalajladığı bir kuzuyu satın alarak gerçekleştiriyor. Babalarının buyruğu ile kendi yaşamlarını garantileyecek şekilde ölümle anlaşma yapmak istediklerinde dahi herhangi bir eylemin faili olamıyorlar; tek muktedirlikleri annelerinin mirası sayesinde alışveriş yapmak. Buralardan bakıldığında Parasite ile de karşılıklı okunabilecek bu sahnelerde, oturup kurtların kuzuyu yiyişini seyreden aile, her ay annelerinin vahşi ölümünü yeniden canlandırıyor.

Kurt ve kuzunun tüm çağrışımları birlikte düşünüldüğünde, kuzu masumiyet, saflık ve edilgenliği; kurt ise vahşet, tehlike ve yırtıcılığı temsil ediyor. Bu ritüeli gözlerini kırpmadan seyreden aile, aslen hangi kavramları kurtların dişleri ve pençeleri arasında parçalanmaya sunuyor? Ölümünün defalarca tekrarlanmasıyla kuzu ile sembolik anlamda eşlenen anne, dişlerinin parlaklığı ile babalarının görme yetesini elinden aldığında kim ile eşlenebilir? Tüm sürprizler açığa çıktığında ise bu kurgusu batasıca dünyada bir kuzudan bahsedilebilir mi? Pamela Anderson’ın onlarca yıllık ekran personasıyla, ailenin annesi olarak yokluğu ve varlığı, kuzular ve kurtların neresine denk düşüyor?

Filmi seyrettiğimden beri kafamda dönen sorulara ve imkân sağladığı tüm okumalara, alan açtığı bazı cevaplara katıldığınız için teşekkür ederim. Filmin çok ciddi hassasiyetler içerdiğini, sağlam bir psikolojiyle bile zorlayabileceğini hatırlatarak bitirmek isterim. Böyle bir şey mümkün mü bilmiyorum ama-

İyi seyirler!

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans