
Sezen Aksu’yu anlatmak için “sanatçı” kelimesi çoktan yetmez oldu. O artık yaşayan bir efsane. Nasıl ki ilk şairler ateşlerin başında şiirler okuyup ve destanlar yarattılar ve nesilden nesile miras bıraktılarsa, bu çağın büyük ozanlarından biri olarak Sezen’in şarkıları da herkesin ezberinde. Onun nağmeleri kulaklıklarımızda, arabalarımızda, odalarımızda, sokaklarımızda dolaşırken Sezen’in sanatçı kimliğinden ziyade bizde uyandırdığı ortak duygulara yöneliyoruz. Kimi zaman aşk, kimi zaman neşe, kimi zaman aldatılmışlık, kimi zaman serseri hevesler. Sezen’in varlığından doğmuş şarkılar artık Sezen olmasa bile bizimdir sözün özü.
Örneğin herkesin o nefis yaylı introsundan bir anda tanıdığı “Firuze” veya “Gülümse” veya “Kaybolan Yıllar”… Hangi şarkısının adını saysak diğerini unutmanın verdiği utançla bize boyun büktüren o koca Sezen Aksu diskografisi o kadar hepimize ait ki, söyleyenin Sezen Aksu olduğunu vurgulamak gerekli değil. Çünkü günlük koşuşturmamızda bir normal andır herhangi bir Sezen şarkısı. Bir bakmışsınız, taksideki şoför, bir bakmışsınız sınıf arkadaşınız veya bir bakmışsınız siz akşam yemeğinizi hazırlarken kendi kendinize mırıldanıyorsunuz. Çünkü Sezen’in şarkıları, her an her yerde dinleyenin kendi hayatına dönüşmeyi yıllardır başarıyor.
Bu, her pop şarkıcısına nasip olmayan bir kader: Kamusal hafızaya kazınmak, toplumun ortak kırmızı çizgisi haline gelmek. Sezen, bunu sadece şansla değil, tarifsiz mahareti ve istikrarıyla başardı elbette.
Derken Sezen Aksu 2016’da sahneye veda etti. “Beden ruha ihanet ediyor,” dedi ve kendi stüdyosuna çekildi. Yeni albümler hazırlıyor tabii, müziğe veda edecek değil. Paşa Gönül Şarkıları bunun en güzel örneği. Hem o müziğe veda etse de müzik ona veda etmeyecektir, burası kesin. Ama “şimdilik” kesin olan şey ise sahnelerde Sezen’i görmediğimiz. Onu canlı izlememiş olan yeni nesil dinleyiciler için bu, asla tamamlanmayacak bir kayıp. İşte tam bu noktada ilginç bir şey oldu: Sezen sahneden çekildikçe, şarkıları sahneleri daha çok doldurmaya başladı. Bir nevi bedeni tarafından ihanete uğramış ruhu daha geniş bir alanda yankılanmaya başladı. Hem efsaneliğinden hem de kendi yarattığı boşluktan.
Hande Yener çıktı yola ilk konserlerle “Hande Bizi Sezen’e Götür” diyerek. Elbette Hande Yener, Sezen Aksu’nun geleneğiyle yetişmiş, kendi çizgisini oluşturmuş biri olarak ustasına bir saygı duruşunda bulundu. Sonra Tuğba Yurt geldi: “Tuğba Bizi Sezen’e Götür! Senfonik Vol.3”. Grammy adayı bir şef, 48 kişilik orkestra, Harbiye Açıkhava. Yani sadece bir konser değil, tam bir tören havası. Ve duyduk ki Murat Karahan gibi bir tenor da aynı temada bir konser serisi hazırlıyor. Opera ile popun, bu kadar doğal buluştuğu başka bir örnek az bulunur.
Yani şimdi opera sanatçısı da popçu da “Sezen temalı konserler” düzenliyor. Kimse Sezen’in yerini doldurduğunu iddia edemez elbette. Zaten iddiayı geçelim, bu ima bile edilse zannediyorum ki karşısında ona haddini bildirecek bir kalabalık halihazırda bulunacaktır.
Peki bu neyin nesidir? Bir efsanenin doğal bir yankısı mı, yoksa biraz da “Özledik, ne olur geri dön” diye haykırmanın bir yolu mu? Yahut halkın Sezen’e dair hasretini bilet satışına çeviren bir yöntem mi? Tabii “ekonomi” odaklı düşüneceksek Hande Yener için bir şerh düşmek zorundayız. Çünkü Hande Yener hem Sezen’in yanında yetişmesi hem ortaya çoktandır koyduğu özgün kimliği hem de bitmeyen sahneleri sebebiyle ayrı bir kategoride değerlendirilmeli. Kaldı ki konserlerinde daha ilk şarkıdan sonra “Sezen’i ara!” tezahüratlarına dayanamayıp araması ve Sezen’in o telefondan dinleyicilere seslenip o atmosferi genişletmesi de cabası.
Belki de bu noktada en doğru soru şu olmalı: Sezen hayranları daha ne kadar Sezen’i görmeden “Sezen Aksu temalı konserler”e gitmeye devam edecek? Bu sorunun cevabını kimse bilmiyor. Ama görünen o ki, sevenlerinin sabrı, Sezen Aksu’nun yokluğundan daha uzun sürecek.

Yine de saygıyla bekliyor Sezen sevdalıları, belki bir gün yeniden sahnelere döner diye. O saygının ve tüm şarkılarının bu denli kamusallaşmasının altında yatan şey, Sezen’in yıllardır büyüttüğü “dert ortağı” olabilme becerisi. Bu ortaklığı yerine göre sokak ağzıyla kurdu o, yerine göre şairane, tam kıvamında. Öyle bir kuşattı ki sözüyle memleketin her yanını, bazı siyasi söylemlerinden ötürü hayranları ona öfkelense bile çok uzun sürmedi. Aksine, yıllar sonra bir hedef olarak gösterildiğinde vaktiyle ona öfkelenenler yanında saf tutmasını da bildiler. Bu durum kelimenin tam anlamıyla “muhabbet”tir işte, Sezen’in Türkiye ile, Türkiye’nin de Sezen ile müşterek beslediği.
Sözün özü, ister bir saygı duruşuyla, ister bilet satmak sevdasıyla olsun, bu muhabbete eklenen her bir yorum da aynı nehrin farklı kolları aslında. Kimisi daha gür akacak, kimisi daha durgun. Ama hepsi aynı kaynağa, Sezen’in o eşsiz ozanlığına dönecek günün sonunda. Ve takdir edersiniz ki o kaynağın kuruması, doğası gereği mümkün değil.
Bir gün o “muhabbet”e esas sahibinin de geri dönmesi dileğiyle.