İnceleme

2014 yapımı modası hiç geçmeyen bir film: Sivas

Kaan Müjdeci’nin 2014 doğumlu filmi Sivas, taşra yaşamının en yalın hâline tanıklık etmemizi mümkün kılıyor. Filmin gücü de bu yalınlıktan geliyor…
Aysu Uzer - 6 Ocak 2026
post image

Kaan Müjdeci’nin yazıp yönettiği 2014 yapımı ilk kurmaca filmi “Sivas”, 11 yaşındaki minik Aslan’ın sahiplendiği kangal köpeği ile ilişkisini odağa yerleştirerek bir büyüme hikâyesi anlatıyor. Kırsal coğrafyanın sert sosyal normları, bu hikâyeyi çok geçmeden bir “erkeklik meselesi” boyutuna taşıyor. Doğan İzci’nin şahane bir performansla canlandırdığı Aslan bize; sevgiye, özveriye, inatlaşmaya ve hayal kurmaya dair unuttuğumuz pek çok şeyi yeniden hatırlatıyor.

Sivas, 71. Venedik Film Festivali’nde “Jüri Özel Ödülü” ile 47. Sinema Yazarları Derneği Ödülleri’nin “En İyi Kurgu” ödülünü kazandı. Ardından Türkiye’nin Oscar aday adayı oldu. Film ayrıca başrolü Doğan İzci’ye 71. Venedik Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü” ile 20. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri’nde “Ekrem Bora Umut Veren Oyuncu Ödülü”nü kazandırdı. 10. yaşı dolayısıyla YouTube üzerinden erişime açılan filmi henüz hâlâ izlemediyseniz bu güzel sebeple keşfetmenizi, geçmişte izlediyseniz geçen zamanın etkileyiciliğinden bir şey götürmediğini fark edebilmeniz için bu kıymetli filme tekrar vakit ayırmanızı şiddetle tavsiye ederim.

Sınırların biraz ötesinde bir yönetmen

Filmden bahsetmeye yönetmeni için bir paragraf açarak başlamak isterim. Zira Kaan Müjdeci’nin yaşam öyküsü, olaylar karşısında benimsediği tavırlar ve tercih ettiği eylemler, kendisini “Sınırların biraz ötesinde bir yönetmen” olarak tanımlayışımı yetersiz kılacak kadar çok boyutlu. Denizli’de üniversitede öğrenciyken her şeyi bırakıp Almanya’ya giden, orada sinema okumaya başladığı sırada gerilla film gösterimleriyle “açık hava sineması” nostaljisini dirilten, bu sayede kendi deyimiyle hiç görmediği kadar da para kazanan, yıllar sonra ülkesine dönüp çektiği ilk filmle katıldığı festivalin sansür politikalarını eleştirmek için festival sitesini hackleyip gerilla bir “Ulusal Yarışma” düzenleyen, ardından yaptığı filme doğru dağıtıcıyı bulamadığı için Türkiye’de tekelleşen sinema sektörü üzerine belgesel hazırlayan; kısacası hem yaşam öyküsü hem de hayata karşı duruşu ile anlatmaya nereden başlayıp nasıl bitireceğimi bilemediğim bir yönetmen Kaan Müjdeci.

Böyle bir film konusunun aklına nasıl düştüğünü de röportajlarında açıklamış. Müjdeci, fotoğrafçılık yaptığı günlerde, kız çocukları karate şampiyonasında görevliyken çocuklar ve şiddet arasındaki ilişkiye dair bir film yapmak istediğini anlayıp senaryo yazmaya başlamış. Ancak şiddetin yansıtmak istediği şeklini bu şekilde aktaramayacağını fark etmiş, bu sırada internette önüne köpek dövüşleri ile ilgili bir video çıkmış. Aradığı hikâyeyi de bu tesadüfle bulmuş. Bu hikâyenin peşinden gitmek için ülkeye dönmüş, bir yılı aşkın bir süre köpek dövüşlerini takip etmiş. Şampiyon köpeklerin neredeyse tamamıyla tanışmış ve konu hakkında bir belgesel çekmiş. Film sürecinde ise yapımcıyı kovup tüm set ekibini kaybettiği, her şeye baştan başlaması gereken öğretici talihsizliklerle mücadele etmiş. Ve sonunda, tüm bu çabanın ve emeğin ardından film, bugün hâlâ ilk günkü kadar derin olan dertleri ve etkileyici anlatımıyla geriye dönüp bakmamızı sonuna kadar hak ediyor.

Bir büyüme yolculuğu

Aslan, ismiyle müsemma inatçı, dediğim dedik, dik kafalı. Muhtarın oğlunun prens, Ayşe’sinin prenses olduğu “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” piyeslerinde cüce seçildiği için okula gitmiyor, öğretmeninin evine gidip “Ben prens olmak istiyem.” demekten çekinmiyor. Dövüşün ardından öldü sanılıp terk edilen Sivas’ı eve almak istediğini söylediğinde kabul görmeyince Sivas’la beraber soğukta gecelemekten de korkmuyor. Sivas Aslan gibi, Aslan Sivas gibi… Kadersel ortaklıkları daha o gece başlıyor. Ancak bu ortaklığın, hassas kalpli seyirciler için oldukça zorlayıcı bir seyir deneyimi sunduğunu eklemek zorundayım. Film, Aslan ile muhtarın oğlu arasında başlayan rekabet çerçevesinde, hiyerarşi, erkeklik yarışı, doğaya ve hayvanlara uygulanan tahakküme dair açtığı tartışmalarla; bu coğrafyada değişen pek de bir şey olmadığını ilk bakışta bile anlatıyor bize. Başlığına, “toksik erkekliğin doğuşu” da diyebileceğimiz bu öykünün geçtiği coğrafyada, “erkeklik” hiyerarşi basamaklarının en tepesine yerleştiriliyor.

Ve bu basamağa giden yolda Aslan’ın, Sivas’ı sahiplendiği ilk zamanlarda onu neden boğuşturmadığını soran Ayşe’ye “Köpeğimi boğuşturmam ben, hem çocuğumuz olsa boğuşturur muyduk?” diyerek tavır gösteren, sevgi dolu, merhamet dolu, vicdanlı bir çocukluktan; çok da zaman geçmeden, “İt, itliğini bilecek, gerekirse benim için boğuşacak!” demesine evrilen büyüme sürecinde; kırsalda “erkek olmanın” budadığı tüm insani özellikler de gözler önüne seriliyor.

Bu zorlu süreci daha da zorlu hâle taşıyan sosyal normları da elbette önce anlamıyor Aslan, anladığında karşı gelmeye de çalışıyor, elinden geldiğince. Hele ki abisinin Sivas’ı satmayı planladığını anladığı anda, Aslan’ın sinir krizi geçirdiği sahnede, oyunculuk eğitimi almamış küçücük bir çocuğun duygularının nasıl böyle yönetilebildiğini şaşkınlık ve -büyük bir- hayranlıkla seyrettim. Ancak elbette sonunda, bütün negatif çağrışımlarına rağmen Aslan büyümekten, içine doğduğu toplumun dayattığı rollerden, zorunluluklardan, “erkek olmaktan” kaçamıyor.

Başarısı, belgesel zannedilmesinde

Aslan’ın olağan bir gününü takip ettiğimiz hissi veren yalın anlatımıyla film, yorumların %30’undan fazlasında “belgesel” olarak tanımlanmış (evet tek tek baktım). Seyircilerin kurmaca ile belgeselin sınırını bulamadığı bu anlatının, gücünü tam da buradan, yalın anlatımından ve gerçekliğinden aldığından hiç kuşkum yok. Filmde yerel halkın kullanılması, profesyonel oyuncuya yer verilmemesi de gerçekliğini güçlendirmiş. Gitmesek de görmesek de orada olduğunu bildiğimiz köy, tam da bu şekilde yaşıyor işte.

Film yalnızca Aslan rolündeki Doğan İzci’nin oyunculuğuyla değil, Sivas rolündeki Çakıl’ın performansıyla da izlemeye değer. Müjdeci, “O köpek için 2 bin kilometre yol gittim, bin köpek arasından seçtim” diyor. Filmden önce çekeceği hikâyeyi daha yakından tanımak amacıyla yaklaşık 1 yıl boyunca belgesel için ortalama 500 dövüş çekmiş. Hangi kilodaki köpeğin nasıl hareket ettiğini bir dosyalama sistemiyle kayıt altına almış. Bu kayıtlara gerçek dövüşlerin sesleri de dahil edilmiş. Ardından, köpeklere zarar vermeyen bir kan üretilmiş. (Normal tiyatro kanları, köpekleri zehirlediği için köpeklere özel yepyeni bir kan üretmişler.) Çok yürütüp yordukları köpekleri, dilleri çıkmış ve nefes nefeseyken bu kanla boyayıp çekmiş, gerçek dövüşlerden aldığı ses kayıtları ile bu görüntüleri birleştirince ortaya o kan donduran sahneler çıkmış. Arkadaşları bu sahnelerin eleştiriler alacağı konusunda yönetmeni daha o zamandan uyarmışlar. Ancak Müjdeci, belgesel çekimi esnasında çok fazla gerçek dövüş seyrettiği için çektikleri sahnelerden memnun olmamış, hatta hiç gerçekçi olmadığını bile düşünmüş.

Farklı farklı eleştiriler

Çocuklar ve hayvanlarla çalışmak hem süreç olarak hem de sonunda gelen tepkilerden ötürü pek de kolay değil. “Etik” tartışmaları o gün de bitmiyordu, bugün de kesin sınırları çizilebilmiş değil.  Çocuklarla çalışmanın zorluğunu tahmin eden Müjdeci, çocukları üç aylık bir kampa almış. Bu süreçte filmi çalışmamışlar, oyunlar oynamışlar, birbirleriyle tanışmışlar. Bu çalışmalar sırasında, her çocuğun yalnızca bir dakika oyun süresi olduğunu, ardından hareketlerinin yapaylaştığını fark eden yönetmen, çocukların yüzlerini çekecek planları bir dakika ile sınırlamış. Kameranın o kadar hareketli olmasının sebebi buymuş. Bir yönetmen olarak Müjdeci’nin başarısının, şartların ona sunduğu zorunlulukları kendi lehine kullanabilme becerisinde saklı olduğu açık. Öyle ki bu bir dakikalık sınırlandırma, pek çok farklı elde bir anlamsızlık yumağına dönüşebilecekken, Sivas’a bambaşka bir anlam katmış, filmin kendisine ait bir dili olmasını sağlamış.

Forumlarda, sözlüklerde ve çeşitli platformlarda film tartışması hâlâ sürüyor. Bu tartışmaların hâlâ sürmesi özellikle dikkate değer, çünkü izleyicilerin azımsanmayacak bir kısmı tüm açıklamalara rağmen köpeklerin gerçekten dövüştürüldüğüne inanıyor. Bir diğer grup ise bunun bir anlamı olmadığını, köpek dövüşleri devam ettiği sürece onu eleştiren bir işin eleştirdiği şey yüzünden suçlanmaması gerektiğini söylüyor. Sadece köpek sahneleri değil, filmde kullanılan küfürlerle örülmüş günlük konuşma diline de eleştiriler yağıyor. Bu sözlere bizzat çocukların ağzından tanık olmak, hatta Aslan’ın sigara içişi, seyirciyi zorluyor. Ve akla gelebilecek her konuda filme birtakım sorumluluklar yükleniyor. Ancak filmin, yalnızca gerçeği olduğu gibi yansıttığını savunması, coğrafyaya hâkim kişilerce son derece haklı bulunuyor. Hatta öyle ki, tartışmayı ileriye götüren bir grup, kırsal yaşamın gündelik rutinlerinden oluşan bu sahneleri büyük çıkışlarla eleştiren seyircileri “coğrafyanın gerçeklerinden habersiz şehirliler” tanımlamasıyla eleştiriliyor. Ben de en yakın zamanda filmi izleyip kendi tarafınızı seçmenizi öneriyor, ötesine pek geçmiyorum.

“Sivas” onuncu yaşında tekrar gündeme getirmemizi sonuna kadar hak eden bir film. Seyirciyi mümkün olan her açıdan uç kutuplara yerleştiren film, “şehirli”lerin romantize ettiği, hayallerini süsleyen köy yaşamını, doğanın, hayvanın; insanlar tarafından araçsallaştırıldığı vahşi bir hiyerarşinin hükmünde, kısacası, gerçekte olduğu gibi gösteriyor. Bu sisteme, aşina olan-olmayan her izleyici için deyim yerindeyse yüze vurulan bir tokat işlevi gören film, uzun yıllar daha kendisinden bahsedilmesini hak ediyor.

İyi seyirler!

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans