İnceleme

Özlediğimiz bir klişe: Spider Noir

Nicolas Cage’in karanlık bir dünyanın melankolik örümcek adamı olarak karşımıza çıktığı “Spider Noir”, bir dönemin Amerikan sinemasına saygı duruşunda bulunurken hem izleyicilerden hem de eleştirmenlerden övgüler topluyor.
Aysu Uzer - 19 Haziran 2026
post image

Marvel evreninin en tuhaflarından sayılan “Spider Man Noir” öyküsünden Oren Uziel tarafından geliştirilen; Phil Lord ve Christopher Miller’ın yapımcılığını üstlendiği, Nicolas Cage, Lamorne Morris, Li Jun Li, Karen Rodriguez, Abraham Popoola, Jack Huston ve Brendan Gleeson’lu “Spider Noir”, haftalardır popüler kültür gündeminin merkezine yerleşti. Dizi, Cage’in “%70 Humphrey Bogart” olarak nitelendirdiği performansı -her ne kadar kendisine aşina olmayan yeni kuşaklar tarafından eleştiriler yöneltilse de-, klasik süper kahraman anlatılarının dışına çıkan yapısı ve çizdiği -pek de diğerlerine benzemeyen- buhran dönemi portresi ile türe yeni bir soluk getiriyor. 

Bir hazine keşfetmeye davet…

Üniversitedeyken her süper kahraman filmi öncesi arkadaş gruplarımın öncelikli sohbet sorusu “Marvel mı yoksa DC evreni mi?” olurdu. Açıkçası o zamanlar bu sorunun cevabını asla verememiştim, ancak Spider Noir’in ardından artık bir cevabım var. 

Sosyal medyanın büyük övgülerle andığı dizi, yalın ve özgün izleyici yorumları sayesinde radarıma girdi, Rotten Tomatoes’da %91 beğeni alması da cabası. Nicolas Cage’in performansı, içine gömülü dedektif macerası ve dönemin müzikleri ile pek çok açıdan konuşulan dizi kesinlikle aldığı tüm övgüleri hak ediyor. Hem renkli hem de otantik siyah-beyaz izlenebilirliğinden bahsetmiş miydim?

spider noir Nicolas cage

Cage, 1930’ların karanlık ve yozlaşmış New York’unda geçen bu hikayeye pek yabancı değil. Ünlü oyuncu daha önce “Spider-Man: Into the Spider-Verse”de yine karakterini seslendirmişti. Dizi bu aşırı yenilikçi fikri de başrol kahramanına borçlu. Nicolas Cage, gençlerin siyah-beyazla pek bir seyir deneyimi olmadığını gerekçe göstererek projenin hem siyah-beyaz hem de renkli izlenebilmesini önermiş. Röportajından bizzat kendi cümleleri şöyle: “Hayalim, önce renkli izlemeleri ve ardından siyah-beyaza dönüp tekrar bakmaları, bir şeyler öğrenmeleri ve ‘Hey, bu film referanslarından bazılarını görmek istiyorum!’ demeleri. Sonrasında da kendilerini büyük Amerikan sinemasına ait bir hazine sandığının içinde bulmaları.” Cage’in temennisi cidden gerçekleşti, öyle ki hem sosyal medya platformlarında hem de forumlarda dizinin referans verdiği filmler, ilham aldıkları sahneler ile sayfalar dolusu listeleniyor. Tek tek yorumlarını okumaya azmettiğim yüzlerce takipçisi de bu upuzun seyir listelerini izlemeye ve yorumlamaya çoktan başladı bile. Açıkçası kitleleri bu denli etkileyip gerçek anlamda harekete geçirebilen işlere saygı duyuyorum. -Elbette, ben de etkilendim ve sadece seyretmekle kalmayıp dizinin ardından çizgi romanlarını da hemen sepetime ekledim.- 

Lev Tolstoy’a atfedilen ve iyi hikâyelerin başlangıcını anlatan o meşhur sözü düşünürsek; bir hikâyeye girizgâh yapmak için, “Ya biri bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir” şeklinde iki alternatif olduğunu söyleyebiliriz. Halbuki günümüzde bu başlangıcın tetikleyicisi diyebileceğimiz, -hatta epey bol kullanılan- başka bir unsurumuz var: “Bir gün bir kahraman sevdiğini kaybeder.” Ki son zamanlarda en çok böyle başlayan öyküleri konuştuğumuza da hiç şüphe yok. Spider Noir’de de, talihsiz geçmişinde hem şans hem de lanet diyebileceğimiz bir kaza yaşayan ve ardından yeni ve farklı bir “Örümcek Adam” olan Ben Reilly, çok sevdiği sevgilisini “the kötü adam” Silvermane’in sinsi planları yüzünden kaybetmiş. Böylece melankolinin dibine vurmuş hâlde, üstüne yığılmış tüm o varoluş krizleriyle karanlığın içinde viskisini içerek günlerini geçirmeye başlamış. Artık ofisinde dünyalar harikası asistanı Janet ile özel dedektiflik yapmakta-ymış gibi görünüyor (ancak pek de başarılı değil); kısmi çalışma becerisini de yapışkan ağlarına, keskin zekasına, örümcek hislerine, gazeteci arkadaşı Robert’ın dosya takip becerisine ve elbette ki bu pozisyon için fazla yetenekli asistanı Janet’e borçlu. 

spider noir prime video

Hikâyenin birbirini tamamlayan muhteşem üçlüsü onlar. Ardından ekranda muazzam şarkılar eşliğinde bir femme-fatale (ölümcül kadın), dünyayı yok etmeye azmetmiş bir takım kötü ve aptal adamlar, kötü & çok zeki asıl düşman ve elbette sisli, yağmurlu ve tekinsiz New York sokakları beliriyor. Ah o şarkılar, Judy Garland, Dinah Washington ve daha niceleri, karanlık sokaklar ve kusursuz görüntüler. Sadece şu birliktelik için bile izlenmeye sonuna kadar değer.

Klişeler dâhiyanedir…

Başına gelen talihsizliklerin ardından güçlerine küsüp sıradan bir adam olarak hayatına devam etmeye karar vermiş, hayata karşı beceriksiz bir adam ile başlayan hikâye, çoğunlukla iyi yorumlar alsa da negatif eleştiriler hep aynı noktada toplanıyor. Filmin görüntüleri, estetik biçimi ne kadar başarılıysa, olay örgüsü de o denli zayıf bulunmuş. Hatta Variety’den Aramide Tinubu’dan biraz uzun bir alıntı yaparsak, o bu klişe hikayeyi “… ancak dizi, gerçek Eski Hollywood film noir’ının ihtişamını tam olarak yakalayamıyor. Dizi, 1930’ların New York şehrini tanımlayan tüm kostümler ve mekanlarla güzel bir şekilde detaylandırılmış, ancak hikayenin türe tam olarak oturmasına izin vermeyen parlak bir 21. yüzyıl havasına sahip. Dahası, ‘Spider-Noir’ alaycı anti-kahraman ve femme fatale gibi birçok noir klişesini içerse de, anlatı o kadar acı verici derecede tahmin edilebilir ki, olay örgüsünü her türlü yoğunluktan ve heyecandan mahrum bırakıyor. Dizideki yasak aşk bile yapmacık ve beklenmedik geliyor, çünkü merkezindeki karakterler arasında romantik bir kimya yok. Mekân dışında dizi sağlam bir oyuncu kadrosuna ve geçmiş bir dönemin göz alıcı tasvirlerine sahip olsa da..” cümleleriyle anlatıyor. Eleştiri metnini okurken zihnimde Murat Menteş’in yaratıcı yazarlık dersinde tahtaya yıldızlarla yazdığı bir cümle geldi: “Klişeler dâhiyanedir!” Çünkü, klişe dediğimiz yapılar vakti zamanında o kadar dâhiyane anlatılarmış ki herkes tarafından benimsenip genel-geçer bir kabul almışlar ve o klişeler tekrar tekrar anlatılmış… Günün sonunda da “klişe” olmuşlar. Şimdi bu noktadan geriye dönüp bakınca diyorum ki ah o güzel alaycı anti-kahraman ve femme fatale klişeleri ve önceden tahmin edilebilir tüm o olay örgüleri… 

Sizleri izlemek pek keyifliydi- özellikle de siyah beyaz.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans