
Bağımsız yapımlara alan açan Sundance Film Festivali, bu yıl 22 Ocak-1 Şubat tarihleri arasında takvimlendi. 164 ülke ve bölgeden toplam 16 bin 201 başvuru alan festivalde, başvuruların 4 bin 255’i uzun metrajlı filmlerdi. Uzun metraj film başvurularının 1.676’sı ABD’den, 2 bin 579’u ise uluslararası yapımlardan geldi.
Gel gelelim seçkide, 28 ülke ve bölgeden 90 uzun metrajlı film yer alıyor. “İlk kez film yapan yönetmen sayısının en fazla olduğu festival” olması özelliğiyle her daim dikkat çeken Sundance’te yönetmenlerin %40’ını, ilk uzun metraj filmlerini çeken toplam 36 isim oluşturuyor.
16 Eylül 2025’te aramızdan ayrılan kurucusu Robert Redford’un ardından ilk kez düzenlenen festival, internet sitesinde, “Kurucumuz ve dostumuz Robert Redford’un kaybı bizi derinden üzdü ve hayatı boyunca yaptığı çalışmalar için minnettarız. Bob’un bağımsız sesler için bir alan açan vizyonu -40 yılı aşkın bir süredir- nesiller boyu sanatçılara ilham veren, ABD’de ve dünyanın dört bir yanında sinemayı yeniden tanımlayan bir hareketi başlattı. Kültüre yaptığı muazzam katkıların ötesinde cömertliğini, amaçlarının netliğini, merakını, asi ruhunu ve yaratıcı sürece olan sevgisini özleyeceğiz. Olağanüstü mirasının koruyucuları arasında yer almaktan onur duyuyoruz.” cümleleriyle andığı kurucusundan bir de alıntı ekliyor: “Hikâye anlatıcıları zihinlerimizi genişletir, bizi etkiler, düşündürür, ilham verir ve en nihayetinde bizleri birbirimize bağlar.”
Biz de önümüzdeki yıl gündemimizi dolduracak, sık sık konuşup paylaşacağımız Sundance Film Festivali’ndeki filmlere biraz daha yakından bakalım istedik. Hazırsanız, listemize başlıyoruz:

Cesc Gay, Rashida Jones ve Will McCormack’ın birlikte kaleme aldığı “Invite”ın yönetmen koltuğunda, The O.C ve House MD dizilerinden de tanıdığımız Olivia Wilde oturuyor. Küçük ama dev kadrosuyla film; Seth Rogen, Olivia Wilde, Penélope Cruz ve Edward Norton’u beyaz perdede buluşturuyor. Oscar Wilde’ın “İnsan her zaman âşık olmalı. Zaten bu yüzden asla evlenmemeli.” cümlesiyle açılan “Invite”, çok da mutlu bir evlilik seyretmeyeceğimizin sinyalini ilk andan veriyor. Ardından seyirci; pek de arkadaşı olmayan, hayatla debelenen, boğuşan ancak çoğunlukla tek başlarına mücadele eden bir çiftin rutin hayatını, arkadaşlarını evlerine davet ettikleri bir akşam yaşadıkları değişimleriyle ele alıyor.
Yalnızca dört oyuncusu olan film hakkında eleştirmenler, komedinin ve dramın mükemmel şekilde dengelendiğini söylüyor. Festivalin en çok konuşulanları arasında başı çeken filmde Olivia Wilde, yalnızca yönetmenliğiyle değil oyunculuğuyla da büyük takdir topladı. Film hızlıca, uzun süren bir teklif maratonuna girdi. Wilde’ın filmin sinema salonlarında gösterime girmesi şartı öne sürdüğü kulisten sızan bilgiler arasında. Filmin A24’e sekiz haneli bir meblağ ile gittiği belirtiliyor.

Filmin yazar ve yönetmeni Myrsini Aristidou, bu ilk uzun metrajında kaybolan aile bağlarının onarılması merkezli bir hikâye anlatıyor. Cenaze dolayısıyla memleketine geri dönme basamağı ile başlayan film, son yılların gözde konusu aile bağları, travmalar ve kendi ebeveynin ile tanışma temalarını iç içe geçiriyor. Kıbrıs, Danimarka, Yunanistan ortak yapımı film, Alan Parsons Project’in “Eye In The Sky” parçasını yeniden playlistlerimize ekleteceğe benziyor. Zira eleştirmen Marya E. Gates film için, “Filmdeki en sevdiğim sahne, Aris’in kızıyla arabasında giderken Alan Parsons Project’in en sevdiği şarkılarından biri olan ‘Eye In The Sky’ı paylaştığı sahne. Birbirimizle müzik paylaşmak, rahmetli babamla da paylaştığım bir sevgi diliydi, bu yüzden yalan söylemeyeceğim, biraz duygulandım.” diyor.

İran’da hayatta kalma anlatısı sunan film, İran’ın yeraltı yaşamında iki sanatçının yaşama tutunmasını ve yarını belli olmayan hayatlarındaki mücadelelerini merkeze alıyor. Teokratik ve otoriter bir rejim altındayken sanatçıların, müzisyenlerin, tasarımcıların, kısacası yaratıcı figürlerin üretimlerini ne kadar süreyle ve nasıl sürdürebileceğini; kendilerini ne kadar gerçekleştirebileceklerini sorgulayan film hem yazar hem de yönetmen koltuğunda Maryam Ataei ile Hossein Keshavarz’ı buluşturuyor.
“Bu ülke sanatçılarla dolu” diye kulağımıza fısıldayacak film, soru(n/y)u görüp artırıyor: “Ancak ne zamana kadar?” Tomris Laffly’ın “Son dönem Cafer Panahi filmleri gibi tamamen gizlice çekilen ve başlığında Abbas Kiarostami’ye saygı duruşunda bulunan Hossein Keshavarz ve Maryam Ataei’nin filmi hem yeni bir çağdaşlık sunuyor hem de tarihe kök salmış durumda.” cümleleriyle sunduğu film, İran’ın son haftalardaki gündemi ile daha da kıymet kazanıyor, hiç kuşkusuz.

Bu yıl Sundance Film Festivali’ndeki ilk büyük satış ile öne çıkan film, ismini Tevrat’ın üçüncü kitabından alıyor. Neon ile gerçekleştirilen anlaşmanın, yedi haneli bir rakam üzerinden yapıldığı bildiriliyor. Hem senarist hem yönetmen Adrian Chiarella’nın bu ilk uzun metraj filmi, eşcinselliği yalnızca bir iç-dış güvenlik tehdidi, ihtiyaç duyulan bir öteki olarak değil aynı zamanda doğaüstü bir musibet olarak da konumlandırıyor. Sundance Midnight bölümünde prömiyer yapan filmin yapımcılığını, “Talk To Me”nin yapımcıları Samantha Jennings ve Kristina Ceyton’ın şirketi Causeway Films üstleniyor.
Leviticus, dosyayı hazırlarken en çok heyecan duyduklarımdan. Zira mesafelere, yarım kürelere, kıtalara aldırmadan tüm insanlığın aynı hikâyeler kurgulayıp aynı sistemle düşmanlar yaratması fikri, Campbell’dan meşhur “monomit” kuramından beri anlatageldiğimiz bir gerçek. Ancak uzaya turizm amaçlı gezilerin düzenlenebildiği 2020’lerin son yarısında, Avustralya’daki bir kasabanın muhafazakâr halkının başlarına gelen felaketleri eşcinseller üzerinden anlamlandırması, işte bu dehşet verici bir benzerlik.

Filmin yazar ve yönetmen koltuğunda oturan Paloma Schneideman’ın ilk uzun metrajı. Yönetmenin Jane Campion’ın film programı A Wave In The Ocean kapsamında mentorluk aldığını hatırlatarak başlayalım. Queer bir ergenlik anlatısı olarak tanıtılan; isyan, tutku, şehvet gibi ateşli duygularla ön plana çıkan film, dünya prömiyerini “World Dramatic Competition”da yapıyor. Bu kendi cinselliğini keşfetme macerası anlatısı Ani Palmer, Noah Taylor ve Rain Spencer’ı beyaz perdede buluşturuyor.

Amerikalı bir yönetmen olarak özellikle Yeni Queer Sinema Hareketi ile kurduğu bağ sayesinde tanınan Gregg Araki, şimdiye kadar neredeyse tüm işlerinin prömiyerini Sundance’te yapmıştı. Totally F**ed Up*, The Doom Generation ve Nowhere’dan oluşan Teenage Apocalypse üçlemesi yıllar içinde kült statüsü kazandı. Araki’nin Kaboom filmi ise Cannes Film Festivali’nde verilen “Queer Palm Ödülü”nü kazanan ilk yapım olmuştu.
Yönetmenin uzun süren sessizliğinin sonunda, daha duyurulduğu ilk andan itibaren büyük merakla beklenen yeni filmi “I Want Your Sex”, kadrosuna Charli XCX’ın eklenmesi haberleriyle gözleri yeniden üzerine çekmişti. Ancak büyük beklentilerin yarattığı tüm o heyecana rağmen arzu, tahakküm ve fantezi temalarını irdeleyen bu provokatif film komedi unsurlarının ağırlığı ile dengesiz bir anlatım sergilediği yönünde eleştiriler aldı. The Guardian için kaleme aldığı incelemesinde Benjamin Lee, “Son tahlilde film, gerçekten müstehcen olmaktan ziyade imalı bir yaramazlıkla yetiniyor. Araki’nin, kimi çevrelerce şeytanlaştırılabildiği bir dönemde seksi zararsız ve eğlenceli olarak konumlandırmayı seçmesi elbette takdire şayan ama bununla biraz daha eğlenmemiz gerekmiyor mu? 90 dakikalık bir koşuşturma olmasına rağmen daha uzun hissediyoruz. Giderek daha sönük şakalar ne beklenen kadar eğlenceli ne de sürükleyici. I Want Your Sex bizden şok, tahrik ve tartışma istiyor ama zar zor dikkatimizi çekebiliyor.” diyor.

Resmi internet sitesinde kendisini “Abby Ellis, Peabody ve Emmy ödüllerine aday gösterilmiş, bizi şekillendiren anlar ve kurumlar hakkında filmler yapan bir yönetmen” cümlesiyle tanımlayan Abby Ellis’in yönetmen koltuğunda oturduğu belgesel, Sundance’in son defa Utah’ta gerçekleştirilen 2026 edisyonunda; festivalin geçmişine, yaşananlara ve eyalete bir saygı duruşu niteliği taşıyor.
Nükleer bir bomba tehdidi altındaki Utah’ta iki bilim insanı ve bir siyasi yetkilinin kurtuluşu bulabilmek için atıldıkları mücadele anlatılıyor. Bu elbette, iklim krizinin yarattığı sorunlar için pek de yeni olmayan bir metafor anlatısı kuruyor. Ancak ülkemizde özellikle son aylarda görmezden gelemeyeceğimiz seviyelere ulaşmış kuraklık ile birlikte düşünüldüğünde ABD’nin Utah eyaletindeki Büyük Tuz Gölü’ndeki kuraklığın şu ana kadar kaydedilen en yüksek seviyeye ulaşmış olması, çanların hepimiz için çaldığını gösteriyor. Filmde zamana karşı yarışan ekip, Utah’taki Büyük Tuz Gölü’nün aşırı su tüketimi ve artan sıcaklıklar nedeniyle çöküşün eşiğine geldiğini aktarırken acilen harekete geçilmesi gerektiğini ve kaybedilecek zaman kalmadığını özellikle vurguluyor. Geçtiğimiz günlerde Leonardo DiCaprio’nun da yapımcılar kadrosuna katıldığı belgeselde, milletvekilleriyle yapılan bir yuvarlak masa toplantısından görüntüler de yer alıyor.

2018 yılında “Dead Pigs” ile eleştirmenlerin övgülerini toplayıp ardından D.C.’nin süper kahraman filmlerine el atan Cathy Yan, art house sinemaya dönüş virajı olarak görülen bu yeni filminde Natalie Portman, Jenna Ortega ve Catherine Zeta-Jones’u beyaz perdede buluşturarak dikkatleri yeniden üzerine çekmeyi başardı.
Çağdaş sanatın ne olduğuna dair sorular soracağını düşündüren sinopsisinin aksine filmin eleştirilerine biraz göz gezdirince, “Çağdaş sanat hakkında kimsenin bir fikri olmadığı” iddiasıyla ortaya çıktığı ve bu iddiayı da mizahi yönü beğenilen dili ve düşmeyen temposu ile aktardığı anlaşılıyor. Film ayrıca bilinen kalıbı görüp artırıyor ve ortaya yeni bir “Sanat sanat için midir yoksa sanat para için midir?” sorusu atılıyor.
Şimdiden yılın en çok konuşulan filmlerinden biri olacağı kesinleşen The Gallerist’in ortaya “yeni bir fikir” koymadığı, çağdaş sanatın anlamsızlığına dair (?) bilinen klişeleri takip ettiği ve tembel bir anlatım biçimi seçtiği ise eleştiriler arasında sivrilen noktalar arasında.

Yönetmenlik koltuğunu Daniel Roher ile Charlie Tyrell’ın paylaştığı film, teknolojinin gelişiminin insanlık için ne anlama geldiği sorusunu merkeze alıyor. Filmin ismi, “apokaliptimist”, “apokalips: kıyamet ve optimist” pozitif bakış kelimelerin birleşiminden türetilmiş. Roher’ın kendisini tanımlamak için kullandığı bu özel kelime, yapay zekânın kıyametvari olasılıkları konusunda gerçekçi olan ama aynı zamanda gelişen teknolojilerin umut vadeden yanını da önemseyen biri anlamına geliyor.
“Everything Everywhere All at Once” ve “Navalny” filmlerinin Akademi Ödüllü yapımcılarından” cümlesi ile tanıtılan film, baba olmaya hazırlanan bir adamın, yapay zekânın ne olduğunu anlama çabasını ve dünyanın kapıldığı yapay zekâ çılgının geleceğini mercek altına alıyor. İlerleyen teknolojiyle yaşamımızda neler olup bittiğini anlamaya çalışan bu yeni baba adayı, insanlığın şimdiye kadar yarattığı en güçlü teknolojiye ve bu işi yanlış yaparsak neleri riske atmış olabileceğimize odaklanıyor. Filmin son sözü ise net, ilerleyen teknolojinin tüm olası risklerine karşı tüm dünya birleşmeli…

Yeni Zelandalı sinemacı ikili THUNDERLIPS (Jordan Mark Windsor ve Sean Wallace) tarafından yönetilen film, oldukça tuhaf bir dünya dışı komedi olarak tanıtıldı. İkilinin ilk uzun metrajı olan film, izleyiciyi iğrendirmekten hiç çekinmiyor ve bir tuhaflıklar silsilesi içinde beden korkusu&komedisine yeni bir soluk getiriyor. B movie severlerin yeni gözdesi olacağı anlaşılan film, son aylarda gündemimizi fazlasıyla meşgul eden “annelik ve hamileliğin etkileri” üzerine çekilmiş fazlaca ciddi filmin ardından konuya nefes aldıracağa benziyor.
Fazlasıyla grotesk bir üslup ile hamileliği dönüştürücülüğüne odaklanan film zor konuları kuru bir mizahla harmanladığı eleştirilerini topladı. Filmin bu çetrefilli konulara yaklaşımını Robert Daniels, “… kürtaj hakkı yanlısılar; Mary’nin bedeni üzerindeki özerklik arzusunu, hamileliği sonuna kadar taşımasının komedisiyle incelikli bir dengede yürütüyorlar. Bu ikinci unsur bazı izleyicileri rahatsız edebilir; zira film, kadınların seçim haklarının sistematik biçimde nasıl ellerinden alındığını göstermeye çalışırken bile, hamileliğini sonlandıramayan bir kadının durumunun mizah konusu yapmasıyla soru işaretleri doğuruyor. Dahası film, hamilelik sürecinde babaların oynadığı pasif rolü de sorguluyor; Boo’nun Mary’ye ve bebeğine destek verme konusundaki tereddütlerine parmak sallıyor.” cümleleriyle açıklıyor.
Filmleri seyir listenize eklediyseniz, heyecanlı bekleyişimize hep birlikte başlıyoruz.
Şimdiden iyi seyirler!