
Anlaşılmaz şarkı sözleri, aynı ritimlere yazılmış vasat “featuring”ler, cinsiyetçilikten veya suça teşvikten öteye gidemeyen underground müzik Türkiye’nin listelerini bu kadar sarıp sarmalamışken, söz konusu Tarkan veya benzeri bir isim olduğunda benzer hasretlere meylediyor gibiyiz. İlk refleksimiz de hemen sevdiğimiz starları o bildiğimiz tarih aralığına sabitlemek oluyor: 90’lar, taş çatlasın erken 2000’ler. Sonra da buna “nostalji” diyoruz. Harbiye’de merdiven biletlerinin son anda satışa çıktığı, kliplerin bir hikâyeyi anlattığı, pop yıldızlarını tedirginlikle değil de pazar sabahları magazinlerinde ve sansasyonel aşk iddialarının heyecanıyla izlediğimiz yıllar… Hayat şartlarımız yine ağırdı tabii, gündelik kaygılarımız bizi yine çevrelemişti, ama ne olursa olsun bu müzik etrafında “birlikte ve neşeli”ydik. Peki bugün, 90’lar ve erken 2000’ler şarkıları herhangi bir kulüpte veya barda çaldığında küçümsenmeyecek bir çoğunluk olarak aynı coşkuyla dansa kalkıyorsak bu duygulara dönmek istediğimizden mi sadece? Ya da bu durum, hasretini çektiklerimiz arasında aklımıza gelen ilk ihtimal mi?
Az önce “çoğunluk” kelimesini bilerek kullandım çünkü Türkçe popun zirvesini yaşadığı yıllar herkes için aynı anlamı taşımıyor. Kimi için çocukluk, kimi için gençlik, kimi için geçim derdi, kimi için belirsizlik. Belki de Tarkan odağında hatırladığımız veya hatırlamayı umduğumuz şey ortak bir mutluluğun ötesinde, romantik soslarla seyrelttiğimiz bir anlatı. Kaldı ki meselemiz yalnızca takvimle ilgili olsaydı o yıllara ait herhangi bir figür de Tarkan gibi bir etki yaratamaz mıydı?
Oysa hep birlikte özlediğimiz o gerçek iklim, bu nostalji girdabının dışında bir yerlerde aranmalı.

O dönemde “biz” olmayı mümkün kılan daha fazla tat var. Hayatın daha az açıklama gerektirdiği, neşenin ve aşkın savunulmadığı, daha doğrusu buna ihtiyaç duymadığımız, her sabah en az bir cinayete uyanmadığımız, dolayısıyla daha sakin olan bir birliktelik. Gelecek elbette belirsizdi ama bugünlerde yaşanacakları da kimse tahmin etmiyordu. Ama örneğin, artık eğlenme isteğimizi bile gerekçelendirmek zorundayız. Bir eylem olarak “rahatlamak” çoğu zaman ekonomik bir suçluluk ve toplum baskısıyla bize geri dönüyor. “Faturalarından bahsediyorsun ama şu konsere gitmişsin,” diye büyüyen gözler hepimizin etrafında. Hâl böyle olunca, “gelecek” diye sığındığımız liman da umutlarımızla değil daha çok tedbirlerimizle kuruluyor.
Aslında denklem basit: Reset atmak istedik yaşamlarımıza, yeni varsayımların güzelliğine inandık ve “Birkaç saatliğine de olsa kaygılarımızdan hep birlikte arınmak, aynı neşeye dönmek mümkün mü?” diyebildik Tarkan konserleriyle.
Müzik söz konusu olduğunda Tarkan bir taraf olarak değil, bir kamusal alan gibi çalışıyor. Her yıldızın yaradılışında olmayan bir güç bu. Neredeyse her ânı viral olan o konserlere hızlıca bir göz atın. Sahnedeki şovlarla beraber Ajda Pekkan’dan Sibel Can’a, Cem Yılmaz’dan Ata Demirer’e kadar konuk sanatçı olan ve tribünlerde bulunan ünlüler ve hatta arenadaki o müthiş dağılım… Genciyle yaşlısı, işçisiyle beyaz yakalısı, muhafazakârıyla seküleri aynı anda, aynı yerde. Kimsenin kimseye farklılıklarından ötürü yan gözle bakmadığı, kimsenin sadece var olabilmek için bir sebep aramadığı berrak bir Türkiye portresi.
Bu sebeple Tarkan’ın bu başarısını sadece “nostalji”yle açıklamak haksızlık olacak. İnsanlar onun hâlâ eskisi gibi kıvrılabilen bedenini gördükçe, “ah nihayet” diye puslanan sesini duydukça aslında sürekliliğimizi ve biz olduğumuz ortaklıklarımızı hatırladı. Demek ki kaybolmamışız, demek ki buradayız, demek ki her şeye rağmen birlikteyiz. Bugün devasa kent meydanlarının bile nadiren sunduğu bir fırsat bu. Belki de bu yüzden konserlerin görüntüleri bu kadar kolay yayılıyor. Aslında paylaştıklarımız Tarkan’ın performansından ziyade birlikteliğimizin müzikli hikâyesi.
Ve belki de onun şarkılarını bu kadar yüksek sesle söylememizin sebebi, sahnedeki Tarkan bizi duysun diye değil, biz birbirimizi duyalım diyedir. Buna ihtiyacımız var.
