
Kamera arkasındaki ilk tecrübesi olan Karanlık Kız (The Lost Daughter, 2021) ile dünya genelinde beğeni toplayan ünlü oyuncu Maggie Gyllenhaal, akıbetini merakla beklediğimiz yönetmenlik kariyerine iddialı bir adımla devam ediyor. A-sınıfı yıldızlarla bezeli oyuncu kadrosu ve pahalı prodüksiyonunun yanı sıra sadece kalkıştığı işe bakıldığında bile başlı başına cüretkâr bir proje Gelin! (The Bride!, 2026).
Mary Shelley’nin ikonik kahramanı Frankenstein’ın canavarının günümüze dek sinema ve televizyon dünyasında 100’ün üzerinde temsilinin bulunduğu hepimizin malumu. Ölü beden parçalarından hayat bulup insan icadı medeniyetin içine düşmüş bu iri kıyım bebeğin destanından popüler kültüre mal olmuş bir diğer ikonik kurgusal kahraman ise canavarın isimsiz gelinidir. Orijinal eserde sonsuz yalnızlık korkusunun içindeki canavarın ısrarı sebebiyle ona bir hayat arkadaşı yaratmaya kalkışan Doktor Frankenstein, sonuçlarından korkup yarı yolda vazgeçerek söz konusu meşhur gelinimize hiç hayat vermiyordu aslında. Buna rağmen çok sevilen canavarın, yanında kendisi gibi mezardan dirilmiş bir gelinle birlikte oluşturacağı egzotik çift ihtimalinin ardından gelen tüm uyarlamalar için kaçınılmaz bir cazibe materyali bıraktığı da gerçek. Gyllenhaal’un Gelin!’i de bu serbest uyarlamaların yanında yer alarak orijinal metinden çok, onun ardında bıraktığı bu popüler kültür mirasından kökleniyor ve rızası dışında diriltilmiş maktul kadının ismini bulma serüvenini anlatmaya girişiyor.

Meşhur gelinin en ikonik temsilini gördüğümüz ve mevzubahis serbest uyarlamalar arasında belki de en akılda kalıcı olanı Frankenstein’ın Gelini (The Bride of Frankenstein, 1935), bu 2026 model girişim için oldukça önemli bir referans kaynağı. Öyle ki Gyllenhaal’un imzasını taşıyan senaryo ne orijinal eserin yazıldığı ne de öykünün vuku bulduğu dönem ve topraklarda geçmeyi tercih ediyor. Onun yerine tam da bu filmin çıktığı 1935 yılında ve ABD’nin Chicago şehrinde kuruyor sahnesini. Ve yine tıpkı Frankenstein’ın Gelini’nde olduğu gibi Gelin’i canlandıran oyuncu aynı zamanda yazar Mary Shelley’yi canlandırıyor ve film, onun kendi eseri üzerine bir çift lafının olduğu bir prologla açılıyor. Bu açılışı birçok açıdan daha ilk sahnesinde filmi seyircisine romanın ağır sorumluluğundan azade kılması için uzatılmış bir el olarak görmek mümkün. Gyllenhaal’un yazıp tasarladığı bu filmi henüz birkaç ay önce izlediğimiz başından sonuna ciddiyetle edebî eserin sinema perdesindeki en kabul görecek uyarlaması olmayı amaçlayan Guillermo del Toro imzalı Frankenstein’dan epey ayrı tutmak gerekiyor bu sebeple. Gelin!’in hikâyesi ve odağı, -her ne kadar temelini bildiğimiz canavarın trajedisinden alsa da- 1930’ların gangster dünyasında erkekler tarafından katledilmiş ve yeniden hayata döndüğünde bu düzene karşı savaş açmaya kalkışan bir kadını takip ediyor. Bu macerada hâlihazırda kendisinden ve hikâyesinden haberdar olduğumuz artık 100 yaşını doldurmuş Frankenstein’ın canavarı sadık bir yoldaş olmakla yetiniyor. Jessie Buckley’nin iki rolü de üstlendiği filmde yazar Mary Shelley’nin hayaleti, anlatacaklarının henüz bitmediğini salık vererek öldürülen genç kadının ruhuna sızıyor ve seyircisini Gelin’in hikâyesine davet ediyor.
Maggie Gyllenhaal’un meşhur destana ait materyalleri kullanarak özgün bir kurmaca yazma niyeti ve bu özgün hikâyeyle söylemek istediği oldukça açık ve doğrudan. Ölümden dirildiğinde ve henüz kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini kavrayamadığı süreçte bile hız kesmeden aynı erkek dünyasının içinde aynı tacizlere maruz kalmaya bıraktığı yerden devam ettiğine şahit olduğumuz bir kadının öyküsü bu. Bu bitmeyen şiddete yeter diyebilmek ve fanileri ayaklandırabilmek için ne kadar canavarlaşmak gerekirse o kadar canavarlaşmayı seçen Gelin’in mücadelesi aracılığıyla günümüzün kadın hareketine açık referanslarda bulunarak buradan güçlü bir beyan çıkarmayı hedefliyor. Bu uğurda yarattığı yeni dünya ise eserin uyarlaması olmaktan kaçınmaya çalışırken ayaklarını yerden biraz fazla kesiyor. Mizahi tonu, müzikal dokunuşu, film-noir esintisi, suç filmi türüne yakınlaşması gibi her bir anında daha da genişleyen bir paletle karşımıza çıkması elbette birçok alıcının zevkine dokunabilmeye yarıyordur. Ancak filmin son perdede ulaştırmayı amaçladığı mesajın seyirciyi ikna edebilecek bir karşılık bulabilmesi için gerçek dünyayla arasında kurabilmesi gereken sosyal ve tarihi bağlamda ortak bir zeminin eksikliği de bariz. Bir yandan orijinal eserin yaratılış ve ahlak üzerine işaret ettiği soruların yükünden uzaklaşmak isterken bir yandan eserin kahramanlarını ve bizzat yazarını karikatürleştirerek ayrı bir hikâyeye hizmet edecek şekilde kullanmak başta bahsettiğimiz cüret kısmını karşılıyor. Buna kalkışmayı cesur bir hamle kılansa iyi yazılmamış bir senaryoyla her an gülünç duruma düşebilme tehlikesi. Kendini ciddiye almayan ve seyircisine her şeyden önce eğlence vadeden bir film olarak Gelin!’in de ne yazık ki kendisini kitsch bir klasiğe dönüştürecek nitelikte güçlü bir metni yok.

Gelin!’in fikrinin en büyük kozlarından biri, tekrarlanan repliklerle ve filme yayılmış taciz sahneleriyle öne çıkarılan rıza kavramına dair söyleyecekleri için elinde bulunan bizzat Frankenstein’dan miras yaratıcı/yaratık ilişkisi. Kendi bedeninin ve hayatının akıbeti hakkında söz sahibi olamamış genç bir kadının önce erkekler tarafından katledildiği ve sonra bir canavar kendine eş istiyor diye heyecanlı bir “çılgın profesör” tarafından mezardan çıkarılıp diriltildiği absürt bir rıza öyküsü sonuçta bu. Film tüm bunlara eklediği yeni bir katmanla genç kadının ruhunu bir de garip bir Mary Shelley karikatürü tarafından ele geçirtiriyor. Buradaki aşikâr istiarenin henüz filmin başında seyirciye ulaştığından emin olan senaryo nedense sonrasında kahramanının ismini bulma ve kendi rızasını inşa etme aşamasında bu kozunu unutmuş gibi duruyor. İçinde yaşadığı erkek dünyası, kendisine duyduğu aşkı muhtaçlığından gelen bir canavar ve önceki yüzyılda yaşamış ölmüş bir yazarın hayaleti tarafından objeleştirilip edilgen kılınmış bir kahramanın başkaldırısı nasıl gerçekleşiyor? Görünüşe göre içine giren Mary Shelley hayaleti sayesinde… Gözlerinde şimşeklerin çaktığı ve tepesinin attığı her anda Shelley’yi temsil eden posh bir İngiliz aksanına kayan kahramanımızın ipleri eline aldığına bir an olsun inandırmayan tutarsızlıklarla bezeli bir anlatı sunuyor film. Bu anlatının birçok öğesinden keyif almak mümkün olsa da fikrin ana motivasyonunu oluşturan son söz, altını dolduracak daha güçlü bir metnin ihtiyacıyla yanıp tutuşuyor.
Canavar ve Gelin’in peşlerine polis güçlerini ve galeyana gelmiş halkı takarak Bonnie ve Clyde misali kendilerini vurdukları yoldaki yan karakterler ve hikâyeler de metni zenginleştirmekten âciz. 100 yılı aşkın süredir hayatta kalabilmeyi başarabilmiş Canavar’ın her kriz anında kendisine ilaç etkisi yaratan bir film yıldızına duyduğu “hayati” hayranlık kulağa ilginç gelen eğlenceli bir anekdot mesela. Bu hayranlık ilişkisinin altını çok sorgulamadan kabul ettiğimizde bile söz konusu genç film yıldızının muhtemelen en fazla 10 yıldır ünlü olduğu ve canavarımızın sinema salonları icat olana dek en az 60 yılı perişan hâlde geçirdiği gerçeğine de göz yummamız gerekiyor. Canavar’ın hâlihazırda bilinen ve burada da her konuşmasında yansıttığı hassas kişiliğinin ve duyarlılığının altını çizmek dışında tam olarak nasıl bir işlevi olduğunu kavramakta güçlük çektiğimiz bu sekanslar Gelin’in üzerinde olması gereken odağı da yıpratıyor. Filmin akışında etkisi daha doğrudan olan yan hikâyemize ise kara film filtresi hâkim. 1930’lar estetiğinin akla gelen ilk silüetlerini andıran dedektif ikilisinin tarafında, çalışma alanında kadın olmaya dair filmin genel tonuna ve dönemin tarihsel gerçekliğine uyumsuzluk gösteren skeçler yer alıyor. Yüzeysel yazılmış karakterleri ve herhangi bir duygu uyandırmaktan uzak diyalogları sebebiyle bu şekilde anabildiğimiz bu sekansları yalnızca filmin finalinde vermek istediği mesaja katkısı üzerinden değerlendirmek doğru olacak sanıyorum. Yalnızca bu katkısı üzerinden değerlendirmeye kalkıştığımızda dahi hak ettiği pozisyonu ancak bir erkek ona verdiği için alabilmiş bir kadın dedektif ve kendini sorumluluklarından sıyırıp istediği an emekli olabilen bir erkek dedektif kalıyor elimizde. Yanlış anlaşılmasın, Gyllenhaal bunu hazin bir sonuç olarak değil, filmin gidişatında olumlanan bir ilerleme olarak sahneliyor.

Dedektiflerin parçasından ana hikâyeye bağlanan en büyük ve daha kritik olan noktada ise filmin sahip olmak istediği politik söylemi konuşmak gerekiyor. Popüler kültür öğesi hâline gelmiş gerçek ve kurgusal kişiliklerin karikatür temsilleri aracılığıyla yeni hikâyeler yaratılmasında herhangi bir beis görmeyen, hatta bunun iyi örneklerinden fazlasıyla keyif alan bir izleyici ve okur olduğumu söyleyebilirim. Bu açıdan bakıldığında Gelin!, bu tarz anlatıların genelde dışarıdan görüldüğü kadar hafif olmadığına ve altından kalkabilmenin pastişleştirdiği konu hakkında sağlam bir birikime ihtiyaç duyduğuna dair güzel bir örnek teşkil ediyor. Öyle ki, edebiyat tarihine geçmiş en büyük isimlerden Mary Shelley’nin ne kadar iyi bir yazar olduğunu çok kelime bilmesiyle göstermeyi tercih eden, hikâyesini kurduğu dönemin dinamiklerinden ve öncesindeki kadın hareketlerinin mirasından bihabermiş gibi duran bir film izliyoruz. Serbest uyarlamasında herhangi bir zorunluluğu olmamasına rağmen hikâyesini o dönemde anlatmayı tercih edip tüm aksiyonunu günümüzün viral dinamikleri ve sloganları üzerinden kurmak, dert edindiklerini ciddiye almayı zorlaştırıyor. Dövmeleri yapılacak ya da tek cümlelik alıntıları sloganlaştırılacak bir ikon yaratmak binbir emek ve mücadele ile inşa edilmiş kadın hakları mücadelesi tarihinin tek ihtiyacıymış gibi gülünç bir senaryo ortaya çıkıyor. Başkaldırılan erkek şiddetinin faili olarak devlet düzenine ya da daha büyük bir döngüye laf söylemektense tek bir çete liderinden alınacak intikamı büyük bir katarsis olarak seyircisinin önüne koyuyor. Tüm bu sorunlarıyla kabul edildiğinde Gelin!, keyif alarak izlemeye imkân sağlayan temposu ve Jessie Buckley ile Christian Bale’in -kimilerine göre gülünç kimilerine göre ikonik ama her halükârda akıllarda yer edecek- temsilleriyle hatırlanacak bir Frankenstein eğlencesi olarak tarihteki yerini alıyor.