
Filmi, yönetmen koltuğunda oturan ve yıldızlarından biri olan Olivia Wilde’ın kariyerinin zirve noktası diye tanımlaması boşuna değil. Daha vizyona girmeden sosyal platformlarda en çok konuşulan film haline gelen “The Invite”, 12 milyon dolarlık bütçesiyle 45 milyon doların üzerinde hasılat elde etti bile. Filmin hem starlarla dolu oyuncu kadrosu hem de konusundaki iç gıdıklayan merak unsurları beklentiyi zaten yükseltiyordu. Filmin tanıtımı için sosyal medyada yürütülen çalışmalar ise bu beklentiyi köpürtmeye doyamadı. Ülkemizde bir tık geç vizyona girmesi de heyecanı ayrıca artırdı.
Beklenti arttıkça da izleyici ve eleştirmen yorumları daha da öne çıktı. Aslında eleştiriler, çıkışından önce bu denli konuşulan filmlerde beklendiği şekilde, doğrudan ikiye ayrıldı. Bir grup; oyuncu performansları başta olmak üzere filmin hikayesini ve anlatış biçimini övmelere doyamadı. Elbette diğer grup ise kentli orta sınıf çiftlerin bir türlü bitmek bilmeyen varoluş sorunları ve tatminsizliği üzerinden anlatıyı zayıf bulmakla kalmadı; filmi “sıradan”, “sıkıcı” ve “önceden tahmin edilebilir” gibi sıfatlarla bezedi. Bana kalırsa, günümüzde bazı filmlerdeki sıradanlığın mucizesi, bazı filmleri izlerken boğulup sıkılmanın keyfi ne kadar önemli ve kıymetli olursa olsun sürekli bir kenara bırakılmaya başlandı. Umarım insanlığın şu 20 saniye dikkat toplama süresi yakın zamanda geliştirilir.
“Davet”, tüm bu söylenenlerin aksine, en sıradan çift tartışmasını bile son derece eğlenceli saçmalık silsileleri, iletişim sorunları ve fevkalade anlamlı bakışlarla süsleyip sanki bir konfeti gösterisine çeviriyor. İster kendi yaşamınızdan tanıdık bulun, ister ilk kez bu deneyimi —birbirine tahammülünü tamamıyla yitirmiş bir çift kavgasını— paylaşın, filmi seyrederken sıkılmaya imkan olduğunu düşünmüyorum. Belki biraz, tiyatral havası ile öne çıkan eleştirilere hak vermek mümkün olabilirdi. Ancak filmin tek mekanı ve dört şahane oyuncusuyla tam da bunu amaçladığı aşikar. Devonté Hynes’ın sohbetlere tuhaf bir tonda eşlik eden müzikleri de eklendiğinde, her bir planın ince ince kurgulandığına hiç şüphe yok. Filmin bir diğer asıl gücü, Cesc Gay, Will McCormack ve Rashida Jones’un oluşturduğu yazar kadrosunun, herkesin kendi ilişkisinden bir parça bulacağı, absürt, komik, kaotik, acınası, utanç verici ve hüzünlü detayları dahiyane biçimde metinde buluşturması.

Filmin en çok övülen yanı oyuncuların performansı olarak öne çıkıyor, zaten isimlere bakınca kuşkunuz kalmayacaktır. Seth Rogen övgülerde başı çekiyor ancak ben yönetmenin bizzat kendisinin de hiç kalır yanı olduğunu düşünmüyorum. Wilde, filmde Rogen’ın mutsuz karısını canlandırması için önce Amy Adams’ı düşünmüş, ancak Adams vazgeçince yerini almış. Pek de iyi olmuş. Zaten bugünlere, Cruz ve Norton’u övdük de geldik.
Ancak tüm bunlara ek olarak, minicik bir evde, tek mekanda ve sadece dört kişiyle yaratılan bu dünyanın her köşesi ayrı bir niyetle kullanılıyor. Karakterlerin çerçevelerin içine sıkıştırılması, kenarlarla görünür kılınan sınırlar ve bu detayların öyküye katkıları; çekim teknikleri, ışıklar ve her zaman olduğu gibi en doğru yerde yansıyan aynalarla birleşince, “Davet” bir övgüyü de Adam Newport-Berra’nın görüntü yönetimiyle hak ediyor.

İnternet aleminin en eğlenceli memelerini toplayabileceğimiz o başlık, eminim sizin de zihninizde çoktan yankılanmıştır: “You had one job!” Belki de bir kurmaca anlatıya dahil olduğumuzda kullanabileceğimiz en yerinde tabirlerden biri, şimdi Davet’in ilk on dakikasında karşımıza çıkıyor.
Sahneyi birlikte hatırlayalım. Akşama misafirleri olacağını bilen kadın, çocuğunun akşam kalacağı yeri ayarlamış. Evini derlemiş toplamış, temizlemiş. Akşam için menü hazırlamış, altı çeşit peynir almış ve suflesini çırpmış çırpmış karıştırmış. Biraz da “olayın heyecanıyla” gözü dönmüş sanki; eve yeni bir halı bile almış. Yüksek bir heyecan —ve belki de dehşet verici bir panik ile— sabahtan akşama tüm hazırlıkları, hatta belli ki ortalama iki üç kat hızlandırılmış biçimde tamamlamış.
Elbette bu noktada tek bir görev kalır. Bir davet verdiğimizde, her şeye koşturup en ince detayları bile ilmek ilmek işleyerek harika bir akşama hazırlanırken, birinden —bildiğimiz üzere çoğunlukla partnerimizden— eve gelirken son bir eksiği tamamlamasını bekleriz. Defalarca söyler, defalarca hatırlatırız: “Gelirken bir şişe şarap al.” Birbirimize karşı dürüst olalım; bu sahne çok tanıdık, fazlasıyla tanıdık değil mi? Hatta görüp artırıyorum: Biricik sevgilinizin o tek görevi unutacağını bilir, tüm o işlerin yanında hatırlatmak için ekstra zaman ve enerji ayırırsınız. Aynı şeyi defalarca söylediğiniz için de yepyeni bir tartışma, daha evde yüz yüze karşılaşmadan bile başlayabilir. Değil mi ama?
Angela’nın ilk sahnelerde anlamlandırılamayan yüksek enerjisi ve üstüne anında eklenen agresif hareketleri sadece bu detay ile bile anlam kazanıyor. Öyle yerinde, öylesi herkesin kendi yaşamından bir örnek bulabileceği, öyle doğru bir unutkanlık ki, içimizden “Ah Joe! You had one job!” diyoruz. Daha o ilk sahnelerden biliyoruz ki Joe çoğunlukla işe yarayan bir adam olamıyor. Hatta Angela’nın ihtiyaçları için orada olan bir adam da değil, hiçbir zaman.
Voila!
Pina ve Hawk resmen harika bir çift. Başka bir söze ihtiyaçları yok; birlikte yaşamayı çözmüşler, sınırlarını görmüşler, birbirlerini anlamışlar, her şey yerli yerinde ve tam da “mutlu bir çift” resminde olması gerektiği gibi. Temel ilke olarak da sosyal normların aksine birbirlerinin hazlarını belirlemişler. Onları izleyince aklıma, gore-korku filmlerini pek heyecanla takip ettiğimiz yerli bir yönetmenin söyleşileri geliyor. Hatta o kadar eksiksizler ki, uzun bir süre çok yakında bir şeyler ters gidecek ve aslında hiç de öyle değillermiş diyeceğiz sanarak seyrettim. Ama gerçekten harikalar.
Harikanın olabilecek en uzağına düşen ev sahiplerinin ise, onların karşısında gerilip büzülürlerken aslında tüm bu dinamizmin temelini atan kıskançlığını görüyoruz. Elbette, akış gereği hayli geçişken, gezingen ve kaçışkan bir kıskançlık. Önce Angela, Pina’nın haz dolu gecelerini kıskanırken Joe, bu gecelere dahli olan Hawk’ı kıskanıyor. Hemen ardından Joe, pencerelerinden karısının görüldüğünü öğrenince kıskançlığını Angela’ya çeviriyor. Küçük küçük düğümler birbiri içine girerken, Joe tüm yeteneğini kullanarak gecenin ilerleyişini baltalıyor. Bu noktaya kadar onu bakışlarıyla boğmaya çalışıp başaramayan Angela ise belli ki artık pes ediyor. Mutsuz ve yorgun çiftimiz, yine birbirlerine kalıyor. Gerçek hayattan da bildiğimiz gibi, en doğru ve aydınlatıcı yüzleşmeler, bu büyük kırılma anlarında olur. Öyle de oluyor.
Angela, o muhteşem tasarımlı dairesini Hawk’ı etkilemek için bir sunum dosyası haline getirdiğinde de dediği gibi, sanat okumuş ancak yıllar boyunca buna dayanan bir işte çalışmamış. Sanat eğitimi almış bir kadının tüm yaşamının bir şekilde evin içine ve bir çocuğun bakımına sıkışıp kalmasının deliliğin sınırlarını nasıl yeniden ortaya çıkaracağını tahmin etmek zor değil. Joe’nun da ne yazık ki, hiç ondan kalır yanı yok. Piyano virtüözü olma hayalleriyle yaşamına başlayan Joe, maddi kaygılar mı deriz yoksa yaşamın sürprizleri mi, müzik öğretmeni olmuş. Artık mutsuzluğunu her gün ona maruz kalmak zorunda olan öğrencilerine sunuyor. Ve artık piyanosuna dokunmuyor bile. Dokunmayı bırakın, bahsi açılınca dahi rahatsızlığını görüyoruz.
Bir şekilde toplumun onlara söylediği her şeyi yapmışlar. Adam evlenmiş, iş bulmuş, para kazanmış ve mutsuz olmayı kabullenmiş. Sadece ara sıra ortaya çıkan psikosomatik ağrılarıyla çevresine durumun vahametini işaret ediyor. Kadın ise 12 yaşındaki çocuğuyla tek başına, bütün gün evde kalmış ve tam da ondan beklendiği gibi evi çekip çevirip çocuğunu büyütmüş. Öyle bir hapsolmuş ki kendi eşi bile ona “Bütün gün evde ne yapıyorsun sahiden?” diyebiliyor. Nasıl bir yalnızlık…
Bu yaşama, onlara olması gereken yaşam olarak öğretilen bu girdaba öylesine kapılmışlar ki, ne birbirlerinin yüzlerinden okunan mutsuzluğa ne de çevrelerinde tek bir dostları, arkadaşları olmamasına dikkat etmişler. Gençliklerinde hayattan ne bekledikleri, ne olmak istedikleri, bir günü nasıl geçirmeyi tercih edecekleri… Hiçbir şey kalmamış kendiliklerine dahil.
Ve toplumun öğretisini dinleyerek bunları hiç sorgulamadan kurdukları bu aile yaşamında, kendilerini gerçekleştiremedikleri hissinin ağırlığı altında ezilip gitmişler. Potansiyelini ve hayallerini yitirmiş biri, ne kendisini ne de karşısındakini sevmeye, hatta ileri gidelim, arzulamaya devam edebilir mi?
İşte, magazin flaşlarının ardında gizlenen filmin asıl kritiği tam da burada.

Absürtlüğü kendinden menkul bu davetin katılımcılarını, biraz daha çerçevenin dışına çıkarak farklı kategorilere yerleştirmemiz gerekiyor: Pina ve Hawk, ergen, isyankar ve ateşli bir gençlik aşkı anlatısı minvalinde; ancak Angela ve Joe, yetişkinler. Sorumluluklarının bilincinde yetişkin bir çiftin kaçamayacağı tek gerçek ile kuşatılmışlar: monoton bir yaşam.
Bu noktaya seçilen bir çifti yargılamak için değinmiyorum. Aksine, her tercihin bir şeylerden vazgeçmeyi gerektirdiği yaşam denkleminde, çiftlerin kendi tercihlerini vazgeçişleri üzerinden yeniden değerlendirme fırsatı yakaladıkları bir gecede olduğumuzu anlatmak istiyorum. Büyük yüzleşme.
Kabul edelim ki, ne zaman vazgeçtiğimiz şey gözümüzün önünde belirirse canımız iyice onu çeker. Bu hikayede de öyle işte, özellikle Angela için.
Wilde’ın bu rol için ne kadar harika olduğunu belirtmeden geçmek istemiyorum. Utanç verici tavırları ile Joe, Angela’nın zaten çoktan atmış tepesinin tasını arşa erdirmeye çalışırken, onun sinirli, cinayete meyilli ve çoktan alev almış halinin çok yakında gördüğümüz tüm memeler ve capslerde belireceğine eminim.
Yani hangimiz günlük yaşamımızda onun, o her bir kıvrımıyla sinirini yüzümüze vuran ifadeleriyle bir sohbeti bitirmeyi istemeyiz ki? Özellikle de monoton bir yaşama sıkıştıysak.
Hepimizin üzerinden kamyon gibi geçen bu eğlenceli davetin ardından umalım ki, en azından bazı geceler, piyanonun başında buluşacağımız kişiler olur yaşamımızda. Her şeye rağmen.
İyi seyirler!