
Elinde değneği, onun hikâyesini anlatmaya koyulan ozanın sesiyle açılıyor Christopher Nolan’ın The Odyssey’i. “Bir yüz! —güm-güm-güm-güm—” Sözün uçmayıp önce Homeros’a sonra günümüze kadar hayatta kalacağından emin olmak istercesine değneğini yere vurarak akıllara kazıyor Odysseus’un şarkısını bu ozan. “…Bir donanma! —güm-güm-güm-güm—” İthake sarayının içinde, müzisyen Travis Scott’ın canlandırdığı ozanı, kendisini pürdikkat dinleyen talipler ve saray halkını, anlattığı imajlarla paralel ritmik bir kurguyla görüyoruz. Sırasıyla bir savaşın, bir adamın ve bir hilenin görüntüsü ekranı kaplıyor ve Truva’nın kıyılarından filme giriş yapıyoruz. Müzik videoları ya da fragmanlarda rastlamaya alışık olduğumuz türden bir eliptik kurguyla filmi açma tercihi daha ilk dakikadan sözlü geleneğin icra ve dinleme deneyimini seyircisine düşündürüyor. Binlerce yıllık bir destanı bir kez daha anlatırken doğal olarak ne anlattığına değil nasıl ve neden anlattığına dikkat kesiliyoruz modern zaman izleyicileri olarak. Truva’nın düşmez denen duvarlarını yerle bir eden akıllı Odysseus’un krallığına, evine, karısı Penelope ve oğlu Telemakhos’a dönüş macerası günümüz dünyasına ne anlatıyor?
Henüz kariyerinin ilk parlak adımlarında, Homeros’un İlyada’sının popüler Hollywood uyarlaması Truva’nın (Troy, 2004) yönetmen koltuğuna geçme ihtimali söz konusu olduğundan bu yana 20 yıldan fazla süredir kafasında bu projeyi tasarladığını söylüyor Christopher Nolan. Belki de aradan geçen bunca zaman, Nolan’ın bu destanın bugüne dair söyleyebileceklerini daha duru bir şekilde ele alabilmesine ve bizlere içi boş şaşaalı bir epik gösteriden fazlasını sunabilmesine vesile olmuştur. Öyle ki The Odyssey’in, yönetmenin şimdiye kadar çektiği filmler arasında sözüne en odaklı ve en olgun anlatılarından biri olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Elbette çağımızın en sansasyonel sinemacılarından biri olması nasıl bir projeye girerse girsin beraberinde kalabalık tartışmaları da getiriyor. Söz konusu klasik bir edebi eser olunca, hele uygarlık tarihinin en büyük destanlarından biri olunca tartışılacak, tepki doğuracak ve merak uyandıracak malzeme de bol oluyor. Daha filmin tamamlanmasından aylar önce, ilk detaylar medyayla paylaşıldığı andan itibaren tarihî tutarlılık ve orijinale sadakat konularında, konuyla ilgilenmeyen sinemaseverlerin bile başını ağrıtacak bir gürültüyle gündemi kapladı Nolan’ın The Odyssey’i. Filmin kendisini ya da sinema sanatını ilgilendirmekten oldukça uzak olan bu tartışmaları bu yazıya dahil etmeyeceğiz ki zaten film gösterime girer girmez bu seslerin bittiğini de fark etmişsinizdir. Belki en azından ardında bizlere günümüz toplumlarının paylaştığı bir ortak noktayı fark etmemizi sağladı diyerek avunabiliriz. Çünkü görünen o ki dünyanın her yerinde okullar Homeros üzerine ödev vermeye devam ediyormuş ve herkes bu vesileyle eserlerini en az bir kere okumuş.

Herkesin bir fikrinin olduğu böylesi büyük konu başlıklarında esas fikrin ne olduğu ilk bakmamız gereken nokta oluyor. Nolan’ın yorumunda bu özü görebilmek mümkün. Çünkü eserin temeline hâkim olmakla birlikte üstüne kendisinin günümüze dair geçerlilik sunan bir fikri de var. Bu sebeple The Odyssey, destanı ne kadar iyi biliyorsanız bilin size bugüne dair yeni bir anlatı sunan bir uyarlama. Bir dönemin medeniyetlerinin çöküşünü, bir çağın kapanışını, doğaüstü mitlerin ve kullanışlı tanrıların işlevlerini epik bir ağıtla değil bugünün dünyasını düşünmeye iten bir şarkı gibi anlatıyor. Orijinal metnin içinde barındırdığı tüm mesajlara sadık kalırken, ekledikleriyle de bir toplumu ayakta tutmanın kahramanlık destanlarından fazlasına ihtiyaç duyduğunun altını çiziyor. Phemius’tan Travis Scott’a, Homeros’tan Nolan’a gelen bir anlatıcı bağını görünür kılarken bu hikâyeleri anlatmaya ve dinlemeye neden devam ettiğimize dair makul bir soru kafamızda beliriyor. Bir medeniyetin nasıl çöktüğünü yeterince iyi anlatabilirse bir daha aynı hataların yapılmasını engelleyebilir mi bir ozan? Ya da bir kahramanın ibretlik hikâyesini bir destana dönüştürse, küstahlıktan, güç zehirlenmesinden uzak durabilecek mi onu dinleyenler? Destanın bizzat kendisi dinleyicilerinden bu dersleri almasını bekleyerek yazılmışken Nolan’ın yorumu günümüz izleyicisine bunun işe yarayıp yaramayacağını sorgulatmatmayı hedefliyor. Dolayısıyla tekrar eden değil, üzerine lafı olan bir uyarlama karşımızdaki.
Baştan sona bu motivasyonla tasarlanmış filmin odak noktasında Truva Atı imajı yer alıyor. Odysseus’un gözünün önüne bir flaş gibi çakıp duran, sahip oldukları düzeni ayakta tutması için kurdukları kutsal olan her şeye, tanrılara ihanetin resmi. Film, bu temsili bir adım ileriye götürerek Bronz Çağı’nın çöküşünün başlangıcı olarak da Truva’nın düşüşünü kendine referans alıyor. Yine de söz konusu dönemin sonunu getiren görünmez bir korku aktörü olarak “denizden gelenleri” anmayı da ihmal etmediğini ve kendi yorumunun kritik öğesi olarak cebine koyup finalindeki çözülme ânına sakladığını da belirtelim. Alevler içindeki Truva’ya film boyunca ara ara dönsek de filmde Odysseus’u Kalypso’nun adasında kendini hatırlamaya çalışırken takip etmeye başlıyoruz. Nolan’ın filmi Homeros’un anlatısındaki atlamalı kurguya sadık kalarak hem İthake’de Penelope’nin taliplerinin işgal ettiği sarayı hem de Odysseus’un hafızasında canlandıkça 10 yıllık dönüş yolculuğunun parçalarını bize anlatıyor. Christopher Nolan’ın çok sevdiği, zamanın akışıyla oynayan çeşitli paralel kurgu numaraları, Homeros’un kendi içinde organik flashback’ler barındıran anlatısıyla el ele uyum içinde akıyor. Nolan’ın, çoğu zaman gösterişinin işlevini gölgede bıraktığı bu kurgu tercihleri bu kez açılışından itibaren seyircisini içine çeken ve anlatısını kendi yorumuna uygun tasarladığı finaline odaklı bir şekilde adım adım inşa etmesini sağlıyor.

Odysseia’nın genellikle tek cümleyle bir kahramanın eve dönüş destanı olarak tanımlanması hatta bu kalıpta üretilmiş hikâyelere bir anlatı türü olarak da adını verdiğini unutmamak lazım. Bu anlatıların genellikle dönülecek evin artık aynı ev olmayacağı kehaneti, dolaylı olarak dönen kişinin artık aynı kişi olmadığını söylemenin geleneksel bir formülü olarak okunur. Bu açıdan bakınca bu klasik yolculuk denklemini kuran destanın sanat tarihi boyunca aslında bir Odysseia uyarlaması olarak adı konulmadan bilinçli ya da istemeden kaç kez uyarlandığını bir düşünün. Nolan’ın aslında hâlihazırda kariyeri boyunca zaten sürekli Odyssey’i çektiğine dair yorumu birden fazla sinema yazarından duyduk bile. Ancak The Odyssey’nin bu konuda (bilinçli olduğuna inandığım) daha derin bir noktayı işaret ettiğini düşünüyorum. Bana kalırsa Nolan, sinema tarihi boyunca —hatta biraz Hollywood özelinde— tekrar tekrar Odysseia’yı anlattığımızı seyircisine vurgulamak istiyor. Bana bunu düşündüren en büyük etken bizzat Odysseus karakterinin tasarımı oldu. Filmde gördüğümüz Odysseus, ardında bırakabileceği kendine has akılda kalıcı bir silüetten yoksun, karakteristik izlerinden arındırılmış ve bunun bilinçli yapıldığını düşündürecek kadar köşesiz duran bir temsil. Konuşma biçiminde, yürüyüş şekilde, duruşunda göze takılacak, hafızalarda yer edecek herhangi bir pürüz bırakılmamış. Her şeyden önce Matt Damon’a benzeyen bu portre tercihi tanrılara kafa tutan destansı bir kahramandansa, üstüne herhangi bir öykünün başrolünün oturabileceği bir kahramanlık koltuğu yaratıyor fikrimce. Örneğin baktığımız suratı değiştirme zahmetine bile girmeden kolayca Marslı (The Martian, 2015) filmini hatırlamak ve kahramanını bu koltukta görmek mümkün. Ya da daha geriye doğru gidersek Tom Hanks’in, Harrison Ford’un, Clint Eastwood’un ya da John Wayne’in yerini alabileceği bir Hollywood kahramanlık müessesesini düşünmemek elde değil.

Döneme ait olmayan kostümlerden ya da konuşulan dilden önce filmin daha önemli duran konularda orijinal eserden farklı sunmayı tercih ettiği noktalara dikkat edersek Damon’ın temsilinin oldukça “arındırılmış” bir Odysseus ortaya koyduğunu görebiliyoruz. Truva yanar, şehir yağmalanır, halkı katledilir, kadınlarına tecavüz edilir ve Athena tapınağı yerle bir edilirken Odysseus buradaki Matt Damon gibi sadece şok içinde etrafını izlememiştir örneğin. Tüm kötülüklerin, neredeyse bir Darth Vader gibi hareket eden Agamemnon’un omzuna yüklendiği bu işgal sahnesinde Odysseus’u aktif rol alırken göstermekten kaçınıyor film. Her ne kadar yolculuğu bitirdiğinde yaptıklarından dersini almış ve pişmanlıkla içi yanan bir kahraman olarak günah çıkarsa da kahramanını —günümüzde kabul görmüş ahlaki normlara göre— kötü bir eylemde bulunurken asla göstermiyor. Günümüz genel izleyici kitlesinin, Odysseus’u İsmaros kentini yağmalama emrini verirken ya da mürettebatındaki adamlarının hayatlarına mal olacak kararlar alırken görse de finalde yine onu kucaklayacağını öngörüyor film. Öte yandan onu 20 yıldır bekleyen sadık eşi Penelope kimseye varmamak için binbir takla atarken Odysseus’un Kirke’yle bir yıl boyunca aşk yaşamasını ya da Kalypso’yla geçen 7 yılın detaylarını anlatının dışında bırakmak tercih edilmiş. Hâlihazırda tanrılarına ihanet etmiş büyük hileyi, Truva Atı’nı yaratmış olduğu için (ki bu da kahramanının zekasını vurgulama amaçlı) bir Hollywood kahramanına yetecek kadar günaha sahip olduğu konusunda seyirciler olarak filmle el sıkışıyoruz. Karakterin tasarımında bu detayların düşünüldüğünü görmek bana istemsizce bu kahramanlık müessesesine karşı duyulan bir sorumlulukla ve modern kaygılarla hareket edildiği fikrini verdi. Tüm otantikliğinden sıyrılmış kuru bir Odysseus tercihinin filmden çok bir şey götürmediğini, aksine seyircinin izlediği öyküde günümüzle bir bağ kurabilmesini kolaylaştırması amacıyla yapıldığını söyleyebiliriz.

Nolan, seyircisinin epik bir dönem oyunu izleyip evine gitmesini istemediğini filmin her detayında belli ediyor. Bu destan hâlâ anlatılıyorsa, bu dev prodüksiyon ve zamanımızın en ünlü oyuncuları bunda rol alarak karşınıza geçiyorsa bunun altında bir sebep aramamız gerektiğini vurguluyor adeta. Odysseus’un macerasını bir kez daha anlatırken özellikle finalinde kavuşturduğu çözülmeyi ve kahramanlarının ağızlarından dökülenleri parlatarak sahneliyor. Film boyunca her krallığın ufukta gördüğü ve korku içinde beklediğini duyduğumuz tehlike, “denizden gelenler” konusu bu finalle açıklığa kavuşuyor. Sonunda Penelope’yle bir araya gelebilen Odysseus günah çıkarırken herkesin korktuğu bu dış tehlikenin yabancılardan oluşmadığını, bizzat bir arada yaşamalarını sağlayan tüm kutsal değerleri çiğneyen kendilerinin olduğunu anlıyoruz. Sahip oldukları medeniyetin yıkılması için dışarıdan yabancı bir topluluğun gelmesine gerek olmadığını, bizzat Odysseus’un temsil ettiği açgözlülüğün, küstahlığın, kibrin, hırsızlığın ve ihanetin tüm hücrelerine yayıldığı bir toplumun sonunun kaçınılmazlığını dillendiriyor. Bu final sekansıyla Nolan adeta seyircisine dönüp yazının ilk kısmında bahsettiğim gibi bu destanların yeniden anlatılmasının yapılan hataların tekrarlanmasını engelleyip engellemeyeceğini soruyor.


Bu bir kahramanlık destanı değil; bir çağın kapanışının, medeniyetlerin çöküşünün şarkısı. Tanrıları küstüren fani kötülüğünün yeryüzünü nasıl ele geçirdiğinin resmi. Truva’da yapılan hileyi, öldürebilmek için önce Telemakhos’u kışkırtan Polybos’u, yabancı düşmanlığını, Kirke’nin haklı intikamını, rüşveti, ihaneti… İnsanlara ait bu pis dünyanın karşılığını içinde yaşadığınız zamanda bulmanızı bekliyor Nolan’ın The Odyssey’i. Yalnız bunu talep ederken açıkçası özellikle de Batı’daki izleyicilerine hitap ediyor sanki. Batı medeniyetlerinin sahiplendiği bu Miken kültürünün izlerine bugün hâlâ modern toplumların genetiğinde rastlamak mümkün. Ancak film boyunca “bilinmeyen Batı”nın dillendirilmesi, “kaçan güneş” imgesinin defaatle kullanılması ve yukarıda bahsini geçirdiğimiz Hollywood’laşmayı birlikte düşündüğümüzde Homeros’un destanının okyanus ötesine kaçırılmaya çalışıldığı gibi bir izlenim de ortaya çıkmıyor değil. Odysseus’un Penelope ile birlikte bilinmeyen Batı’ya, kaçan güneşi kovalamaya yelken açtıkları bir finalle bitme tercihi bu yazının sınırlarını aşan ve daha ayakları yere basan bir okumanın konusu olacaktır diye düşünüyorum. Söz konusu finalde iki kahramanımız yazı boyunca değindiğimiz gelecek nesillere ulaşabilme konusuna dair filmin yapmak istediklerini iyice dile döküyor ve modern seyirciye kehanetini bırakarak perdesini kapatıyor: “Uygarlık bir kez daha yükselecek. Karanlık dünyanın üzerine şafak sökecek. Ve hatalarımız bir kez daha unutulacak.”