
2026 Sundance Film Festivali’nde prömiyer yapan “Wicker”, Ursula Wills-Jones’un öyküsünden uyarlanmış. Yazarlığını ve yönetmenliğini Eleanor Wilson ve Alex Huston Fischer’ın üstlendiği filmde, Olivia Colman ile Alexander Skarsgård başrolü paylaşırken onlara Peter Dinklage, Elizabeth Debicki ve Richard E. Grant eşlik ediyor. Wilson ve Fischer ikilisi, 2020 yılında ilk filmleri “Save Yourselves!” ile Sundance’in en çok konuşulanları arasına girmişti. İkinci filmleriyle de yine isimlerinden çokça söz ettirmeyi başardılar. “Wicker” hem yıldızlardan oluşan oyuncuları ve eksantrik hikâyesi hem de festival döneminden beri sürekli şiddeti artan fısıltı gazetesi sayesinde büyük bir heyecanla bekleniyordu.
Film, Colman’ın yeri ve zamanı meçhul bir Orta Çağ kasabasında balıkçılık yaptığı, kokusu ve yaşam tarzı nedeniyle sosyal yaşamdan dışlandığı bir “fazlasıyla gerçek” hikâyeye açılıyor ve kendisine hasırdan bir koca örülmesini sipariş vermesi sayesinde kısa sürede fantastik bir maceraya, bu tuhaf siparişin alışılmadık denli parıltılı, ahenk dolu bir aşka dönüşmesiyle de başka zamanlara ait romantik bir peri masalına evriliyor. Ancak çocukken dinlediğimiz peri masallarının klasik yapısının aksine, Balıkçı Kadın ve Hasır Kocası hem ilişkilerinin dinamikleri hem de yaşamı algılama biçimlerindeki farklılıklarla birer “ataerkiyle savaş” temsilcilerine dönüşüyor.

Lafı çok uzatmadan filmin en alkışlara mazhar kısmına gelelim isterim: Önce fevkalade biçimde alaya alınan, ardından hızla alaşağı edilen toplumun ataerkiye dayanan temelleri ve diğerleri. Diğerleri — zaten bizimkiler. Kokusu ile toplumu rahatsız eden, sosyal yaşamın pek de içinde olmayan ve kabul görmeyen Balıkçı Kadın, hasır sepetler ören — ama tuhaf bir beceri sayesinde, ismi geçmese dahi — büyülü yaratıklar üretebilen bir cüce ve elbette ideal kocamız sepet adam.
Film, her ne kadar “alt metin” demek âdet hâline geldiyse bile, bu feminist yapıyı aslında o kadar apaçık — neredeyse kör göze parmak — biçimde kuruyor ki… Yaşı evlilik çağını geçmiş ama bekâr, toplumun güzel bulmadığı, onların sosyal yaşamına dâhil olmayan ve çalışarak kendi hayatını kurmuş Balıkçı Kadın. Onun benzerleri aslında tarihin tüm mücadeleci kadınları. Tarih boyunca farklı biçimlerde anılan bu kadınlar; cadılar, büyücüler, kocamış kadınlar, gecenin kızları… Aslında hiçbir zaman kötücül bir eylem üstünde yakalanmamışlar. Sadece toplumun normlarının dışında kalmışlar, o nedenle çirkin, yaşlı, işlevsiz, kocakarı… gibi sıfatlarla yaftalanmışlar. Genellikle toplumun dayattığı yapıyı, genç yaşta evlenmeyi, çalışmadan evde oturup çocuk büyütmeyi, erkekler arasında pek de görülmeden sessiz bir yaşam sürmeyi reddetmişler. Çoğunlukla köyün içinde değil de ormanda, uzakta, kıyıda köşede yaşamışlar. Saydığım, tarih boyunca ucubeleştirilmiş kadınların tek ortak noktasıysa itaat etmeyişleri olmuş. Öyle ki Antik Yunan zamanında (şimdilerde büyük düşünür, dahi filozof vb. övgüleriyle andığımız sakallılar), en makbul kadının sokaklarda görülmeyen, sosyal yaşama girmeyen ve hatta erkekler arasında sohbetlerde ismi dahi geçmeyen kadınlar olduğunu söylemişler. (İnanmayanlara epeyce geniş bir külliyat önerebilirim.) Dolayısıyla Balıkçı Kadın’ımız, tam da “o uygunsuz kadın”.
Balıkçı Kadın kadar büyük semboller taşıyan ve onun tam karşısına konumlandırılan “Doktorun Kızı Terzinin Karısı” karakterimiz var bir de. Elizabeth Debicki’nin canlandırdığı bu karakter, kasaba kadınlarının mentoru gibi; aralarında ciddi bir hiyerarşi var. Ancak o asıl, dünyanın en beceriksiz doktoru olan babasının işlerini derleyip toparlamış, şimdi de kocasına bir şube daha açmak, kısacası çalışmak istiyor. Böylece ilk söylediğim düğüme dönersek, kadınların pek ayak altında olmadan evdeki işler ve çocuklarla ilgilendiği antik dünyadan karanlığa doğru atılmış bir adım daha var. Kadınların toplum içinde kabul görmemesinin hemen ardından bir nevi son kale sayılacak ebelik-şifacılık kaldırılıyor. Tek tanrılı dinlerin tıp bilimini eril tahakkümün altına almak istemesiyle doğaya, bitkilere ve insan bedeninin bilgisine hâkim ebe-şifacı kadınların güçleri ve otoriteleri tehlikeli bulunuyor. Bu gücün ellerinden alınması için de onların eylemleri kötücülleştirilip yasaklanıyor; böylece bu bilgili kadınlar da toplum nazarında öteki oluyor. Zaten filmlerde hep köyün biraz dışında tuhaf bitkiler kaynattıkları kazanın başında hayvanlarla konuşan “cadı”lar seyretmemiz de şifacı kadınlara kilisenin bakışının eklenmesiyle oluşmuş. “Doktorun Kızı Terzinin Karısı” karakterimiz de hayatındaki bencil ve beceriksiz erkeklerin yanında onların yapması gerekenleri en doğru şekilde yapıyor. Bacağı kırılan bir kasabalı babasına getirildiğinde doktor yemeğini dahi bırakmak istemezken o, tedavi için gerekenleri toplayıp hastayı hazırlıyor. İki kişinin birlikte dikmesi gereken yara için terzi kocası geliyor, ancak kan tutunca bayılıyor ve hem yetkinlik hem de beceri sahibi karısı dikişi tamamlıyor. Ve neredeyse tüm kasaba halkının önünde, sanki terzi kocası hiç bayılmamış, iğneyi ipliği eline o almamış gibi önce doktor babası, ardından kasabalı sadece kocasını kutluyor. Birbirlerini övmeye doyamadıkları bu sahnede “Doktorun Kızı Terzinin Karısı” sanki orada hiç yokmuş, hiç olmamış gibi…
Öteki, günah keçisi, kötülüklerin müsebbibi, toplumun düzenini tehdit eden… Aslında hepsi, sistemde otorite konumuna yerleşmiş kişiyi güçlendirecek bir korku duvarı inşa ediyor. Kısaca sistem öyle güçlü halkalarla birbirine eklenegeliyor ki tarihe altın harflerle yazılmış kadınların mücadeleleri olmasaydı hâlimiz ne olurdu demeden geçemiyorum. Film — detayına girip heyecanını kaçırmak istemediğim cevabı — kendi renkli dünyasının cevabını, dünyanın en yeteneksiz doktorunun karikatürize sahneleriyle ve onun yapması gereken her sorunu çözen “Doktorun Kızı Terzinin Karısı” karakteriyle veriyor.

Kasaba sakinlerinin hiçbirinin özel bir adı yok ve erkekler yaptıkları işlerle anılıyor: Doktor, terzi, fırıncı… Kadınların durumu ise yalnızca hayatlarındaki erkeklerle belirleniyor. Evli değilse babasının işi, evli ise eşinin işi ile anılıyor: Doktorun kızı, terzinin karısı. Rahatlıkla kadının adı yok diyebilir miyiz? Buradaki tek istisna ise elbette Balıkçı Kadın. Balıkçı Kadın, kasabanın “kocasına yardım etme” yan rolü dışında, gerçekten çalışan, hayatını kendisi idame ettiren tek kadını. Zaten ona uygun görülecek genç bir yaşta da evlenmemiş, ona düşen en büyük görev olan çocuk doğurmayı da hiç düşünmemiş. O, aykırının da aykırısı, itaatsizi, boyun eğmeyeni ve boyunduruk altına girmeyeni. İşte film, ilk kancasını hemen bu ilk halkalara atıyor.
Kasabadaki kadınların en büyük meselesi, evlenip anne olmak elbette. Tahmin edeceğiniz gibi, hayatta başka hiçbir eylemi gerçekleştirmeye muktedir olamamış kadınlar, evlilik ve düğün konusunda fazlasıyla hassas. Tüm seremoniler ve ritüeller kusursuz şekilde yapılmalı. En önemli olan ise evlilik akdi gerçekleştiği anda kocanın karısının boynuna bir “boyunluk” takması. Orta Çağ‘dan kalan bir işkence aleti ile tuhaf bir BDSM oyuncağına eşit şekilde benzeyen bu boyunluk, aslen tasma; kadınların evlilikte yaşayacağı hayatın filmdeki en minimal ve en şahane sembolü. Kasabanın tüm kadınları, evlilik seremonisinde bu boyunluğu takmaktan büyük bir zevk duyuyor. Elbette Balıkçı Kadın hariç. Ancak bu noksanlık tek taraflı da kabul görmüyor: Yaşamaya başladığında, ertesi gün evleneceği için kapı kapı gezerek ihtiyaçlarını toplayan Hasır Bey, biraz da ürkütücü görünümünün ona sağladığı seyredilişi pek keyifli o tuhaf yaptırım gücüyle ayakkabı, takım elbise gibi tüm listesini tamamlıyor. Ama onun da aklına boyunluk hiç gelmiyor. Seremoni sırasında sorulduğunda da ona ihtiyaçları olmayacağını söyleyecekler zaten.
Ayrıntı ekleyelim: Bu evliliğin ardından isimler de değişmiyor. Belki başka bir mesaj kaygısı olsa pekâlâ Balıkçı’nın Kocası olabilirdi ideal kocamız. Ancak o, karısının işi ile de anılmıyor. O, Hasır Adam. Öyle ya da böyle, kendi varoluşuyla bir isim kazanıyor; böylece film, aslında birinin diğerine üstün olmadığı tam bir eşitlik hayalini de bu küçük detayla vurguluyor.
Artık Balıkçı Kadın’ın toplumun gözünde neden rahatsızlık verici olduğu, konunun “kokusuyla” hiç ilgisi olmadığı; ancak kokunun işaret ettiği tüm özelliklerinin toplumun genelgeçer kabul görmüş temel kurallarına kılçıklar sapladığı farkındalığıyla anlaşılabilir.

Wicker, evlilik kurumuyla dalga geçen müstehcen sahnelerine sanırım biraz fazla hayran kalmış. Elbette fazlasıyla komik, çok eğlenceli ve salonu kahkahaya boğan bir tercih bu. Yine de biraz fazla uzatıldığı gerçeğini ilave etmek gerek. İki nedenle.
İlki, filmin feminist gücünün vurgusu biraz da konuşulmayanlarda, korkarım ki kahkahalar eşliğinde hızlıca kayboluyor. Nasıl ki çok değil, sadece birkaç on yıl önce yaşanan cinselliğin tanımı iki tarafın da karşılıklı haz alması olarak değiştirildiyse, kadının haz alması gerektiğinin manifestolar eşliğinde zihinlere zorla kazınmaya başlandığı dönem, çok ama çok kısa bir süre içinde “kadının haz almasını sağlayan erkek” gibi bir kategori açtı ve yine erkeklerin kendisini pohpohlayacağı bir alana dönüştü. Bundan kurtuluş olmayacağına inanılan uzun uğraşların sonunda bu durum, tuhaf biçimde yine kadınlar üzerinde bir tahakküm oluşturulmasıyla sonuçlandı. Ve film, “Bütün mesele de böyle bir ahenk yaratmak” başlığında toplanan sahnelerin ardından, o kadar kritik bir noktada kadınların arzusu ile hazını — hâlâ — anlayamamış erkekleri konuşturuyor ki asıl konunun fiziksel yetkinlikler ve performans olmadığını yine “ideal” olan erkekten duyuyorlar. Başarılı bir nokta, neredeyse ilk “the end”.
İkincisi, filmin ikinci yarısı seyirciye toplumun yalnızca yanlış algılanmış olanı seçeceği fikrini perçinlemek amacıyla kuruluyor. Eleştirilerin odağında kalan “bir şeyler eksik” yorumu da aslında yine ikinci yarıya göz kırpıyor. Bildiğimiz gibi masalların iyi kalpli çirkini, toplumun dışladığı öteki, kötü niyeti olmayan bir canavar asla onu bekleyen sondan — yalnızca yaradılışının farklılığı nedeniyle büyük acılar çekmekten — kaçamaz. Dolayısıyla filmin son derece iyi bildiğimiz öyküsünün varacağı nokta belli. Ancak sanki metin daha kâğıt üzerinde ilk kez kaleme alınırken dahi bu sonun pek de beklendiği şekilde olmaması (sürprizlerinizi bozmak gibi olmasın ama elleri meşaleli bir ahlakçı kasaba topluluğunun Balıkçı Kadın’ın evini basıp İdeal Koca’sını ateşe vermesi gibi bildiğimiz bir düğüm) adına özel bir çaba harcanmış ve o noktaya yaklaşırken biraz da zaman kazanmak istemişler. Buradaki özel gayret, anlatının kısa süreli sarkmasına sebep olurken aslında hikâyenin potansiyelini de etkilemiş. Seyrederken bekliyoruz, beklediğimizin farkındayız, bekleyiş beklentinin önüne geçiyor. Bu, hem “filmin büyük olayı”nın vurucu gücünü zedeliyor hem de yaratıcıların odağının takılı kaldığı o büyük ana (izlediyseniz biliyorsunuz, izlemediyseniz zamanı gelince anlayacaksınız) gelene kadar eklenen tüm küçük yan hikâyelerin yüzeysel kalıp olası detaylarının kaybedilmesine neden oluyor.
Sonuç olarak “İdeal Koca”, Peter Dinklage’nin çok ama çok eski bir zamanlarda dinleyip unuttuğum bir hikâye anlatacağını hissetmemle başlıyor. “Güzel ve Çirkin”in unutamadığım dünyasına yeniden davet edilmişim gibi, çocukluğum boyunca defalarca seyretmekten hiç bıkmadığım bir peri masalına dönüşüyor. Ancak romantizmin neden masallarda kaldığını ve gerçek aşkı yaşamanın ne kadar gerçek, toplumsal, hatta ekonomi politik nedenlerle engellenebildiğini de anlatısına dahil ediyor. Lol Crawley’nin görüntüleriyle ışınlandığımız masal köyündeki her bir romantik replik, Andy Neil’in ses tasarımının başarısıyla, Hasır Bey’in her bir gıcırdamasıyla gerçeklerden kaçamadığımız bir cendereye bizi itiyor. Aşırı eğlenceli “aşk yapma” sahneleri de cabası. Mutlaka partnerinizle seyretmenizi öneririm. Eğer mevcut bir ideal partner eksikliğiniz varsa sosyal medyadaki yeni akım, baktığımız her yerde sepet adamı görmek. Alışveriş merkezlerinden mağazalara, hasır sepet görülen her yeri film için bir tanıtım alanına dönüştürmek tam da beklenen ilgi çekici pazarlama hamlesi. Ama ben dışarıda içine ne koyduklarını bilmediğimiz sepetlere temkinli yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Filme, elimizde kendi ördüğümüz piknik sepeti ideallerimizle gitmek için vizyona girene kadar bir İSMEK kursunda buluşup hasırı, iğneyi elimize almamızı öneriyorum. Hem kim bilir, belki kaybettiklerimizin anısına sokaklara kedi ve köpek hasırları yaparız, kim bilir?
İyi seyirler!