
Katie Dippold tarafından yaratılan dizinin yönetmenliğini Pearl-MaXXXine-X üçlemesiyle türün sevenlerinin gönlünde taht kurmuş Ti West, Atlanta dizisiyle ünlenen Hiro Murai, Sam Donovan ve Andrew DeYoung paylaşıyor. Widow’s Bay, New England kıyılarının açıklarında, paranormal olayların zamanla çığrından çıktığı bir adada geçiyor. Emmy ödüllü Matthew Rhys’ın canlandırdığı belediye başkanı Tom Loftis, tüm bu tuhaflıklara rağmen adayı bir turizm merkezi hâline getirmeye çalışırken saf-salak, korkak, inatçı, zeki ve güçlü sıfatlarını bölümden bölüme koştuğu maceraları sırasında bir arada taşıyor. Dizinin alamet-i farikası korku ile komedinin harikulade bir harmanı olması. Ve bu kadar büyük beğeni toplama sebebi, korku sinemasının alt türlerini sırayla ele alıp klişelerini birebir uygularken; hem tür hem de kendisi ile güzelce dalga geçiyor oluşu. Yakaladığı absürtlük derecesi, kara mizah tonları ve türün hayranlarına yakalamaları için bırakılmış küçük yemleriyle aynı bölümü seyretmeye -istemsizce- yeniden başlıyoruz. Tekrar tekrar.

Widow’s Bay’in en sevdiğim tanımlamalarından biri “Stephen King tarafından yazılmamış bir King anlatısı” oldu. Tabii tüm o referanslar, saygı duruşları ve göz kırpışları hiç de eksikliğini hissettirmiyor. Sosyal medyayı aktif biçimde kullanmaya başlayan King’imiz X platformundaki paylaşımlarında önce -aylardır gündemimizden düşmeyen- “Obsession” ve hemen ardından Widow’s Bay üzerine fikirlerini beyan etti. Aslında tam olarak, “Widow’s Bay iyi. Ancak Maximum Pleasure Guaranteed çok daha iyi…”dediği için haftalık izleme listeme nur topu gibi bir dizi daha eklendi. Guillermo del Toro da dizi hakkında “İzin verirseniz şunu söyleyeyim: Bana kalırsa Widow’s Bay, uzun zamandır dijital platformlardan çıkan en iyi dizi olma potansiyeline sahip. Üstelik korku türünde, anlatı ustalığının âdeta bir illüzyon gösterisine dönüştüğü en büyüleyici örneklerden biri.” dedi. Ne diyelim, çiçeği burnunda favorimiz hem Stephen King hem de Guillermo del Toro’nun gözüne girmeyi başarmış bile. Darısı önümüzdeki sezonlarının başına.

Tüm bunları bir potada erittiğimizde, dizinin geçtiğimiz günlerde açıklanan 19 daldaki Emmy adaylığı sürpriz olmadı. Kabaca değinirsek (lütfen her bir dalı bana tek tek saydırmayalım) “komedi” başlığında en iyi dizi, senaryo, yönetmen, oyuncu seçimi, müzik, ses, görüntü yönetimi ve aklınıza gelen tüm oyunculuk kategorileri. Eh, hâlâ izlemeye karar vermediyseniz, daha ne olsun? Bir parantez açalım, neden “komedi” derseniz, absürt komedi-kara mizah yönü ağır bastığı için dizi Emmy’ye “Outstanding Comedy Series” olarak başvurmuş ve akademiden bu başvuruyla kabul almış.
Medeniyetten uzak, telefonların bile düzgün çekmediği, üçüncü nesil kahve dalgasının kıyılarına uğramadığı ancak Loftis’in inadıyla menülere eklenen, tuhaf ve korkunç anlatıları dışında ilgi çekecek hemen hiçbir şeyin olmadığı bir ada kasabası. Belediye başkanlık seçimlerini, başka aday olmadığı için kazanmış Başkan Loftis. Kendisi aslında doğma büyüme adalı değil ve görece yeni geldiği bu kırsalda, yerli halkın -aslında kadim ve engin diyebileceğimiz bilgilerle dolu- öykülerine kulak asmayan hatta içten içe küçümseyen biri. Hemen karşısında, ona göremediği gerçekleri anlatmakla -ama işte tahminlerin yanıltmayacağı gibi- ancak anlaşılamamakla yükümlü Wyck, kendisine ileride uzunca değineceğimiz başkan yardımcısı Patricia ve hayaletli oteller, cadılı okyanuslar, pagan kötücül tanrılı ormanlar derken bir nefeste on bölümün akıp gideceği bir dizi.

Atmosferin hemen hemen tamamı, gerilim, gizem, entrika, tekinsiz yaratıklar ve anlatılarla doldurulmuşken öyle umulmadık bir anda ve öyle büyük bir güçle bir komedi sahnesi geliyor ki kocaman bir kahkaha patlatmaktan kendini alamıyorsun. Karakterlerin “tuhaflıkları” ve “bir acayiplikleri” de bu absürtlükleri besliyor. Normalde nasıl ki korku filmi izlerken kahramana, “Sakın o karanlık bodruma inme! Sakın! Oradaki canavar senin kafanı yiyecek” diye bağırmak, onu korumak, kötülüklerden sakınmak istersek bu adada tam tersi. Özellikle ilk bölümlerde pek de içimizin ısınmadığı Loftis karanlık bir giriş yapacağında, o karanlık bodruma inmesini istiyoruz. Çünkü çok eğlenceli. Henüz daha ikinci bölümdeyken içimden “Hadi, hadi daha hızlı gir. Çünkü çok eğleniyorum!” diye geçiriyordum; “Lütfen o karanlık bodruma in!”
Dizi, uzunca bir filmin bölümlenmiş hâli olmayı değil, her bölümde bambaşka bir konuyu ve alt türü ele almayı seçiyor. 35-40 dakikalık bölümler, hikâyeyi fazla hızlı, detaylandırmadan ve potansiyellerini yüzeysel biçimde geçiştirerek harcadığına dair eleştiriler almış. Aslında çoğuna katılıyorum, çünkü zaten konular bir film hatta bazen serilerden ilhamla yenilerini doğurabilirmiş. Özellikle, Loftis’in yabani mantar ile kendisine mistik bir üçüncü göz açma çabasını anlatan bölüm, çok daha fazla çıldırma potansiyeline sahipti. Elbette herkesin favori bir bölümü de var, hatta favoriler üzerinden minik bir karakter testi bile hazırlanabilir. Benim en sevdiklerim Kate O’Flynn’ın canlandırdığı Patricia’nın parladığı bölümler.

İlki biraz “The Witch” severlerin gönlünü gıdıklayan pagan ayini bölümü. Diğeri de klasik slasher’ların maskeli ve döve döve öldürülemeyen katil adamlardan -Michael Myers, LeatherFace, Jason Voorhees artık adını siz koyun- ilhamla Patricia’yı parlatan bölüm, en çok güldüğüm. -Ben de sürekli bunları izlediğim çocukluğumda, daha küçükken film katillerini rüyamda görür, o ölümsüzlük zırhlarını kırabilmek için rüyamda binbir çeşit şey denerdim; kafalarını koparır, yakar, parçalarını farklı yerlere saklardım, 10’lu yaşlardaki kız çocuklarının bilinçdışısı işte. Çoğunlukla da başarırdım. – Yine hiç unutamam, MTV’nin ülkemiz televizyonlarında yayınlandığı o güzide dönemlerde bir de yarışma programı seyrederdim. Korku filmlerinde oyuncu olmak isteyen kadınların çığlık atma yarışması yaptığı bir programdı, Scream Queens. Şöyle bir hatırlamak için bakıyorum da, program toplamda 2 sezon sürmüş (2008-2010) ve birinci sezonda jüri koltuğunda ünlü yönetmen James Gunn ve Shawnee Smith yer almış. Kazanan “Queen”ler de, yine o dönemdeki gözdelerimizden olan, en sevdiğim “Testere” serisinde rol almış. Bölümü izlemeyenlere söyleyeceğim şaka gibi gelebilir ama, O’Flynn’ın o iki sezonun tüm çığlıklarını tek başına rahatlıkla sırtlayabileceğine hiç kuşkum yok. Hatta onları katlayabileceğine.
Sadece saydıklarım da değil, dizi Halloween, Shining, It, The Fog, The Wicker Man gibi korku sinemasının kültleşmiş filmlerine ve King hikâyelerine öyle kıvamında göndermeler yapıyor ki sevenlerinin kalbinde taht kuruyor. Yorumlardan anladığım kadarıyla, beğenmeyenler de türün yabancıları olmuş. Dolayısıyla diziden maksimum keyif almanın ön koşulu, korku anlatılarına ve türe aşina olmak diyebiliriz, uyarmadı demeyin. İyi seyirler!