Özel Dosya

2016’dan sonsuzluğa: 6 harika albüm

Sosyal medyada bir süredir gördüğümüz tek şey 2016 nostaljisi. Biz de o sene çıkan albümler üzerinden 2016’yı hatırlamaya çalışacağız.
Ant Arın Şermet - 21 Ocak 2026
post image

Orhan Pamuk’un çok klişeleşen, “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” cümlesi, nostalji konusu ne zaman açılsa aklıma gelen ilk şey oluyor. Nostalji, insanın içinde bulunduğu anda çözemediği sorunlara ve anlara karşı kullandığı bir yara bandından farksız. 2026’nın ilk ayını bitirmeye yaklaşırken sosyal medyada 10 yıl önceye, yani 2016’ya duyulan özlemin ateşi iyice harlandı.

2016 nasıl bir seneydi? Müzik dünyası için çok büyük kayıpların olduğu bir seneydi. David Bowie, Prince, Leonard Cohen… Üçüyle de 2016’da vedalaştık. Daha kendi eksenimizden bakmaya çalışırsak şu an içinde bulunduğumuz problematik birçok şeyin temelinin atıldığı seneydi diyebiliriz.

Nostalji, insanın ihtiyaç duyduğu ve kendini iyi hissetmesi için tutunduğu bir dal. Ama o tutunulan dalı biraz hatırlamaya çalışınca pek de güçlü olmadığını fark etmek gerekiyor. Yine de 2016’ya duyulan hasretin arttığı şu günlerde 6 harika albümle güzel günlere odaklanacağız.

The Last Shadow Puppets – Everything You’ve Come To Expect

Alex Turner ile Miles Kane arasındaki uyum, müzik dünyasının ötesinde sanatın birçok alanında ele alınca bile denk gelemeyeceğimiz seviyede güçlü bir çekime sahip. 2008’de pat diye ortaya bıraktıkları “The Age of Understatement”ın melodilerini dahi ezberlemişken 2016’nın en özel albümlerinden biri, yılın son günlerinde çıkageldi. ‘Aviation’, ‘Sweet Dreams, TN’, ‘Miracle Aligner’, ‘Bad Habit’, ‘Pattern’ diye başlayıp albümdeki tüm şarkıları sayabileceğimiz bu nefis işin prodüktör koltuğunda 21. yüzyıla damga vuran James Ford vardı. Ford’un klasiklerle dolu kariyerinin zirve anlarının büyük kısmına şahitlik ettiğimiz “Everything You’ve Come To Expect”, böylesi güçlü bir senenin en iyi albümüydü bile diyebilecek kadar ilham veriyor aradan geçen bunca süreye rağmen. Umudumuz, ricamız vb hislerimiz Alex Turner – Miles Kane ikilisinin tekrar buluşması ve üçüncü The Last Shadow Puppets albümünü yayımlaması. Bunu beklerken ‘Miracle Aligner’ın klibinde Alex’le Miles’ın düğünde birbirlerine para takmaya yeltenen danslarını izleyeceğiz, size de öneririz. Time code da müessesemizin ikramıdır; 3. dakikadan sonraya odaklanın.

Radiohead – A Moon Shaped Pool

Son Radiohead albümünün üzerinden 10 sene geçmiş olduğunu fark etmek gerçekten garip. Thom Yorke ile Jonny Greenwood’un kontrolü tamamen ele alırken ‘True Love Waits’ gibi eski şarkıların da dahil edildiği albümün durduğu çizgi, Thom Yorke’un solo kariyerinde takip edeceği yola dair fikir vermekteydi. Bu yol bir noktadan sonra The Smile’a dönüşecek ve birbirinden özel 3 albüm ortaya çıkacaktı. Ancak yine de 10 senedir albüm yapmamak nedir beyler? Taş mı yiyelim?

David Bowie – Blackstar

Ölüm kavramının en yakışmadığı, üzerinde en sakil durduğu insandı belki de David Bowie. Ancak gerçekler, yakışıp yakışmamayla ilgilenmiyordu tabii ki. Karaciğer kanseri olan ve tedavi dahil edilemeyecek hâle geldiğini fark eden Bowie, dünyaya son kez bakmak için adeta bir veda senfonisi yazdı. Yazım sürecinde Kendrick Lamar gibi dönemin en önemli isimlerini dinleyerek güncelliğini korumayı başardı. Ancak hiçbir şey “Look up here, I’m in heaven” diyen bir insanın gözünden ölümün normalleşmesi kadar güncel olamazdı. Aradan geçen 10 yılda albümde en ufak bir eskime olmazken gün geçtikçe daha da değerlenerek anlam kazandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Biz fanilere böyle bir vedayı çok görmediğin için çok teşekkürler David Bowie!

Childish Gambino – Awaken, My Love!

10 parmağında 437 marifetle hayatını sürdürürken dokunduğu şeye değer katan Donald Glover’ın müzik dünyasına geçişi 2010’ların en büyük olaylarındandı. “Community”de canlandırdığı Troy Barnes karakterinin şapşallığına gülerken aslında majör depresyonda olması ve diziye bırakarak ortadan kaybolması merak uyandırmıştı. Aradan 1,5 sene geçtiğinde Donald Glover gitmiş, Childish Gambino gelmişti. 2011 ve 2013’te yaptığı albümlerin başarısına eşlik eden özgünlük bile başlı başına yeterliyken yakın dostu Ludwig Göransson’la tekrar stüdyoya girip “Awaken My Love!”ı ortaya çıkardı. ‘Redbone’ gibi bir hite eşlik eden ‘Me and Your Mama’, ‘Terrified’, ‘Have Some Love’ ve nicesiyle, bulunduğu 10 yıla R&B’de damga vuran bir başyapıt bıraktı. Sonra da oyunculuğa devam edip bir yandan “Atlanta” gibi televizyon tarihini değiştiren bir dizi yazdı. Sen nasıl bir şeysin Donald Glover?

Frank Ocean – Blonde

Öncelikle sana çok kızgınız çünkü seni çok seviyoruz Frank Ocean. Aradan geçen 10 senede albüm yapmadın, anladık. Ya hu, albüm yapmak dışında el atmadığın hiçbir şey kalmadı. Biz de insanız, biraz kulak ver muhataplarına… Neyse, içimizi döktüğümüze göre global anlamda 2016 denince akla gelen albüme geçebiliriz. İlk albümü “Channel Orange” ile R&B, rap ya da saykedelik pop dinlemeyenlerin bile radarına giren Frank Ocean, “Blonde” ile radara girme kavramını değiştirdi. Radarın ta kendisi oldu. Abbey Road, Electric Lady ve Henson Recordings’te kaydettiği albümde Radiohead, Coldplay, Beyonce, Brian Eno, U2, Drake, Big Star ve Maxwell gibi birbirlerinden alakasız sanatçıların müziğini duyabilmek mümkündü. Çünkü Frank Ocean’ın yapmak istediği müzikte içe kapanık ve sahici sözlerden daha önemli tek bir şey vardı. O da dinleyiciyi baymayan ama katmanlı ve türler arası geçişkenlikten taviz vermeyen işitsel yandı. “Blonde” bunların hepsini ve fazlasını tek başına başardı…

Iggy Pop – Post Pop Depression

Bir tane de yazar kayırması albüm -sanki çok ihtiyacı var- eklemeden listeyi tamamlamak istemedim. Gelmiş geçmiş en seksi albüm kadrosu diyebileceğimiz, Iggy Pop’un kariyerine nefes aldıran “Post Pop Depression”, tüm gezegenlerin hizaya girmesi gibi bir şeydi. Alex Turner’ın, The Last Shadow Puppets’a odaklanmasından oluşan boşluğu değerlendiren davulcu Matt Helders’a eşlik edenler Queens of the Stone Age elemanları oldu. Josh Homme ile Dean Fertita’nın da gitarlara geçtiği albüm, baştan sona karizmatikti. Iggy Pop’un 70’lerden beri sürdürdüğü ve atası olduğu punk müziğe, Queens of the Stone Age ile Arctic Monkeys dokuları karışınca yeme de yanında yat bir iş ortaya çıktı. ‘Break Into Your Heart’, ‘Gardenia’ ve ‘Sunday’e kulak verince zaten muhtemelen yazıyı okumayı bırakıp “Bu nasıl albümmüş ya öyle” diyeceksiniz.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans