
Eylül ayında kavuştuğumuz yepyeni oyunlarla başlayan tiyatro sezonu, önceki yıllara göre ekonomik koşulların olumsuz etkilerinin çok daha acı şekilde hissedildiği bir süreci ortaya çıkarsa da birbirinden kıymetli emeklerle sahneye konan oyunlar, umudumuzu bir şekilde diri tutmayı başarıyor. Ben de bu vesileyle sezon başından bu yana izlediğim onca oyun arasından beğenimi kazanan, sahnelenme tarzıyla dikkatimi çeken veya konusu itibarıyla izlenmeyi hak ettiğini düşündüğüm yapımlara dair değerlendirmelerimi paylaştığım bir günlük yapmaya karar verdim. Serinin ilk içeriğinde ise bu sezon keyifle izlediğim oyunlardan beşi olan “Autopsy”, “Başka Hayat”, “En Sevdiğinden Başla”, “Jonas’la Evlenmek” ve “İyi Değilim Ama Anlatacak Kadar da Kötü Değilim”e yer verdim. Keyifli okumalar.

Latince kökeniyle “kendi gözlerinle görmek” anlamına gelen ve bir multimedya müzik tiyatrosu/performansı olarak nitelendirebileceğimiz “Autopsy”, bu sezon izlediğim en etkileyici yapımların arasında yer alıyor. Echoes Sahne ve Performans Alanı yapımı olarak Güneş Bozkır’ın yönettiği performansı onlarca hatta yüzlerce satır yazsam dahi ifade etmek hiç ama hiç kolay değil. Baskı, yönlendirme ve gözetim altında kendilik duygusunun nasıl aşıldığını; kimlik, mahremiyet ve sınırların nasıl bulanıklaştığını araştıran Autopsy, bu sorgulamanın aktif bir parçası olmayı önerirken “Peki görmeyi gerçekten göze alabilir miyiz?” sorusuyla da anlatısının omurgasını oluşturuyor. Bütünüyle soyut ve seyircinin algı sınırlarını sonuna dek zorlayan bu tarz performatif ve çağdaş yapımlara karşı biraz mesafeli olsam da Autopsy’yi izledikten sonra bu ön yargımı fazlasıyla kırdım.
Bedenin fazlasıyla ön plana olduğu ve beraberinde bireyin toplumla, normlarla ve aidiyetle kurduğu gerilimli ilişkisini bugünün kaotik düzeninde çok daha iyi anlamlandırabileceğimiz hâlini de sahneye taşıyan performans, özellikle görsel ve işitsel anlamda adeta bir David Lynch filmi izliyor hissiyatını iliklerimize kadar işliyor. Deneysel üslubunu seyirciyi de rahatsız eden unsurların bütünüyle yukarı taşıyan performans, birbirinden bağımsız gibi görünen fakat bir bütünün parçalarını oluşturan bölümlerle sunulurken seyircinin sabrını da test ediyor.
Seyirciyi beğenip beğenmeme noktasında iki zıt kutba itecek olan performansı ben fazlasıyla beğendim ve hatta sezonun en sansasyonel yapımlarından biri olarak görüyorum. Uluslararası standartları yakalayacak seviyedeki anlatım tarzıyla büyük takdiri hak eden performansın, ülkemizde bu tarz işlerin daha fazla üretilmesinin de önünü açacağına yürekten inanıyorum.
Tek cümleyle: Kelimelerle tasvirin yetersiz kaldığı ve zihnin sınırlarını paramparça eden muazzam bir deneyim.

Cem Uslu’nun yazıp yönettiği ve tek kişilik performansla sahneye taşıdığı, No Yapım imzalı “Başka Hayat”, hayatında yepyeni bir sayfa açmak isteyen Kâmil Osman Dilek ve hikâyesiyle tanıştırıyor bizi. Büyük bir şirketin finans biriminde çalışan beyaz yakalı Kâmil’in şehrin kaosundan sıkılıp hiçbir işi yetiştirme derdinin olmadığı köye yerleşme hayali ve bu isteğin yaşamında yarattığı kırılım, yaklaşık 70 dakikaya yayılan son derece dengeli bir anlatımla sunuluyor. Bu noktada karakterin kırsaldaki yaşama olan büyük hevesinin zamanla nasıl tepetaklak olduğu ve geçmişinin peşini bırakmayan karanlık yüzü, metnin gidişatını da belirleyen önemli bir etken oluyor. Nitekim Kâmil’in bizimle paylaştığı ve bunu neden mutlaka anlatması gerektiğinin ilerleyen dakikalarda belirginleşmesi, oyunun en belirgin çatışmasını ortaya çıkarıyor. Köydeki zeytin ağaçları, görkemli bir dağ ve onu ortadan kaldırıp orada altın madeni açmak isteyen ve her türlü dalavereyi yapan kirli bir şirket. Bu bir yandan Kâmil Osman’ın geçmişiyle olan hesaplaşmasına dönüşürken diğer yandan da çarpık sistemin doğa üzerindeki tahribatına karşı kararlı bir direniş oluyor.
Cem Uslu’nun sahnenin her noktasını dolduran ve dinamik performansıyla öne çıkan Başka Hayat, özellikle dozu son derece iyi ayarlanmış mizah unsuruyla son zamanlarda izlediğim en dengeli oyunlardan biri. Hayal kırıklıklarıyla yoğrulmuş inancın, inadın, umudun ve direnişin trajikomik hikâyesini sahneye taşıyan metin, bir yandan da peşimizi bırakmayan ve bir şekilde karşımızda beliren geçmişin acımasız yüzünü hatırlatıyor. Oyun, amaca hizmet eden özenli bir dekor tasarımına sahip olsa da aynısını ışık tasarımı için söylemek ne yazık ki çok mümkün olmuyor. Birkaç küçük an dışında oyun süresince sabit bir ışık kullanımının olması, oyunun hanesine ufak bir eksi yazıyor. Bunun yanında Uslu’nun seyirciyi hikâyenin her an içinde tutan dinamik oyunculuğu, metnin en güçlü destekçisi olarak ön plana çıkıyor.
Tek cümleyle: Yeni bir başlangıca imza atmak, bir “başka hayat” kurmak ve geçmişi geride bırakmak ne derece mümkün?

Tiyatromuzda sahneye konan –özellikle yerli– oyunlarda, metnin zaman zaman bir ayağının aksadığına ve bunun reji, oyunculuklar, dekor ile kapatılmaya çalışıldığına şahit oluruz. Tiyatro Hemhâl’in seyircisiyle buluşturduğu ve metninin birden fazla kişi tarafından yazılıp üretim ekibiyle geliştirildiği kolektif bir sürecin ürünü olan en yeni oyunu “En Sevdiğinden Başla” da ise tam tersi bir süreç işliyor. Son yıllarda izlediğim en iyi yerli metin diyebilirim. Bunda üretim sürecinde emeği geçen sevgili Büke Erkoç, Elif Aydın, Hakan Emre Ünal, Nezaket Erden ve Selen Örcan’ın payı çok büyük.
Oyun, bir yandan tiyatro ve sinema dünyasında yer edinme çabasını anlatırken diğer yandan her an kopmaya hazır hassas bir ilişkiyi inceliyor. Tarafların zaman zaman birbirini haklı veya haksız bulduğu bu iniş çıkışlı portre, yüksek temposuyla seyirciyi ilk andan itibaren etkisi altına alıyor. Oyun; sektörde var olma mücadelesi, üretim süreçlerinin karmaşıklığı, kriz anlarının birey üzerindeki yapıcı/yıkıcı etkileri, toplumsal cinsiyet rolleri ve çok daha fazlasına parmak basıyor.
Anlatısını görünen kısımda klasik bir tonda sunan fakat bunu kurmacayla gerçekliğin sınırlarının flulaştığı bir biçimde yapan metin, bu yönüyle seyirciyi de ters köşeye yatırıyor. Fakat bunun yanında metin, hiç kuşkusuz, en iyi meziyetlerinden birini türler arasındaki akışkan geçişinde sunuyor. Kimi zaman geren, çoğu zaman duygulandıran ve sık sık da mizahi açıdan güçlü bir duruş sergileyen oyunun hissettirdiği o samimiyet, seyircisinin adeta iliklerine dek işliyor. Tabii bunda Hakan Emre Ünal ve Nezaket Erden’in başını çektiği son derece başarılı oyuncu kadrosunun da payı büyük. Birbirini harika tamamlayan ekibin uyumu, ufak birkaç parça dekorun eksikliğini öylesine kapatıyor ki oyunculukların metni daha da ileri taşıyan performansı, takdiri sonuna dek hak ediyor. Özellikle Hakan Emre Ünal’ın son derece baskın performansı ve Nezaket Erden’in anlık duygu geçişlerindeki mükemmeliyeti, oyuna dair en unutulmazlar arasında yer alıyor.
Sözün kısası, çok çok özenli yazılmış bir metin, hayatın tam içinden oldukça doğal diyaloglar ve dramla mizahı adeta hassas bir terazide tartmışçasına sunan anlatımıyla parlayan En Sevdiğinden Başla, izleyen herkesin kesinlikle kendinden bir şeyler bulacağı ve yüreğine usulca dokunacak bir oyun.
Tek cümleyle: Kendini var etmenin yıpratıcı eşiğinde farklı tonların oluşturduğu duygusal fırtınada savrulan zihin ve ruhların izinde…

Nefes alacak ve özgürlüğümüzü dilediğince yaşayacak alanımızın her geçen gün daraldığı; siyasi, ekonomik ve toplumsal anlamda dibe çekildiğimiz bir ülkede yaşayan hemen hemen herkesin bir kez olsun aklına gelmiş olan “göç etme” olgusunu sahneye taşıyan Reka Kolektif imzalı “Jonas’la Evlenmek”, günümüz genç kuşağının dertleri ve Türkiye’nin gerçekliği ile şekillenen kanlı canlı bir oyun. Gitmek ve kalmak arasındaki sıkışmışlığın içinde oradan oraya savrulduğumuz bir ülkenin içindeki birbirinden farklı bireylerin ortak amacı olan yeni bir başlangıcı odağına alan oyun, anlatısını reality TV estetiği üzerine kurarak karakterler kadar arzuların da başrol oynadığı ironik bir düzlemde sunuyor. Aslı Ekici’nin yazdığı ve Rıza Efe Reis’in yönettiği oyun; Ceren Kaçar, Ezo Şara Uray, Görkem Örskıran ve Senay Arslan’ın performansıyla sezonun en tatlı oyunlardan birini sahneye taşıyor.
Yarışma formatının hikâyenin aktarımı noktasında arzulara dokunan yapısı, oyunun sarkastik yapısını desteklerken Jonas figürü de bu noktada güçlü demokrasi, adil bir toplumsal düzen, refah, toplumsal kapsayıcılık ve güvenilir adalet anlayışının birleştiği bir fetiş nesnesi hâlini alıyor. Oyunda Jonas’ı hiçbir şekilde görmesek dahi sahneye taşıdığı ağırlık, zihinlerde her an canlı kalıyor. Işık, ses, video ve kamera kullanımının başarısı, oyunun anlatımını dozunda mizahla yukarı taşısa da finalin bölüm sonu tadında bitmesi hikâyeyi arafta bırakıyor. Bu noktada daha vurucu ve hikâyenin gerçek sonuca bağlandığı bir son görmeyi daha çok isterdim. Buna karşın ele aldığı meseleyi üzerine düşündüren ve seyircinin kolaylıkla bağ kuracağı bir biçimde sunan oyun, kökünden kopmak ve gelecek kaygısına dair son derece eli yüzü düzgün bir anlatıya sahip.
Tek cümleyle: “Gidebilme”nin ve “iyi hayat” idealine ulaşabilmenin her daim canlı kalan umuduna dair bir oyun.

Geçtiğimiz sezon Muskat oyunuyla güçlü bir performans ortaya koyan Esra Dermancıoğlu, bu sezon da hem yazıp yönettiği hem de başrolünü Deniz Karaoğlu ile paylaştığı yeni oyunu “İyi Değilim Ama Anlatacak Kadar da Kötü Değilim” ile sahnede arz-ı endam ediyor. Ve bunu da takdiri hak edecek bir şekilde sunmayı başarıyor.
İkili ilişkilerin geçmişten bugüne sürekli bir devinim içinde olan yapısı, günümüzde çok daha hızlı ve yakalanamaz bir seviyeye erişmiş durumda. Dijital çağın hemen hemen her şeyi adeta mutasyona uğrattığı bugün; bireyselliğin, tahammülsüzlüğün, memnuniyetsizliğin ve her şeyi hızlı tüketmenin de arşa ulaştığı bir dönem. Dijitalin soyutluğunda filizlenen ilişkiler artık saman alevi gibi hızla sönüyor, arzular ise “fast food” gibi tüketilip atılıyor. İşte böyle bir dünya içinde “temas”ın gerçek önemine değinen oyun, seyircisi için derin bir sorgulama alanı yaratıyor. Bu noktada Dermancıoğlu’nun kaleminin başarısı, kadın ve erkeğin ilişkilere dair bakış açısını gülümseten yönleriyle yansıtırken ince nüansların varlığı ise oyuna kademe atlatıyor. Dermancıoğlu ile Karaoğlu’nun birbirini harika şekilde tamamlayan fakat ikisinin birbirini hiçbir an ezmeyen performansları ise oyunun en büyük şanslarından biri oluyor.
Yasın ve kaybın yarattığı travmanın da arka planda hikâyenin akışına yön verdiği oyunda kadının geçmişiyle, arzularıyla ve kendi benliğiyle yüzleşmesi, içsel yolculuğun bir parçası oluyor. Adamın ise dijitali bir kaçış ve nefes alma noktası olarak görmesi ise günümüz ilişkilerindeki sorunların “karşılıklı diyalog” ile çözümüne karşı inançsızlığın da adeta resmini çiziyor. Oyunun ele aldığı ve düşündürdüğü meselelerdeki niteliğinin yanında Cem Yılmazer imzalı ışık ve son derece özenle yaratılmış dekor tasarımı da hayranlık uyandırıyor.
Tek cümleyle: En derin temas, bazen hiç dokunmamaktır.