Özel Dosya

2025-2026 Tiyatro Sezonu Günlüğü - 2

Sahnedeki hareketlilik hız kesmeden sürerken sezonun zihinlerde iz bırakan oyunlarını hatırlamaya devam ediyoruz. Farklı hikâyelere kapı aralayan oyunlar, günlüğün ikinci yazısında.
Halil Şimşek - 20 Nisan 2026
post image

Sezonun başından bu yana temsillerine devam eden oyunlar arasına yenilerinin eklendiği bugünlerde izlediklerim arasından beğenip izlenmesini önerdiğim yapımlara yer verdiğim günlüğümün ikincisini de keyifle kaleme aldım. Altı oyuna yer verdiğim bu yazımda da sahnelenme tarzıyla dikkat çeken, güçlü metniyle etkileyen, şans verilmeyi hak eden veya oyunculuklarıyla göz dolduran yapımları bir araya getirdim. Bu içeriğin oyunları; “Cehennem Çiçeği”, “Olga, Maşa, Irina Yine Üç Kız Kardeş”, “Palamut Zamanı”, “Sürüklenmiş”, “Şairler Mezarlığı” ve “Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım” oldu. Keyifli okumalar.

Cehennem Çiçeği (Kadro pa)

cehennem cicegi

Bu sezonun oyunları arasında edebiyat uyarlamaları dikkat çekici bir sayıya sahip. Onlardan biri de Alper Canıgüz’ün aynı adlı romanından uyarlanan ve beş yaşında olmasına karşın olaylar arasında kurduğu bağlantıyla zehir gibi bir zekâya sahip Alper Kamu’nun hikâyesini sahneye taşıyan Kadro pa imzalı “Cehennem Çiçeği”. Oyun yalnızca bir edebiyat uyarlaması olmasıyla değil, aynı zamanda sahnelenme tekniğiyle de aldığı riski gayet iyi sonuçlandıran yapımlardan biri olarak beğenimi kazandı. Bunda hiç kuşku yok ki oyuncu kadrosunda yer alan Adem Yılmaz, Betal Özay, Didar Püren Erbek, Didem Kris, Mahir Akgündoğdu, Merve Tokgöz ve Simge Günsan’ın sarf ettiği yüksek efor en büyük etken.

Karakterin şahitli, ispatlı, itiraflı bir cinayeti yeniden çözme çabasının yanında aileye, aşka, dostluğa, adalete, kısacası hayata ilişkin birçok düğümü de çözdüğü oyun, bir dedektif hikâyesinin yanında bunları çocuk olarak algılamanın da yüzünü gösteriyor. Hikâyenin geçtiği evrenin küçük dioramalar eşliğinde kurulması ve tüm oyun süresince bir kamera ile sahne arkasındaki perdeye yansıtılması, hiç kuşku yok ki klasik anlatının dışına çıkarken bunu estetik biçimde de yansıtmayı başarıyor. Simge Günsan’ın reji anlayışının “canlı sinema”, “oyuncak tiyatrosu” ve “devised tiyatro” gibi yaratıcı sahneleme teknikleriyle zenginleştiği oyunda minyatür tüm unsurlar, kamera yardımıyla perdeye taşınarak alternatif bir sahne anlayışı oluşturuluyor. Her ne kadar basit görünse de sahnede sürekli bir hareket hâlinin olması ve oyuncuların yalnızca tek bir karakteri canlandırmaması, koca bir alkışı hak ediyor. Müziklerin ve seslerin dahi oyun esnasında canlı icra edilmesi, artı puan kazandıran bir başka faktör oluyor.

Metnin ritmi birçok anda seyir zevkini yüksek kılan bir anlatım sunsa da oyunun iki perde ve 145 dakikayı bulan süresi, özellikle ikinci perdede belli tempo düşüklüğüne yol açarak seyirciyi “an”dan koparabiliyor. Buna karşın Cehennem Çiçeği, adalet arayışı ve yalnızlığı hem mizahi hem de üzerine düşündüren bir biçimde sahneye taşıyan ve kesinlikle şans verilmesi gereken bir oyun.

Tek cümleyle: Birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç, bütün çocuklar büyür. Gölgesini kaybeden insan, gölgenin kendisine dönüşür.

Olga, Maşa, Irina Yine Üç Kız Kardeş (YUSTUDIO)

Olga masa irina yine uc kiz kardes

Anton Çehov’un 20. yüzyılın başında Rusya’da ayrıcalıklı sınıfların inişe geçmesiyle yüzleşmeye çalışan aristokrat Prozorov ailesinin hikâyesini anlattığı “Üç Kız Kardeş” oyununu tiyatroya aşina olan herkes az çok bilir. Oya Denizyaran’ın bu hikâyeyi kara komedi unsurlarıyla adeta bir hamur gibi yeniden şekillendirerek kaleme aldığı “Olga, Maşa, Irina Yine Üç Kız Kardeş” ise seyircisini; hayal kırıklıkları, özlemler, toplumsal baskılar, değişen dönemin kişiler ve kitleler üzerinde yarattığı etki gibi nispeten daha karartıcı olgulardan uzaklaştırarak daha eğlenceli bir deneyimle baş başa bırakıyor.

Küçük bir taşra kasabasında büyüyen üç kız kardeşin içsel çatışmaları eşliğinde özlemini çektiği Moskova’ya dönüşün umudunu oyunun her anında hissetmeye devam ederken sınırların içine hapsolan Çehov’un karakterlerini, Denizyaran’ın mizahı sıkı sıkıya benimseyen metin yaratımı sayesinde sorgulamalar ve yazara olan sitemleri içinde görüyoruz. Moskova’ya dönüş umutlarının amansızca akıp giden gerçek hayatla dokunaklı bir tezat içinde çatıştığı bu hikâyenin öznesi olan üç kız kardeş, diğer yandan nesnesi de olarak iradeleri dışındaki bu değişime ayak uydurmamanın yollarını ararlar. Oyunun bu akış üzerinde 1900, 1969 ve 2020 olmak üzere üç farklı zamanda ilerleyen hikâyesi, bizi ilgili dönemlerin dünya tarihindeki kilometre taşlarıyla da yüzleştiriyor.

Zamanın ve mekânın içinde kimlikleri ile kişilikleri arasında salınan karakterlerimizin kabullenme ve kabullenmeme arasındaki çatışmaları, mizah unsurları ve bazı politik göndermelerin eşliğinde sunulurken Ceren Çiçek, Ecegül Karadeniz ve Songül Boztepe’nin enerjik performansları takdiri hak ediyor. Metnin uyarlanmış versiyonu, üzerine her ne kadar tartışmalar yaratacak fazla derin unsurlar barındırmasa da mizahının dahi kendi içindeki düşündürücü gücüyle takdiri hak ediyor. Yarkın Ünsal’ın tutarlı rejisinin yanı sıra anlatıma yön veren video tasarımı da oyunun artıları olarak öne çıkıyor. Ters yüz edilen bir metinle beklentileri karşılama oranı son derece yeterli seviyede olan oyun, keyifli anlatımıyla şans verilmeyi hak ediyor.

Tek cümleyle: Bildiğimiz bir hikâye ve karakterlere farklı bir pencereden yeniden bakma fırsatı.

Palamut Zamanı (Most Production & Zorlu PSM)

palamut zamani

Yıllar sonra sahneye yeniden dönenler, bir hevesle tiyatro yapmak isteyenler ya da sinema/dizi dünyasındaki projelerinin yanında CV’sine tiyatro oyunu da eklemek isteyenleri son birkaç sezondur sıklıkla görüyoruz. Bugüne kadar yazıp yönettiği birçok dizi ve filmle seyircinin sahiplendiği projelere imzasını atan Çağan Irmak da yazıp yönettiği ve Most Production & Zorlu PSM yapımı “Palamut Zamanı” oyunuyla ismini bu tanımlamalar arasına yazdırmayı başardı. Farklı kuşaktan iki kadının kaderin bir cilvesi ile kesişen hayatlarını anlatırken sosyal medya/sanal dünya ve toplumdaki linç kültüründen yalnızlığa itilmeye uzanan hikâyeyi de sahneye taşıyan oyun, Çağan Irmak’ın sinematografisinde rastlayacağımız türden bir hikâyeyi kendisinin aşina olduğumuz üslubuyla anlattığı bir proje. Sınırlarını son derece iyi bildiği ve uyguladığı bu güvenli alanı yazıp yönettiği ilk oyununda sahneye taşımasını bu yüzden “risk almaktan çekinen” şeklinde tanımlamak kendisine haksızlık olur. Bilakis bu güvenli alanı son derece tatmin edici şekilde kullanmasını takdir etmek gerek.

Ele aldığı konuyu melodramik ve Yeşilçamvari bir üslupla aktaran oyun, bir ifşa skandalı sonrası kariyeri sarsılan Burcu’nun hikâyesine odaklanıyor. Bu eksende de linç kültürü, utanma, benlikten uzaklaşma ve kendini toplumdan soyutlama gibi kavramlar masaya yatırılıyor. Bunu yaparken dram kadar mizaha da alan açan metin, şöhret dünyasının yanıltıcı parıltısı kadar yalnızlığın gerçek ve korkutucu derinliğini de yansıtıyor. Zıt gibi görünen iki kuşağın farklılıklarının birbirini ittiği fakat benzerlikleriyle birbirine bağlandığı oyunda hem bireysel hem de kuşaklar arası bir yüzleşmeye tanıklık ederken “iyileşme”nin mümkün olduğunu tekrar tekrar yüzümüze çarpan bir olma eylemini de hatırlıyoruz. Bu bağlamda Palamut Zamanı’nın odağındaki “unutulma korkusu” ile “yeniden başlama cesareti” arasındaki ince çizgi, seyirciye yaşamın ta kendisini sunuyor.

Gamze Kuş’un son derece özenerek kurguladığı sahne tasarımıyla seyirciyi yakalamayı başaran oyun, alt ve üstteki alanlarında akan hikâye ile bugünü ve geçmişi sinematografik bir şekilde sunmayı başarıyor. Sahnenin üst kısmında yer alan yarı saydam perdenin aynı zamanda hikâyedeki ekranların yansıtıldığı bir araca dönüşmesi de dikkat çeken noktalar arasında yer alıyor. Başrollerini Ayda Aksel ve Alina Boz’un paylaştığı oyunda diğer oyuncuların olay örgüsündeki ağırlığı belli anlarda kendisini hissettiriyor. Özellikle Ayda Aksel’in performansıyla parmak ısırttığı oyunda Alina Boz’un ilk tiyatro tecrübesindeki oyunculuğu da oyunu baltalamayacak yeterlilikte olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hikâyesiyle Yeşilçam’dan sinemamızdaki cinsellik ve seks furyası filmlerine yaşanan değişim kadar, 1980 Darbesi sonrası yaşanan dönüşüm ve günümüzdeki linç kültürü ile mağdur olanın suçlu, failin ise konuşulmadığı bir düzene ışık tutan Palamut Zamanı, eleştirilecek noktalarına karşın derdini eli yüzü düzgün biçimde aktarmayı başaran bir oyun. Özellikle bugün tiyatro alanında üretim yapan birçok ismin bunu dahi başarmakta zorlandığı günümüzde Çağan Irmak’ın cesareti ve ortaya çıkardığına saygı göstermek gerektiğini düşünüyorum.

Tek cümleyle: Birbirini sarıp sarmalayan ve iyileştirme cesaretini bulan iki kadının hüzünlü fakat umut filizlerini de yeşerten hikâyesi.

Sürüklenmiş (Satsuma Sahne & Tiyatro Kintsugi)

suruklenmis

İngiliz yazar Tim Foley’nin çağdaş tiyatronun dikkat çeken metinleri arasında yer alan oyunu “Sürüklenmiş”, yıllardır birbirinden uzak kalmış iki kardeşin ölüm döşeğindeki babaları vesilesiyle yeniden bir araya gelişi ve giderek suyun yüzüne çıkan hesaplaşmalarını sahneye taşıyor. Satsuma Sahne & Tiyatro Kintsugi yapımı oyundaki iki kardeşe hayat veren Tuğrul Tülek ve Rıza Kocaoğlu’nun da 15 yıl aradan sonra bu oyun için aynı tiyatro sahnesinde buluşması da adeta kaderin bir cilvesi oluyor. Usul usul yaklaşan bir babanın ölümü etrafında geçmişle bugünün pamuk ipliğine bağlı dokusunun giderek koptuğu oyunda hırçın dalgalar misali uzaklardan kıyıya vuran yüzleşme; yarım kalan, konuşulmayan, arka plana atılan ve hafızadan silinmeye zorlanan meselelerin buluştuğu somut bir kavrama dönüşüyor. Bu noktada farklı yerlerde birbirine zıt hayatlar yaşayan iki kardeş, yas tutma sürecinde kendilerini ve birbirlerini yeniden keşfettikleri bir sarmala dahil oluyor. Hesaplaşmanın bir yandan değer verme, sevme, affetme, empati kurma ve birlikte paylaşma gibi olgularla yumuşayan yapısı, oyunu farklı duygusal tonların paletine yerleştiriyor.

Kerem Çetinel imzalı sahne ve ışık tasarımının metnin atmosferini hakkıyla yansıtan görünümü oyunun dikkat çeken teknik detaylarından biri olurken son anlara doğru karakterlerin denizde dalgalarla boğuştuğu anın hissiyatını seyirciye geçiren koreografi de dikkat çekiyor. İki kardeş arasındaki duygusal kopuş ve uçurumun yanı sıra çevresel tahribat konusuna da ucundan dokunmayı başaran oyun, özellikle Tuğrul Tülek ve Rıza Kocaoğlu’nun birbirini tamamlayan başarılı performanslarıyla ayakta kalıyor. Belli anlarda temponun düşmesi seyirciyi oyundan koparacak noktaya getirse de duygusunu geçirmeyi başaran oyun, üzerine düşünülecek meselelerin tohumlarını seyircisinin zihnine bir şekilde serpiştiriyor.

Tek cümleyle: Yıllar sonra yeniden fakat eskisi gibi mi?

Şairler Mezarlığı (A.H.E.N.K)

sairler mezarligi

Birbirine pek çok açıdan benzer oyunların olduğu bir ortamda risk almaktan çekinmeyen, farklı bir fikirle yola çıkan ve en önemlisi de büyük bir özveriyle sahnelenen oyunları izlemekten fazlasıyla zevk alan bir tiyatrosever olarak geç de olsa izleme fırsatını yakaladığım A.H.E.N.K imzalı “Şairler Mezarlığı”ndan adeta sarsılarak ve zihnimde milyonlarca düşünceyle ayrıldım. Ersin Doğan’ın kaleme aldığı Şairler Mezarlığı’nı izlemek isteyenlere öncelikle şunu söylemek isterim ki oyuna girdiğiniz kişi ile çıktığınızda dönüşeceğiniz kişi asla aynı olmayacak. Bunun bilinciyle ve bugüne dek yaşamınızdaki gerçeklerden en az biriyle yüzleşmeye hazırsanız oyunun kollarına hem kendinizi hem de duygularınızı usulca bırakabilirsiniz.

İki ruhun zamansız ve mekânsız karşılaşmasına tanık olduğumuz oyun, beraberinde zihne kazınan hatıraları, asla unutulmayacak travmaları, özlemle hatırlanan sıcacık duyguları ve yaşan(ma)mış hayatların pişmanlıklarını usul usul sahnenin üzerine dökerken bir kısmını da seyircisinin kucağına olanca ağırlığıyla bırakıyor. Yaşamın fazlasıyla uzağında ve ölümün ötesinde varlıkla yokluğu bir bütün hâline getiren iki ruh, Mısra ve Piraye’nin hikâyeleri aracılığıyla sahnede adeta yaşayan bir bedene dönüşürken incelikle işlenen anlatımın da yardımıyla oyunun katman katman açılan bölümlerinin her biri yüzde süzülen bir gözyaşına dönüşüyor. Şairler Mezarlığı’nın günden güne unutulan veya henüz öldükten kısa bir süre sonra unutulan ruhları, unutmamanın gücünü tüm etkileyiciliği ile bizlere tekrar hatırlatıyor.

Yukarıdan yere uzanan şerit kumaşların sahne tasarımında belirleyici bir rol üstlenerek sınır, gölgelerin yansıdığı yüzey ve mekânsızların içinde bir sütun görevi üstlendiği oyun, özellikle renk ve ışıkların metne hizmet edecek şekilde son derece efektif kullanımıyla takdiri hak ediyor. Bunun yanı sıra sahnenin arka planında yer alan salıncağın varlığı Mısra’nın tekme yediği ana rahmini temsil ederken bunun oyunun belirli anlarındaki ölçülü kullanımı anlatımı zenginleştiren bir unsur haline dönüşüyor. Bunun yanında atmosferi oluşturmak için tercih edilen sis, ışık ve renkler kadar etkili olurken müzik kullanımının repliklerin sarf edildiği bazı sahnelerdeki yüksek seviyesi bir nebze odağı ona doğru kaydırabiliyor.

İzleyen her seyircinin kendinden bir şeyler bulacağı, hatta ve hatta gözyaşlarına hâkim olamayacağı Şairler Mezarlığı; üzerine yazmanın, konuşmanın ve tartışmanın son derece zor olduğu, hissedilmesi gereken bir oyun. Tabii bunda hiç kuşku yok ki Ersin Doğan’ın itinayla kaleme alınan metnini yukarı taşıyan Selena Demirli Doğan ve Dilek Uluer’in yüreklerimize dokunan harika performansları etkili oluyor. İkilinin sahnedeki enerjisi ve birlikteliği, karakterlerin ruhuna üflenmiş sihirli bir nefes oluyor adeta.

Tek cümleyle: Bilinen ve bilinmeyenin sınırlarından duygularımıza tüm sarsıcılığıyla dokunan bir karşılaşma.

Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım (İstinaf Protokolü)

babamin sesine uyandim

Ferdi Çetin, Görkem Şarkan ve Noyan Ayturan’ın kurucusu olduğu İstinaf Protokolü, umut dolu yolculuğuna bu sezon “Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım” oyunuyla başladı. İstanbul’un derinliklerindeki bir stüdyoda, akademiyi terk etmiş bir sanatçının ayrılmakta olduğu eşi, sevgilisi ve bakıma muhtaç babasının oluşturduğu üçgen içindeki sıkışmışlığını sahneye taşıyan oyun, bireysel hikâyenin sınırları dışına da çıkıyor. Burada da bizi sorunlu baba-oğul ilişkisi, Türkiye’nin politik geçmişine dair figürler, kendilerini zıt kutuplara iten kuşaklar, günümüzün en gözle görülür unsurlarından biri olan sınıfsal farklılık/eşitsizlik ve toplumsal hareketlerin yansıması karşılıyor.

Türkiye’nin geçmişten bugüne süregelen ve bugün de dalga dalga büyüyen çalkantıları etrafında modernleşmenin getirdikleri/götürdükleri ile birlikte seyirciye kendi yaşamına da ayna tutan oyun; arayışın yol açtığı kaçış, çatışan değerlerin ortaya çıkardığı kırılım ve modernleşmenin doğurduğu kimliksizleşmiş bireyler gibi olguları yansıtıyor.

Bakıma muhtaç babanın dahil olmasıyla birlikte yoğunluğunu hissettiren oyun, geleneksel kodlar ve modern unsurların çatışmasının su yüzüne çıkmasıyla birlikte da ritmini yakalıyor. Tabii bu noktada demans bir baba olarak izlediğimiz ve rolünün hakkını fazlasıyla veren Murat Karasu’nun sahnedeki varlığı, oyunun en büyük şanslarından biri oluyor hiç kuşkusuz. Bunun yanında Onur Dikmen, Neslihan Arslan ve Doğa Kahvecioğlu’nun da emeklerini göz ardı etmemek gerekiyor. Oyunun Merve Yörük imzalı dekor tasarımı da salona girilen ilk andan itibaren göz kamaştırırken stüdyo daire dışındaki mekanların tasvirinin yansıdığı ekran ve çizimler de oyuna dair takdir edilesi diğer noktalar arasında yerini alıyor. Şans verilmeye değer, üzerine düşünmeye iten ve yeni sorulara alan için bir oyun için tüm ekibe sonsuz sevgiler.

Tek cümleyle: Zoom ekranlarının ışığında birbirine karışan baba-oğul ilişkisi, solmuş idealler, vazgeçilmiş devrimler ve çok daha fazlasıyla Türkiye’nin yorgun portresi.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans