Özel Dosya

2025-2026 Tiyatro Sezonu Günlüğü - 3

Mayıs ayıyla birlikte tiyatro oyunlarının bir kısmı sezondaki son temsillerini seyircisiyle buluşturuyor. Dikkate değer metinlerin sahneye taşındığı oyunlar, günlüğün üçüncü yazısında.
Halil Şimşek - 14 Mayıs 2026
post image

İlkbaharın gelişiyle birlikte tiyatro sezonunun da yavaş yavaş sonuna yaklaşmış bulunuyoruz. Bu dönemde önceki sezonlardan bu yana devam eden oyunlardan bazıları sahnelere veda ederken bir kısmı da sezon finallerini yapıyor. Tiyatro günlüğümün bu sezonki üçüncü yazısında dört oyuna yer vererek izledikten sonra beni etkileyen noktalarını kaleme aldım. Bu içeriğin odağındaki oyunlar arasında “Aşk ve Para”, “Ceviz Ağacı”, “Joko’nun Doğum Günü” ve “Lie Low” yer alıyor. Keyifli okumalar.

Aşk ve Para (Tiyatro FAM)

Aşk ve Para oyun

İçinde yaşadığımız çağın ve toplumun sorunları/sorunsalları üzerine çağdaş bir dramaturji ve sahneleme yaklaşımıyla oyunlar üretmek amacıyla Sercan Gidişoğlu ve Alayça Öztürk Gidişoğlu tarafından kurulan Tiyatro FAM, heyecan verici yolculuğuna tam da bunun karşılığı bir oyun olan “Aşk ve Para” ile başladı. Ülkemizde farklı oyunları birçok kez sahnelenmiş çağdaş İngiliz yazar Dennis Kelly’nin 2006 yılında kaleme aldığı oyun, kapitalizmin, hep daha fazlasına ulaşma arzusunun ve para tutkusunun aşkı nasıl yok ettiğini evli bir çiftin hikâyesi üzerinden aktarıyor. Bu noktada oyunu izleyecek olan seyircinin dikkat etmesi gereken nokta; olay örgüsünün alışık olduğumuz şekilde baştan sona değil, sondan başa doğru ilerleyen bir dizge ile akması. Bu da metni son derece dikkatle izlemeye ve bunu yaparken de aradaki bağlantıları zihinde doğru biçimde birleştirmeye çalıştığımız bir yapboza çeviriyor. Bu noktada ilk bakışta kimisi birbirinden bağımsız gibi görünen yedi sahne, esasında bir bütünün anlamlı parçalarını oluşturuyor. Bu bağlam hiç kuşku yok ki metnin odaklandığı temalar kadar oyunun elini güçlendiren bir itici görevini üstleniyor.

Günümüz kapitalist düzeninin hep “daha fazla” tüketmeye yönlendiren/zorlayan tavrı, hiç kuşkusuz insanoğlunun doyumsuzluğu ile birleşince çoğu zaman kontrol edilemez noktalara erişiyor. Aşk ve Para da bundan hareketle son hızda en lükse ulaşma çabası, tüketim bağımlılığı, mutluluğu en ihtişamlı şekilde yaşarken bir anda mutsuzluğa adım atma, sahip olma tutkusunun önlenemez ışıltısı, fark edilme çabası, popüler kültür köleliği ve çok daha fazlasına ışık tutuyor. Bu sayede günümüz insanının trajedisini salondaki seyirciye filtresiz bir biçimde yansıtırken doğru reji dokunuşları sayesinde günümüze ait referanslarla güncellenen anlatım, yazılmasının üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen temel anlamda güncelliğini koruyor. Sahnedeki Tevfik Şahin, Alayça Öztürk Gidişoğlu, Tuba Karabey ve Sefa Tantoğlu’nun metni destekleyen performansları, ışık ve görüntünün de yardımıyla izleme deneyimini iyileştiriyor. Tiyatro FAM’ın henüz ilk oyununda modern çağın dinamiklerini, istediği her an her şeye erişme kudretini (!) elinde tutan zavallı insanı ve buna yol açan sistemi sahneye taşıması, sonraki yapımlarını takip etme adına da seyircisini heveslendiriyor.

Tek cümleyle: Günümüz modern (!) insanının hapsolduğu tüketim çılgınlığını mutluluk ve kaybetme arasındaki ince çizgide oluşan çatlaklarla adeta ayna gibi yansıtan bir oyun.

Ceviz Ağacı (Tiyatro Zip)

Ceviz Ağacı oyun

Yaşamın ta kendisini yansıtan ve özellikle duygusal olarak bağ kurmanın kolay olduğu oyunlarla karşılaştığımda ayrıca mutlu oluyorum. Yolculuğuna üç yılı aşkın süredir devam eden Tiyatro Zip’in oyunu “Ceviz Ağacı” da bunlardan biri olarak umuda tutunmaya çalışan ve Türkiye’de yaşayan günümüz genç neslin dertleriyle seyircisini baş başa bırakan; en önemlisi de bir derdi olup sesini duyurmak için çabalayan bir oyun. Özden Selim Karadana’nın hem yazıp hem de yönettiği oyun, pandemi koşullarının hafiflemeye başladığı ve “yeni normal” döneme geçildiği fakat her şeyin “normal”den uzaklaşarak yoldan çıktığı bir toplumsal düzenin fotoğrafını çekiyor. Oyunculuk okuyan iki yakın arkadaş olan Arif ve Ferdi’nin Eskişehir’den İstanbul’a uzanan umut yolculuğu da oyunda Türkiye’nin mevcut siyasi, ekonomik ve toplumsal gerçekleriyle adeta bükülüp yeni bir boyut kazanıyor. Her iki karakterin tüm iyi niyetleriyle atıldıkları bu sürecin umutsuzluk, karamsarlık, bunalım, çaresizlik ve hedefsizliğe açılan kapıları, son derece yakından bildiğimiz duyguları tetikliyor. Metnin farklı zaman, mekan, olay ve karakterler arasında salınan yapısının anlatımın ritmini son derece diri tuttuğu oyun, özelikle duygu ve karakter geçişlerindeki başarısıyla tıkır tıkır işleyen bir yapıya bürünüyor.

Oyunun pek çoğumuzun gerçekliği ve hissettiklerinden beslenen hikâyesini sahneye taşıma ve birçok karaktere hayat verme noktasında tüm hünerlerini cesurca yansıtan Adil İrfanoğlu ve Oğuzhan Aksu, metnin en güçlü iki destekçisi oluyor. Büyük bir hevesle oyunculuk okuyan gençlerin ve sahip oldukları umudun tiyatro sektörünün acı gerçekliği karşısında duvara nasıl tosladığını dramatik olduğu kadar mizahi açıdan da yansıtan oyun, tutulan köşebaşlarına ulaşamadan ortada kalıp yönünü bulmaya çalışan genç neslin sahneden yükselen çığlığına dönüşüyor. Bu noktada oyunun son derece sade sahne tasarımının özellikle ışık ve dış ses faktörleriyle desteklenmesi durumunda nasıl olacağını da düşünmeden edemedim. Teknik anlamda daha güçlü bir yapıya kavuşabilecek olsa da, Ceviz Ağacı sunduğu bu samimi ve vurucu metniyle mutlaka şans verilmesi gereken bir yapım. Değişimin güzel günleri getirdiği aydınlık geleceğe en kısa zamanda ulaşmak dileğiyle…

Tek cümleyle: Ateş hattının içinde köşebaşına ulaşmanın zorlu yolculuğunda hayallere sarılarak tutunmanın yükü.

Joko’nun Doğum Günü (Cihangir Atölye Sahnesi)

Joko’nun Doğum Günü oyun

Üretimlerini takdirle takip ettiğim ve çizgilerini kolay kolay bozmaya da niyetleri olmayan Cihangir Atölye Sahnesi, sezonun hemen başında seyirciyle buluşturduğu Yaşar Kemal uyarlaması Filler ve Karıncalar ile hızını alamadan yine bir sistem eleştirisini doğru metin seçimi ve reji tercihiyle sahneye taşıdı. Fransız yazar Roland Topor’un “Joko’nun Doğum Günü” adlı eseriyle bu sezonki haykırışını yüksek perdeden duyurmaya devam eden topluluk, bu tercihleriyle dahi kendilerinin sıkı takipçilerini hayal kırıklığına uğratmıyor.

Bir atık su deposu işçisi olan Joko’nun başkalarını sırtında taşımayı kabullenmesiyle başlayan dönüşümü gerçeküstü bir absürd komedi şeklinde yansıtan oyun, “erk”i elinde bulunduran sistemin/iktidarın şiddet, baskı, zulüm ve eşitsizliği rıza yoluyla sıradanlaştırarak bireyin benliğine söz geçirememe acizliğini eleştirel bir biçimde aktarıyor. Joko’nun sahip olduğu “beden”i üzerindeki hakimiyetini kaybetmesi ve akabinde yabancılaştığı bedeninin sistemin elinde bir araca evrilmesi, insanlığın geçmişten bugüne değişmeyen aciziyetini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Emir, sindirme, itaat ve kabullenme döngüsünün keskin şeması, CAS’ın kararlı tutumuna eşlik eden Muhammet Uzuner’in trajikomik ve grotesk rejisi sayesinde etkileyici bir anlatı yansıtıyor.

Topluluğun önceki oyunlarına göre sahne tasarımının çok daha doyurucu olduğu gözlerden kaçmazken bu noktada Veli Kahraman’ın dokunuşları metnin anlatısıyla bütünleşerek doğru bir şekilde hizmet ediyor. Oyunun yüksek performans gerektiren hareket tasarımı konusunda ise en büyük şans, Hicran Akın imzalı koreografi oluyor. Buna eşlik eden ve gözümüzü doyuran Nihan Şen’in kostüm tasarımları, oyunun duygusunu iliklere işleyen Berkay Özideş imzalı enfes müziklerle vurucu etkisini daha da yukarı taşıyor. Ve en büyük alkışı da sahnedeki varlıklarıyla metni farklı bir boyuta taşıyan Ali Güvendi, Bilge Nur Serçe, Harun Özkan, İrem Ala, Petek Kayaalp, Sude Gediktaş ve Zeynep Yüce hak ediyor kesinlikle. Metnin mesaj veren ve hissedilir derecede ağır tonu altında hiçbir şekilde ezilmeyen; aksine onu daha da yücelten performanslar, 55 dakikalık bir başkaldırıya dönüşüyor.

Tek cümleyle: Kaybolan ve yitip giden kimliklerin izini ısrarla takip ederek sistemle yüzleşmekten çekinmeyen cesur bir anlatı.

Lie Low (Müphem Tiyatro)

Lie Low oyun

İlk oyunları Küller Küllere ile gönlümüzde yer edinen Müphem Tiyatro’nun yeni sezonda seyircisiyle buluşturduğu Ciara Elizabeth Smyth imzalı “Lie Low”, salona adım atıldığı andan itibaren ve henüz başlamamışken kendine bağlayan bir oyun. Tekli koltuğunda battaniyesinin altında yaşlı gözler, derin düşünceler ve geleceğine dair endişelerle kendi kabuğuna çekilen Faye’nin kulağındaki kulaklıkla dinlediği şarkılara, yerimize yerleşip oyunun başlamasını beklerken bizler de maruz kalıp melankolinin nefes daraltan ağırlığını hissediyoruz. Bu da oyunun henüz başlamadan ortaya saçacaklarının bir fragmanını sunuyor adeta.

Bir kız kardeş ve erkek kardeşin travmalarla çevrili yaşamlarının karşılaşmasına tanık olduğumuz Lie Low; yüksek sesle haykırılması, umarsız bir şekilde geçiştirilmemesi, açıkça tartışılması, kamuoyunda öncelikli gündem maddesi olması ve üzerine korkusuzca gidilmesi gereken “cinsel istismar” meselesini odağına alıyor. Özellikle ahlaki açıdan bir erozyonun tam ortasında olan Türkiye’de etkisi her geçen gün artan bu mesele, failin bir şekilde kendini kurtardığı fakat mağdurun tam tersi şekilde sorumlu (!) ve suçlu (!) bulunduğu mide bulandırıcı bir duruma dönüşüyor. Hukukun da etkisiyle caydırıcılığını kaybedip toplumsal huzuru tesis edecek bir çözümden giderek uzaklaşılması ise “XXX politiktir.” anlayışını daha güçlü kılan bir koza dönüşüyor.

Yaşadığı cinsel saldırı sonrasında fiziksel ve psikolojik anlamda sorunlarla dolu bir girdabın içinde yolunu bulmaya çalışan fakat oradan oraya savrulan Faye’nin “maruz bırakma terapisi” ile çözüme ulaşmaya inandığı bu süreç, oyunun kilit noktasını oluştururken ikilinin hikayelerinin birbirine dolandığı noktada ortaya çıkan gerçeklerle kan donduran bir duruma evriliyor. Travmanın kişisel ve ailesel izlerinin peşinden giden hikayenin psikolojik dram damarının iyiden iyiye belirginleşmesi, seyircisini köşeye sıkıştırırken adeta soğuk bir duşun şok edici etkisini yaşatıyor. Fail, mağdur, mağduriyet, suç, travma, güvensizlik, korku, şüphe ve benzeri birçok kavram üzerinden gri alanlara doğru geçiş yapan metnin bu tonu, Cem Burçin Bengisu’nun doğru reji tercihleri eşliğinde birbiri ardına bağlanarak tüm eksik parçalarını adım adım yerleştirerek bütünü tamamlıyor.

Oyunun sarsıcı anlatımında kilit rol oynayan kabus ve tetiklenmelerin varlığı, hem Faye hem de Naoise için güven duygusuyla örülü kardeşlik üzerinde derin yarıklar açarken yeniden yaratılan korku, yüzleşmenin de ötesine geçerek ortaya dökülen sırlarla yeni bir boyut kazanıyor. Geçmişin varlığı, her iki karakterin birbirine sarılırken kırılıp paramparça olmanın sınırına yaklaştığı tehlikeli bir uçuruma dönüşüyor. Gerçek ile yanılsama, güven ile şüphe, mağduriyet ile suç arasında sıkışan iki insanın izinden giderken seyircisini deneyimlemeye, düşünmeye ve sorgulamaya davet eden Lie Low, sezonun en derli toplu oyunlarından biri olarak takdiri hak ediyor.

Oyunun tetikleyici unsurlarla örülü olay örgüsü, seyirci için her ne kadar 70 dakikalık süre boyunca özellikle zihinsel açıdan zorlayıcı olsa da bunun katbekat fazlasının oyuncuların üzerine de yıkıldığı net şekilde hissediliyor. Duygusal yoğunluğu bu derece sıkışmış ve patlayıcı bir metnin ağırlığını takdir edilesi şekilde kaldıran Burçin Nokic ve Meriç Taner Kadıoğlu ise oyun süresince kendilerini pürdikkat izletirken sonraki projeleri için fazlasıyla heyecanlandırıyorlar. İkilinin performansları Bilge Sağnak Altun imzalı koreografi ve Uğur Altun imzalı hareket tasarımı ile daha da katmanlaşırken Murat Kural’ın ışık tasarımı ve özellikle Janberd Yıldız’ın ses-efekt tasarımı, oyunun duygusal kırılmalarını yansıtma ve ulaşılan iki doruk noktasının şokunu tüm sarsıcılığıyla yansıtıyor.

Tek cümleyle: Geçmişin gölgesinin karabasan gibi çöktüğü bir odada failin, korkuların ve kurtuluşun peşinde.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans