
Eylül ayında şehre dönüşle başlayan tiyatro sezonunun sonuna gelmiş bulunuyoruz. Pandemiden bu yana ekonomik koşulların giderek ağırlaştığı tiyatro sektörü için hiç kuşku yok ki bu sezon her zamankinden çok daha zor geçti. Giderek artan prodüksiyon maliyetleri bunda en büyük etken olurken tüm zorluklara rağmen üretmeye devam eden ve çabalayan tiyatro topluluklarının emeğine tanıklık etmek ve onların sesini duyurmak paha biçilemezdi. Umuyorum ki zorlukların geride kaldığı, tiyatronun daha özgür ortamda yapıldığı, üretimlerin ekonomik sebeplerle ertelenmek zorunda olmadığı bir yeni sezona kavuşuruz. Bu temennimin ardından yazımın odak noktasına geçmek isterim. Tiyatro günlüğümün bu sezonki dördüncü ve son yazısında “Eve Dönesim Yok”, “Hiç Dünya”, “Human Was” ve “Satıcının Ölümü”nü kaleme aldım. Keyifli okumalar dilerim. Yeni sezonda görüşmek dileğiyle.

Tek cümleyle: Barikatlarla örülü çıkmaz sokakların içinde umut dolu bir kurtuluş çabası…
Hikâyesine tiyatro üretiminde alternatif metotlar kullanma gayesiyle 2023 yılında başlayan ve seyirciyle hemzemin bir ilişki kurarak zamanın ruhunu yakalamayı önemseyen Zemin Kolektif, yolculuğuna bu sezon sahneye koyduğu “Eve Dönesim Yok” oyunuyla devam ediyor. Pınar Öğünç’ün Aksi Gibi kitabındaki Sokak Kasları öyküsünden yola çıkarak devised yöntemlerle üretilen oyun; bunun avantajını içten anlatımının yanı sıra sanki kendimiz de bu üretimin bir parçasıymış gibi hissetmemizle sunuyor. İstanbul’un farklı noktalarında yaşayan ve hayat mücadelesinin getirdiği zorluklar içinde çok yakından tanık olduğumuz ya da tecrübe ettiğimiz farklı sorunlarla cebelleşen Leyla, Tülin ve Damla isimli üç kadının hikâyesini sahneye taşıyan oyun, Türkiye’nin mevcut politik, ekonomik ve toplumsal gerçekliğine ayna tutuyor. Anlatımın bu tonu, sahneyi bir fildişi kuleden ayrıştırarak sokakla bütünleştiriyor.
Oyundaki üç karakterin de eğitimden işe, aile yaşamından varoluş kaygılarına varan yaşadığı farklı sorunlar, onları adeta evlerinin içine hapsederken yaşam alanlarını giderek daraltıyor. Bu durumun gidişatını değiştirmek için kabuklarını kırıp sokağa çıktıklarında da dışarının içeriyle bütünleşen yapısı, yaşamlarımızın abluka altındaki varlığının en acı tecrübesini hissettiriyor. Keza üç kadının Cihangir, Dolapdere ve Tophane’deki abluka içindeki sıkışmışlığı ve Taksim’e çıkmalarının öne set koyan devletin gücü, görünür bir baskının ötesine geçerek ateşten bir çembere dönüşüyor adeta.
Bilge Varol’un rejisi ile bir saatlik süresi boyunca seyirciyi abluka altına alınan sokaklardaki yalnızlığını hatırlatan oyun; Sezen Çetiner, Kardelen Ezgi Yıldız ve Cemre Kaboğlu’nun farklı birçok karaktere bürünen başarılı oyunculukları ile tatlı bir izleme deneyimi sunuyor. Oyunun sahne tasarımının ışıklar aracılığıyla kurgulanan yapısı, kimi zaman bir sınır kimi zaman da bunaltıcı bir atmosferin belirleyicisi oluyor. Bu noktada oyunun ışık kullanımının yanında hikâyenin geçtiği noktaların atmosferini yansıtacak arka plan ses kullanımının da olmasını beklerdim. Bu şekilde seyircinin hikâyenin geçtiği lokasyonlarla bağ kurması nitekim daha kolay sağlanabilirdi. Seyircisine bugünün gerçekliğini haykıran fakat bunu yaparken bir araya gelmenin umut veren duygusunu da hatırlatan Eve Dönesim Yok, kesinlikle şans verilmesi gereken cesur bir oyun.

Tek cümleyle: “İçinde var olup özgürce yaşamayı sürdürdüğümüze inandığımız bu dünyada eylemlerimizin varlığı ne kadar bize bağlı?”
Neon Tiyatro’nun yeni sezonda bizlerle buluşturduğu ve Baver Karahancı’nın katman katman açılan metnine dayanan “Hiç Dünya”, hemen girişte yazdığım ve temsilin ardından zihnimde yankılanan bu ana soruyu sahneye taşıyor. Baver Karahancı, İlayda Güler ve Serhan Alben’in hayat verdiği karakterlerin “biri”ne verdiği yönlendirmelerle açılan oyunun metni, klasik anlayışın dışında kaleme alınmış formuyla ilk anlarda bir şaşkınlık yaratırken konuya dahil olma noktasında da seyircisine kolay kolay yardımcı olmuyor. Bu kapalı kutu yapının yüzleriyle ise ilerleyen anlarla birlikte tanıştığımızda varoluş, yaşama dair anlam arayışı, düşüncenin ve eylemin özgürlüğü (!), bireyin iradesi, mecburiyet ve yaşamın boşlukları üzerine yoğun bir düşünce zinciri içinde buluyoruz kendimizi. Bundan hiç kuşku yok ki geçmişten bugüne geçerliliğini hala koruyan basit fakat bir o kadar da felsefi ve varoluşsal sorulara dokunan metni en büyük etken oluyor.
Hiç Dünya’nın sorular ve sorgulamaların peşinden giden tavrında oyuncuların sahnedeki temsiliyeti ile onun etrafında yolunu bulan arayış ve sorgulamaları da metne alan açıyor. Buna karşın oyunun yer yer düşen temposu belirli anlarda zorlasa da Beckett’in absürd dünyasından esintiler taşıyan noktalar sayesinde o bulutlar bir şekilde dağılmayı başarıyor. Oyunun öte yandan ele aldığı meseleyi İslamiyet inancındaki “kaderci anlayış” üzerinden de irdeleyebiliriz. Kader, alın yazısı, yazgı, mukadderat ve felek gibi birbirini tamamlayan kavramların eşliğinde “ilahi bir kudret dahilinde belirlenen kaçınılamaz sonun mevcut olduğu” düşüncesini de masaya yatırıyor. Bunu yaparken bu ihtimalle yüzleşmek yerine dünyayı anlamlandırma çabasına nasıl tutunduğumuzun üzerine giden Hiç Dünya; dozunda mizahı, başarılı ses-ışık kullanımı ve oyunculukları ile sezonun dikkat çeken yapımlarından biri.

Tek cümleyle: İnsan sonrası bir varoluşun eşiğinde, dönüşümün izine uzanan bir deneyim.
İnsanın sahnede bir şeyler anlatma isteği doğrultusunda kelimeler her ne kadar güçlü olsa da bedenin sınırları aşan, derin anlamlara dalan ve soyut gerçeklik içinde farklı perspektiflere yönelen tarzı, insanoğlunu özel kılan en nadide özelliklerden biri. İnsan sonrası bir varoluşun eşiğinde “beden”, “sistem” ve “zaman” arasındaki dönüşümün izinden giderek yıkımın, yeniden yaratımın ve başkalaşımın fotoğrafını çeken Ekin Bernay imzalı “Human Was”, izleyicisini derin bir felsefe sarmalının içine hapsediyor adeta.
Performansın beş bölümden oluşan katmanlı yapısı; ses, ışık ve hareketin birbirini besleyen dili sayesinde giderek derin çatlaklar arasından sızarak bilinmezliğe ilerliyor. Tekdüze sistemler içinde aynılaşan insan figüründen yola çıkarak, küresel yıkımların izlerine, zamanın beden üzerindeki etkilerine ve nihayetinde bir arınma ihtimaline doğru evrilen anlatımın izleyici için açtığı alan, milyarlarca düşüncenin oluşturduğu uçsuz bucaksız bir sonsuzluğa dönüşüyor. Bununla birlikte izlemenin ötesinde deneyimleyen, tanık olan ve hisseden tarafında kendine yer bulan seyirci de tarif etmesi imkansıza yakın bir hissin içinde oradan oraya savruluyor.
Bedenin sınırlarının Cem Yılmazer imzalı ışık tasarımı ve Anna Lann imzalı ses tasarımı ile eğilip büküldüğü performansın yoğun imgelerle örülen yapısı, aynı zamanda anlamlandırması kolay olmayan ve yalnızca hissetmenin dahi tek başına yeterli olduğu bir sonuç sunuyor. Barış Diker, Begüm Canbulatoğlu, Beste Demir, Diana İzel Koç, Diren Ezgi Yıldızkan, Gizem Seçkin, Ekin Ançel, Ekin Bernay, Halil İbrahim Aygün ve İlayda İpekçi’den oluşan yaratıcı dans ekibinin her bir hareketi boşluğun içindeki her saniyede yeni bir anlam kazanırken dört bir yanı izleyiciyle çevrili alan içindeki sıkışmışlığı, “dönüşüm”ün izinden gidiyor. Dans ekibinin Mert Yemenicioğlu imzası taşıyan kostümleri de anlatıma fazlasıyla hizmet ederken efektif yapısı sayesinde dinamik bir duruş sergiliyor. Bu tarz performansların ülkemizdeki görünürlüğü ve hedef kitlesinin ne denli sınırlı olduğunu düşündüğümüzde büyük bir cesaret ve emekle sahneye taşınması daha da anlam kazanan Human Was, 90 dakikalık zaman diliminde etkileyiciliğini bir an olsun kaybetmeden muazzam bir deneyimin kapılarını aralıyor. Tüm yaratıcı ekibin emeğine sağlık. Bu tarz cesur üretimlerin sayısının daha da artması dileğiyle.

Tek cümleyle: Hayalleri olan sıradan modern insanı içinde bulunduğu illüzyonun içinden çıkarıp çıplak ve savunmasız bırakan bir başyapıt.
Arthur Miller’ın dünya tiyatro edebiyatına armağan ettiği başyapıtı olan “Satıcının Ölümü”nün National Theatre’ın eski Genel Sanat Yönetmeni, Evening Standard, Critics’ Circle ve Olivier Ödüllü Sir Rufus Norris’in yönetmenliğinde Zorlu PSM prodüksiyonuyla sahneleneceğinin duyurulduğu an gündeme bomba gibi düştü. Oyun henüz prömiyer dahi yapmadan gerek tiyatro camiasında gerekse sosyal medyada bir anda en çok tartışılan konularda ilk sıraya yükseldi. Bunda da hiç kuşku yok ki antikapitalist kimliğe sahip oyunun kentsel dönüşüm ve mega projelerle aynı tabanda buluşan sermaye yapılarıyla yan yana gelmesi oldu. Zorlu PSM prodüksiyonu olarak Rönesans Gayrimenkul Yatırım sponsorluğunda sahnelenen oyunun bu mevcut yapısına ek olarak kısıtlı görüş (!) ile başlayan ve 5500 TL’ye varan VIP kategorisine dek uzanan bilet fiyatları son derece etkili oldu. Özellikle kültür sanatın erişilebilirliği ve finansman ilişkileri özelinde şekillenen bu tartışmaların gölgesinde yolculuğuna başlayan oyunu sezonun son temsillerinden birinde izleme şansına eriştim.
Tartışmaları bir kenara bırakıp oyuna dönecek olursak oyuncu kadrosunda Halit Ergenç, Zerrin Tekindor, Fatih Artman, Kerem Arslanoğlu, Kubilay Karslıoğlu, Beyti Engin, Alize Edizyürek, Buse Kara, Defne Koldaş, İpek Türktan, Mert Aydın, Ömer Cem Çoltu, Talha Kaya, Ardel Biran, Atakan Büyükbaş, Can Çelik, Duygu Savaşçı, Fethi Arda Ergül, Gürdeniz Bursalı, Hakan Karaca, İsmail Keskin, Merve Tokgöz, Tuğçe Doygunel, Tufan Afşar, Ubey Gül ve Yağmur Elif Seber’in yer aldığı Satıcının Ölümü, sezonun açık ara en titizlikle sahneye konan prodüksiyonların başında geliyor. Dışarıdan güçlü gibi görünen fakat son derece kırılgan bir ailenin çöküşü üzerinden ışıltılı bir şekilde sunulan ve kirli paketi rengarenk süslenerek örtülen “Amerikan Rüyası”nın gerçek yüzüyle tanıştıran oyun, sistemin dayattığı başarı anlayışının bireyi nasıl tükettiğini/yabancılaştırdığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Yazıldığı dönemin ötesine uzanarak bugüne dahi ışık tutmayı başaran oyunun metni, zamansız bir trajediden çok daha fazlasını ifade ediyor. Çalışkan olmanın, kurallara uyarak yaşamanın, hayalle yaşama tutunmanın otomatik olarak mutluluk getireceğine inanmış bir kuşağın, değişen dünyanın acımasız gerçekleriyle yüzleşmesinin hikâyesi, zihinsel ve ekonomik çöküşle birlikte bu çarkların içine dahil edilen tüm insanlara ışık tutuyor.
Büyük Buhran’ın hayalleri birer birer küle dönüştürdüğü acımasız bir sürecin gölgesinde geçen oyun, Willy Loman’ın geçmişle şimdi arasında gidip gelen zihninde, pişmanlıkların, kırılgan umutların ve nihai bir yıkımın izini sürüyor. Başarı arzusunun yıkıma doğru götüren bir silaha dönüştüğü Satıcının Ölümü, Willy’nin ailesiyle olan çatışmalı ilişkisi üzerinden –özellikle büyük oğlu Biff ile yaşadıkları– sadece kişisel bir hezeyanı değil, tüm bir hayat anlayışının iflasını sahneye taşıyor. Sömürülen bireyin, yakılıp giden hayallerin, vefaya karşı vefasızlığın ve en önemlisi bir ömür çabaya karşın yerinde saymanın dayanılmaz acısıyla seyircisine pek çok tanıdık duyguyu hissettiren metnin güçlü eleştirel tonu, Norris’in reji dokunuşlarıyla birleşince anlatıma seviye atlatıyor. Oyunun olay örgüsünde sahneler arası geçişlerin akışkanlığı ve gerçek-hayal arasındaki çizgi öylesine flu şekilde sunuluyor ki anlatıma seviye atlatıyor. İki perde ve neredeyse üç saati bulan süresi boyunca yer yer tempo kaybı yaşamasına rağmen kendini pür dikkat izletmeyi başaran oyun; özellikle başrollerdeki Halit Ergenç, Zerrin Tekindor, Fatih Artman, Kerem Arslanoğlu, Kubilay Karslıoğlu ve Beyti Engin’in olgun performansları eşliğinde iyi bir şef restoranında özenle sunulan spesiyalin damakta bıraktığı lezzeti anımsatıyor.
Oyunun uluslararası prodüksiyon kalitesine yakışır teknik noktaları da izleme deneyimini yukarı taşırken sade sahne tasarımının avantajı sayesinde efektif bir anlatım ortaya konuyor. Bunda hiç kuşku yok ki National Theatre ve West End prodüksiyonlarının yanı sıra, Beyoncé, U2, Lady Gaga, The Weeknd gibi dünyaca ünlü starların sahne şovlarını tasarlayan Olivier ve Tony Ödüllü Es Devlin’in sahne tasarımını üstlenmesi önemli bir pay sahibi oluyor. West End ve National Theatre prodüksiyonlarıyla uluslararası sahnelerde iz bırakan koreografi diliyle Olivier Ödüllü koreograf Javier de Frutos çarpıcı bir ensemble yorumuyla oyunu katmanlandırması da göze son derece hoş gelen detayları öne çıkarıyor. Başarılı müzikal çalışmalarıyla ülkemizi yurt dışında temsil eden Oğuz Kaplangı, oyuna müzikleriyle eşlik ederken Tony Ödüllü ses tasarımcısı Adam Cork ise oyunun işitsel atmosferini şekillendiriyor. Bugüne kadar National Theatre, Donmar Warehouse, Royal Shakespeare Company, English National Opera ve West End’deki çeşitli prodüksiyonlarda ışık tasarımcısı olarak çalışan Oliver Fenwick, oyunun görsel dünyasını başarıyla kurgularken, oyunun kostümleri ise halen Londra’da devam eden Harry Potter and the Cursed Child’ın Tony ve Olivier ödüllü tasarımcısı Katrina Lindsay imzası taşıyor. Bu derece yetkin bir sahne arkasının varlığı, metnin elindeki gücü doğru kullanıp daha da yukarı taşırken seyirciye de unutamayacağı bir hikâyenin içine dahil ediyor.
