
2017’de yayımlanan Stranger in the Alps’ten bu yana solo kariyerini Better Oblivion Community Center ve boygenius gibi projelerle genişleten Bridgers’ın bugün geldiği noktayı yalnızca albümlerinin başarısıyla açıklamak mümkün değil.
1994’te California’nın Pasadena kentinde doğan Bridgers, müzik endüstrisinden gelen bir aileye sahip değil. Genç yaşta gitar çalmasını öğrenen Phoebe yaşadığı bölgedeki küçük mekanlarda sahne alarak ilk şansını yarattı. Los Angeles County High School for the Arts’ta aldığı vokal caz eğitimiyle de deneyimini eğitimle birleştirdi. Eğitim aldığı süre boyunca da yerel müzik sahnesinde bağlantılar kurmayı ihmal etmedi.
2017’de Dead Oceans etiketiyle yayımlanan ilk albümü Stranger in the Alps, Bridgers’ı indie müzik dünyasıyla tanıştırdı. Motion Sickness, Funeral ve Smoke Signals gibi şarkılar, onun şarkı yazarlığının temel özelliklerini ortaya koydu. Ayrılık, ölüm ve aile gibi konuları gündelik, yer yer kendine has mizahıyla ve son derece doğrudan anlattı. Şarkıları yoluyla dinleyicileriyle kurduğu bu samimi ton da kısa süre içerisinde dikkat çekmesinde önemli rol oynadı.

İlk albümünün ardından Bridgers’ın kariyeri farklı yönlere gitti. 2016 yılında alt grubu olarak çaldığı Julien Baker bu sefer yol arkadaşı olacaktı. İkili yanlarına Lucy Dacus’u da alarak 2018‘de boygenius grubunu kurdu. Üçlünün yayımladığı ilk EP, Bridgers’ın solo kariyerinin yanında başka yaratıcı alanlara da yöneldiğinin ilk işaretlerinden biriydi. Bir yıl sonra da Conor Oberst’le Better Oblivion Community Center adı altında ortak bir albüm yayımladı. Aynı dönemde The National ve Fiona Apple gibi isimlerle de çalıştı. Phoebe Bridgers’ın bu dönemde kurduğu ortaklıklar kariyerini de şekillendirdi.
Bu yoğun dönemin ardından 2020’de ikinci albümü Punisher’ı yayımladı. Kyoto ve I Know the End gibi şarkılarla Bridgers’ın müziği çok daha fazla konuşulmaya başlandı ve albüm ona 2021 Grammy Ödülleri’nde En İyi Yeni Sanatçı da dahil olmak üzere dört adaylık getirdi. İş birlikleri bunlarla da sınırlı kalmadı. Maggie Rogers, The 1975, Kid Cudi, Lorde, Taylor Swift ve SZA gibi birbirinden oldukça farklı sanatçılarla da çalıştı.
2023’te Baker ve Daycus’la boygenius olarak geri döndü. The record, üçlünün yıllardır süren arkadaşlığını ve ortak müzik dilini daha büyük başarılara taşıdı. boygenius, 2024 Grammy Ödülleri’nde üç ödül kazandı. Bridgers aynı gece, SZA’yla kaydettiği ‘’Ghost in the Machine’’le En İyi Pop İkilisi ödülünün de sahibi oldu.
Müzik endüstrisinin ona olan ilgisini sadece iyi bir söz yazarı olmakla açıklayamayız. Farklı disiplinlerde çalışabilmesi, çevresini büyütmesi ve ortak bir müzik dili oluşturma isteği sevilmesinde büyük bir rol oynadı. Birçok müzisyenin kariyerinin başında ona yön vermesinden ilham alarak kendi plak şirketi Saddest Factory Records’ı kurdu. Burada Claud, MUNA ve Sloppy Jane gibi isimlere de ilk fırsatlarını verdi.
14 Ağustos‘ta yayımlanan üçüncü solo albümü Lost Weekend, Bridgers’ın kariyerinin bugün geldiği yerden geçmişine bakıyor. Artık Grammy kazanmış, büyük sahnelerde çalan ve müzik dünyasının en tanınan isimleriyle çalışan bir sanatçı. Ama albüm, bütün bu başarının etrafında dönmüyor. Daha çok kayıp, aile, ilişkiler ve insanın geçmişinden gerçekten ne kadar uzaklaşabildiğiyle ilgileniyor.
Lost Weekend boyunca yas ve yeniden âşık olmak sık sık yan yana geliyor. Birini kaybettikten sonra başka birine yaklaşmak, geçmişi geride bırakmaya çalışırken onun hâlâ hayatınızın içinde olduğunu fark etmek ya da güzel bir şey yaşarken bile kendinizi tamamen rahat bırakamamak… Bridgers, bu çelişkileri çözmeye çalışmıyor; olduğu gibi bırakıyor.
Bu albüm, Bridgers’ın kariyerinde geldiği noktayı da özetliyor aslında. İlk albümünden bu yana solo çalışmalar, ortak projeler, farklı iş birlikleri ve Grammy’ler arasında çok daha büyük bir müzikal dünyanın parçası oldu. Ancak kariyeri değişirken, şarkılarının dönüp dolaşıp geldiği yer pek değişmedi: insan ilişkilerinin karmaşıklığı, kayıp ve insanın kendisiyle kurduğu zor ilişki.
Belki de Phoebe Bridgers’ın bu kadar sevilmesinin nedenlerinden biri burada yatıyor. Farklı projelere giriyor, birbirinden oldukça farklı sanatçılarla çalışıyor ve kariyerinin ölçeği giderek büyüyor; ama bütün bunların içinde kendisi olarak kalabiliyor. Onu bugün bu kadar farklı dinleyici ve müzisyen için ilgi çekici yapan da belki bu: Her şey değişse de, kendi sesini kaybetmiyor.