
Bazı sanatçılar şehri bir dekor, bir arka plan olarak kullanır. Sombr için New York, hikâyesinin başladığı yer olmaktan öte, şarkılarının köklerinde dolaşan bir cansuyu gibi. Onun müziği, Manhattan’ın betonları arasında yankılanıyor. Canal Street’teki o unutulmaz lansman, bu büyünün en saf ifadesiydi: Geçici bir sahne, taksi kornaları ve otobüs frenlerinden oluşan kaotik bir senfoni ve bu gürültünün ortasından, zarif gücüyle yükselen bir ses… Onu 2022’den ve TikTok’tan tanıyan hayranları yangın merdivenlerine tırmanmış, pencerelerden sarkmıştı. Şehrin hiç bitmeyen nabzı, bir anlığına bu ilk gençliğini yaşayan adamın kalp çarpıntılarını ayak uydurmuştu. İlk albümü I Barely Know Her’ün ruhu da tam buydu: Şehir gibi görkemli değil ama onun kadar canlı ve bir yerlere yetişmeye çalışanlara inat ani iniş çıkışlarıyla örülü bir harita misali.

Gerçek adıyla Shane Michael Boose, ciddi bir sahne sanatları disiplininden geliyor. LaGuardia’nın katı kuralları varken, onun GarageBand’i yatak odasını müzikal bir lunaparka çevirmişti. Bu erken dönem lo-fi üretimleri melankolik bir “bedroom pop” estetiği taşıyordu. Nitekim onu TikTok’ta milyonlara sevdiren tavrı da buydu. “Nothing Left to Say”, “Fine”, “Through It All” gibi parçalarda formülleri son derece basit ve ama bir o kadar kırıcıydı. İlişkiler, ayrılığın soğuk ve karanlık yanları, pişmanlığın ikircikli hâlleri ve bir ergenin tükenmek bilmeyen özlemleri. Aslında Sombr, ilk albümünün sınırlarını belirleyecek tavrı inşa ediyordu bu şarkılarda. Belki de içe dönük bir jenerasyonun gelecek manifestolarını yazıyordu.
Ancak Sombr’u onca benzerinden ayıran şey, bu hüznü dört duvar arasında hapsetmekten kaçınmasıydı. 2022’deki viral başarısı, onun için bir sıçrama tahtası oldu. Okulu bırakıp tüm varlığını müziğe adaması riskli ama bilinçli bir kopuştu. Ardından gelen Warner Records anlaşması ve Tony Berg gibi usta bir ismin prodüksiyon koltuğuna oturması her şeyi değiştirdi. Artık elindeki imkânlar bir yatak odası stüdyosunu çoktan aşmıştı. I Barely Know Her, bu sayede mahrem bir iç döküşten, sahneleri dolduracak genişlikte bir ‘pop anıtı’na dönüştü: Sözleriyle yükselen, nakaratlarıyla yıldızlara dokunan, kısacık formlarıyla saygı duruşunda bulunan yapılar. Onun bu şair tavrı, postmodern zamanlarda doğmuş gençlerin melankolik duygularını küçültmek değil, aksine onları festival alanlarında çınlatmaktı.
Albümün öne çıkan şarkıları son derece kırgın ama nabzı yüksek. “Crushing”, rock’n’roll’a özgü bir kabadayılıkla açılırken, bir anda annesinin yüzünü hatırlayan bir çocuğun kırılganlığıyla kendi içine kapanıyor. Bu ani geçişler, gücün ve hassasiyetin aynı bedende nasıl var olabildiğinin belgeseli gibi. “Come Closer” ise sürpriz bir parıltı gibi, burada Sombr, acıyla barışık olduğu kadar, saf neşenin de izini sürebileceğini kanıtlıyor. Parçanın içine serpiştirilen parlak tınılar, bu coşkuya eşlik ediyor. “Dime” ve “12 to 12” ise albümün ufkunu genişleten iddialı adımlar. Country’ye göz kırpan yakarışlar, disko-rock’la flört eden funk bas hatları ve 2020’lerin minimal popunda neredeyse unutulmuş bir cesaret.
Elbette bu yolculuk pürüzsüz değil. Sombr’un aşka dair bakışı bazen hayranlıkla korku, idealizasyonla gerçeklik arasında gidip geliyor. Bu tavır, kimi eleştirmenlerce ‘modern erkeklik karmaşasının müzikali’ diye nitelendirildi. Kimi dizeler fazla çıplak, kimi metaforlar ise istemeden basit. Ancak Sombr’un büyüsü tam da burada yatıyor. Bir besteci olarak o, kusurlarını cilalayıp parlatmak yerine onları, şarkılarının doğal bir parçası, otantikliğinin bir kanıtı hâline getiriyor. “Under the Mat” tam da bu sebeple hızlı bitişlerine dair sebepleri arayan bir kazıya dönüşüyor.
Ona yapıştırılan ‘sad boy indie’ etiketi aslında bir lütuf; zira Sombr, bu kalıbı içini dolduracak kadar derin bir kuyuya dönüştürmeyi başaran nadir bir sanatçı. Müziği, modaya uygun bir melankoli ticareti değil; aksine, bu kadim duyguyu modern çağın gürültüsü içinde yeniden keşfe çıkan bir laboratuvar. Belki de bu bağlamda hayranlarına hediye niteliğindeki albüm, romantik bir sis perdesinden ziyade New York yazının boğucu sıcağı gibi kaçınılmaz ve samimi bir gerçeklik. Beş dakikalık destansı şarkısı “Canal Street” bu yüzden bir marş gibi çarpıcı: Her saniyesi yoğun, her notası kasıtlı ve bu yüzden derinden inandırıcı. Dinleyici, burada sadece bir şarkıyı değil, tüm o kırılganlığı ve direnciyle şehrin ortasında duran kendiliğini deneyimliyor.
İşte bu inandırıcılık, onun neden sevildiğine dair en önemli anahtar. Sombr, dijital çağın kayıtsız bireyinin portresini çizerken, onu yalnızca bir ‘üzgün ve yalnız çocuk’ olarak odasında bırakmıyor. Ona bir ses, bir haysiyet ve nihayetinde bir güç veriyor. Onu sokaklarda dolaştırıyor, lo-fi’nin samimiyeti, stüdyo popunun ihtişamı, country’nin nostaljisi, disko-rock’ın enerjisiyle. Tüm bunlar otobiyografik bir anlatı gibi dursa da kolektifi temsil ediyor esasında.
Kabul, bugünün yaşlı kurtları rock’n’roll’un öldüğüne dair cümleler kurabilir. Belki teknik olarak gerçekten de öyledir. Ama Sombr’un anlattığı hikâye, bu ruhun asla ölmediğini ve postmodern günlerde böyle dönüştüğünü hatırlatıyor. Sınırlarda durarak ama çiçeklerle.