
Tolstoy’un Anna Karenina’sından yola çıkarak oluştırılan Anna K., onun Anna’sına verilen bir çağdaş cevap olarak da özetlenebilir. Tolstoy’dan 140 yıl sonra, kadınları hala aynı şeyler yüzünden mi yargılıyoruz sorusunu sorduran oyunda Anna Kay’e hayat veren Özlem Öçalmaz’la bir sohbete daldık…
Anna Karenina’nın güncelliğini koruduğunu, Suzie Miller’ın da ondan ilham alan Anna K.’yı kaleme almasıyla görmüş olduk. Sizin bu iki oyunu nasıl gördüğünüzü sorabilir miyiz?
Güncelliğini hep koruyan bir eser. Yakın zamanda Celal Şengör’ün bir roman karakteri olan Anna Karenina için neler dediğini hatırlamamız bile yeterli. Konu bir kadın ve bir kadının iffeti, namusu olunca toplum olarak bir kabarma yaşıyoruz. S. Miller’ın metninde beni etkileyen şey, toplumsal yargıların bugünün dünyasında başka bir biçime bürünmesi. Artık yalnızca yakın çevrenizin yargısıyla karşı karşıya değilsiniz. Hiç tanımadığınız insanların da sizin hayatınız, bedeniniz, seçimleriniz hakkında söz söyleme hakkını kendilerinde bulduğu bir dünyadayız. Ve bu eleştiri ve yorumlar çok acımasızca oluyor; bir insanı ölüme götürme noktasına gelebileceği düşünülmeden yapılıyor.
İki Anna’nın da ortak noktası belki şu: Kendi hayatlarının öznesi olmak istiyorlar ama başkalarının anlattığı hikâyenin nesnesine dönüşüyorlar. Bizim oyunumuzu romandan ayıran en önemli ayrım ise karakterin trajik bir sona gitmemesi.
Anna K. bir oyuncu olarak sizi hangi bakımlardan heyecanlandırdı?
İlmek ilmek işlediğimiz kariyerlerimiz ve inşa ettiğimiz hayatlarımız bir gecede elimizden alınabilir. Bu çok ağır bir gerçek. Ağır bir bedel. Böyle bir distopyada yaşıyoruz zaten… Ben oyunu ilk okurken çok heyecanlandım. “Şimdi bu kadına ne olacak ne olacak Allah’ım?” diye büyük bir merak ve endişeyle okudum. Anna’nın başına gelenler bir gün hepimizin başına gelebilir ve zaten hep bu korkuyla yaşamıyor muyuz? Özellikle de göz önünde olan insanlar için bu daha da büyük bir yıkım oluyor… Oyunu okuduktan sonra “İşte tam zamanımızın oyunu bu.” dedim. Tam da şu an bizim ülkemizde anlatılması gereken bir hikâye…
Ben oyuncu olarak kusursuz, haklı ya da kolayca anlaşılabilir kadınları oynamaktan çok, insanın çelişkileriyle ilgileniyorum. Çünkü hayat da öyle değil mi? Aynı anda birbirine zıt şeyler hissedebiliyoruz. Birini severken başka birini arzulayabiliyoruz. Özgür olmak isterken kaybetmekten korkabiliyoruz. Anna’nın bana sunduğu en büyük oyunculuk alanı bu çelişkiler. Onu savunmak ya da haklı çıkarmak gibi bir derdim yok. Onu anlamak istiyorum. Hatta bazen anlayamamak da bu yolculuğun bir parçası.

Anna K. özelinde mahremiyet çok ilginç bir yerde duruyor: Anna’nın en özel alanı bir anda herkesin üzerinde konuşabildiği kamusal bir alana dönüşüyor. Karakterin yaşadığı bu mahremiyet kaybı size nasıl hissettirdi?
Beni en çok düşündüren şey, mahremiyetin kaybından ziyade insanların başkasının mahremiyetine duyduğu merakın ne kadar kolay bir yargılama hakkına dönüşebildiği oldu. Bir insanın hayatına ait çok özel bir an, bağlamından koparıldığında artık o insana ait olmaktan çıkıyor. Herkes kendi ahlakını, öfkesini, korkularını, hatta bastırdığı arzularını o görüntünün ya da hikâyenin üzerine yerleştiriyor.
Anna’nın yaşadığı şey yalnızca özel hayatının açığa çıkması değil. Kendi hikâyesini anlatma hakkını da kaybetmesi. Bence burada çok ürkütücü bir şey var. Bir insan hakkında ne kadar çok şey bildiğimizi düşünüyorsak onu o kadar az dinlemeye başlıyoruz.
Oyunun geçtiği mekânın bir otel olması ve sizin de bir otelde gösterim yapacak olmanız kulağa tabii ki hoş geliyor. Ancak sizin açınızdan bu tercihin ne gibi sebepleri oldu? Bir kez de sizden duymak isteriz…
Seyircinin hikâyenin gerçekliğiyle daha çok bağ kurabileceği bir deneyim fırsatı sunuyor. Bizim oyunumuzun hikâyesi tek bir mekânda, bir otel odasında geçiyor. Bu bağlamda, Bomonti Hilton’un CLOUD34 katında seyirciyle buluşacak olması bana çok heyecan veriyor. Bir otel odası, bir yandan son derece mahrem bir alandır; insanlar orada uyur, sevişir, yalnız kalır, ağlar, bekler… Bir oda bazen insana geçici bir özgürlük hissi verebilir. Sanki gündelik hayatınızdan, kimliklerinizden, sorumluluklarınızdan kısa bir süreliğine uzaklaşabilirsiniz. Ama gerçekten uzaklaşabilir misiniz?
Oyunu bir otelde sahnelemek, seyirciyle karakter arasındaki mesafeyi de değiştirebilir. Seyirci yalnızca bir hikâyeyi izlemiyor; o hikâyenin yaşanabileceği bir mekânın içinde bulunuyor, tanıklık ediyor. Bence bu, tiyatronun çok sevdiğim taraflarından biri. Mekân bazen yalnızca dekor olmaktan çıkar, hikâyenin kendisine dönüşür.
Sosyal medya çağında oyuncuların kendileri de Anna’ya benzer biçimde sürekli görünür ve yorumlanabilir durumda. Bir karakterin mahremiyetinin ihlalini oynarken kendi mesleğinizdeki görünürlükle arasında bir yakınlık kurdunuz mu?
Elbette. Oyunculuk zaten bir bakıma görünür olmayı kabul ettiğiniz bir meslek. Ama görünür olmakla herkesin hayatınız üzerinde söz sahibi olduğunu düşünmesi arasında çok büyük bir fark var. Sosyal medyayla birlikte bu sınır iyice belirsizleşti. İnsanlar bir oyuncunun fotoğrafını, söylediği bir cümleyi, oynadığı bir karakteri alıp onun kim olduğuna dair kesin hükümler verebiliyor. Beni burada düşündüren, bizim birbirimize bakma biçimimiz. Bir insanı gerçekten merak mı ediyoruz, yoksa onun hakkında bir kanaat sahibi olmanın verdiği rahatlığı mı seviyoruz?
Anna’yı oynarken kendime de bu soruyu soruyorum. Çünkü hiçbirimiz bu bakışın tamamen dışında değiliz. Hepimiz bazen başkalarının hayatlarına bakarken kolayca hüküm verebiliyoruz.

Anna K.’dan yola çıkarak sektöre de bakalım isteriz. Kadınların oynadıkları karakterlerin cinselliği ya da arzusu söz konusu olduğunda oyuncuya yöneltilen bakışın da değiştiğini düşünüyor musunuz? Yani bazen karakterin yaptığı seçimlerle onu oynayan kadın oyuncunun birbirine karıştırıldığı oluyor mu?
Evet, üstelik bunun yalnızca kadın oyuncularla sınırlı olduğunu da düşünmüyorum. Mesela kötü bir karakteri oynayan bir erkek oyuncu için de geçerli. Maalesef çok çok üzücü bir durum bu ülkemiz için. Hatırlayın, Kurtlar Vadisi’nde Çakır karakteri öldüğü için cenaze namazı düzenleyen bir toplumdan bahsediyoruz. Ben o yıllardan daha da beter bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum artık. Her şeyin birbirine karıştığı, sosyal medyayla, yapay zekâyla insanların daha da kolay manipüle edilebildiği bir dönemdeyiz. Yok kadınların arzularını ifade etmeleriymiş, yok cinselliğiymiş… O konulara daha gelebildiğimizi düşünmüyorum toplum olarak.
Ayrıca bu ülkede oyunculuk yapan biri olarak şunu ülkenin girişine asmak istiyorum ya da her TV yayınından önce, her yerde yayınlanması gerektiğini düşünüyorum: Oyunculuk, bir insanın başka bir insanın deneyimine yaklaşma çabasıdır. Ben sahnede bir karakterin arzusunu, korkusunu, öfkesini yaşatmaya çalışırken kendi hayatıma ilişkin bir beyanda bulunmuyorum.
Anna’nın arzularının bu kadar kolay biçimde yargılanması çok tanıdık bir manzara. Sizce toplum olarak bugün hâlâ erkek karakterlerde özgürlük ya da tutku olarak kabul ettiğimiz bazı davranışları kadın karakterlerde ahlaki bir meseleye dönüştürüyor muyuz?
Hem de nasıl… Kesinlikle. Bir erkeğin tutkusu çoğu zaman onun karakterinin derinliği olarak anlatılabiliyor. Bir kadının tutkusuysa çok daha hızlı biçimde onun ahlakıyla ilişkilendiriliyor. Kendini seçen, kendi gerçekliğini, kendi tutku duyduğu şeyi seçme özgürlüğü gösteren tüm cesur kadınlar toplum için bir tehlike. Politik bir tehlike. Bu bize dayatılan toplum kodlarına başkaldırmış, yıllardır süregelen kadınların üzerinde kurulan bu mirasın esaretini devam ettirmemiş oluyoruz. Ve bu, toplum için de politika için de bir tehlike. Bir kutsalın yıkılışı.
Bence Anna’nın hikâyesindeki en rahatsız edici şeylerden biri de bu. Onu yargılamak çok kolay. Hatta belki seyircinin bir kısmı kendisini onu yargılarken bulacak.
Ama ben bir karakteri anlamanın onu onaylamak anlamına gelmediğini düşünüyorum. Bir insanın seçimlerine katılmadan da onun acısını, arzusunu, çaresizliğini anlayabiliriz. Tiyatronun gücü de biraz burada. Gerçek hayatta kolayca mahkûm ettiğimiz bir insanla sahnede bir süreliğine aynı odada kalmak zorunda bırakıyor bizi.
Herkesin seyir tecrübesi kendine özel elbette ama siz, Özlem olarak, Anna K.’yı izleyen seyircinin salondan hangi soruyla çıkmasını istersiniz?
Seyircinin Anna’yı haklı ya da haksız bulmasından çok, onu yargılarken kendisiyle karşılaşmasını isterim. Çünkü hepimizin başkalarının hayatlarına dair çok güçlü fikirleri var. Ama o hayatların içinde yaşamıyoruz. Bir insanın neyi neden yaptığını, hangi korkuyla, hangi eksiklikle, hangi arzuyla hareket ettiğini çoğu zaman bilmiyoruz.
Belki seyirci salondan çıktığında kendisine şu soruyu sorar: “Ben Anna’nın yerinde olsaydım ne yapardım?”
Ama bundan da önemlisi, başka bir soru var: “Anna’yı yargılama hakkını kendimde neden bu kadar kolay buldum?”
Bence bu ikinci soru insanı biraz daha uzun süre meşgul edebilir.
