
BaBa ZuLa, 1996’da sadece bir film müziği projesi olarak filizlendiğinde kimse bu “tek seferlik” oluşumun Türkiye müzik tarihinin en nevi şahsına münhasır, en dirençli ve en küresel yolculuklarından birine dönüşeceğini tahmin etmemişti. Aradan geçen 30 yılda onlar ne sazın tınısından ne de o meşhur ritüellerinden ödün verdiler. Aksine sahneyle seyirci arasındaki o “su doldurulmamış hendekleri” her konserlerinde biraz daha yıktılar. Murat Ertel, Levent Akman ve Esma Ertel ile bir araya gelerek ZeN’den bugünlere uzanan o saykedelik mirası, analog dünyanın samimiyetini ve kolektif ruhun bireyselliğe karşı kazandığı o sessiz zaferi masaya yatırdık.
Aslında hepimiz BaBa ZuLa’nın sadece “Tabutta Rövaşata” için kurulup sonra dağılacak bir grup olduğunu biliyoruz ama bu tek seferlik grup, 30 yılı geride bıraktı. “Bizim hikâyemiz bu gidişle çok uzun yıllar sürecek.” dediğiniz, bunun farkındalığını yaşadığınız ilk anı hatırlıyor musunuz? Çünkü bazen o farkındalıklar da yol çizmenin bir dinamiği oluyor.
Levent Akman: Aslında bu kadar sene sürmesi hiç hesapta yoktu. Her şey “Üç Oyun için 17 Müzik” ile belirdi bende. Sonra içime bir şüphe düştü, “Galiba bu iş uzun sürecek.” dedim ve gerçekten de hâlâ sürüyor. En baştan beri hiç karamsarlık olmadı, inancım tamdı BaBa ZuLa’ya. İyi şeyler olacağını hep biliyordum.
Murat Ertel: Aslında mesela ben ZeN’in dağılacağını pek düşünmüyordum ama öyle olaylar yaşandı ki bir noktada, “Tamam, biz BaBa ZuLa ile devam ediyoruz, bu bize iyi geliyor.” dediğimizi hatırlıyorum. ZeN’in dağılmasına üzülmüştüm ama artık orada müzikal ve sanatsal fikirlerimizi birbirimize geçirememeye başlamıştık. Sürekli insanlarla, organizasyonla ilgili problemler vardı.
Levent Akman: ZeN bir şekilde sönümlenmeye başlamıştı. Murat’la biz biraz zorluyorduk, “Haydi toplanalım, prova yapalım.” diyorduk, provaya bir gidiyorduk kimse yok… Bir süre sonra bizim de tadımız kaçtı, uğraşmadık ve bitti zaten.
Murat Ertel: BaBa ZuLa’da ise öyle bir problem hiç yaşanmadı. Bir fikir ortaya attığımızda, “Şöyle mi yapsak” dediğimizde mutlaka bir yerde buluşuyoruz. Hatta çoğu zaman kafamızdakinden çok daha iyisini yapabildiğimizi görüyorum. Müziğimizde hep bir tazelik var. Her albümün sound’u, yaklaşımı ve estetiği bir öncekinden farklıdır. Kapaklara baktığında o BaBa ZuLa dokusunu hissedersin ama asla birbirinin aynısı değildir. Bu farklılık ve sürekli yenilenme hâli bizi 30 yıla taşıdı.

Murat Ertel ve Levent Akman, 30 yıldan çok daha uzun zamandır beraber müzik yapıyor. Peki aranızdaki o 30 yılı aşan sarsılmaz ortaklığın sırrı ne oldu? Hiç “Tamam artık bitti.” dediğiniz bir kırılma noktası oldu mu? Bu bir tıkanma da olabilir, fikir ayrılığı da.
Murat Ertel: Bazen gerçekten çok zor anlar oluyor; “Neden böyle diyor, bak yine aynı şeyi yaptı.” dediğimiz sinir bozucu senaryolar yaşanabiliyor. (Gülüyor) Ama günün sonunda sanırım her şeyi müzik kurtarıyor. Üretim süreci öyle bir noktaya geliyor ki o an hissettiğimiz “Vay be” duygusu her şeyin önüne geçiyor. Geçmişe dönüp baktığında, o paylaşılan güzel anlar hep en üstte kalıyor, tartışmalar veya negatiflikler ise sadece birer ayrıntı olarak kalıyor. Eğer terazinin kefesinde o güzel yaşanmışlıklar ağır basıyorsa gerisi zaten uçup gidiyor.
Levent Akman: Bu biraz da karakter meselesi. Bazı insanlar hayatlarını kin ve hınç üzerine kuruyor, Murat da ben de öyle tipler değiliz. Birbirimize çok sert girdiğimiz anlar olsa bile birkaç gün sonra o öfke geçiyor. En azından ben kendi adıma unutup önüme bakabiliyorum. Hayatını intikam üzerine kurgulayan, “Bana 2002 yılında şunu demişti, gününü görecek.” diye pusuya yatan çok insan var. Biz öyle olmadığımız, her şeyi olduğu anda bırakıp devam edebildiğimiz için bu kadar sene beraber yürüyebildik.

Müzik, insanlık tarihinin başlangıcından beri hep bir dönüşüm içerisinde. Dolayısıyla sizin müziğiniz de öyle. Peki sizce BaBa ZuLa’nın müziği nasıl dönüşümlere uğradı yıllar içerisinde? Yani aslında demek istediğim BaBa ZuLa’nın müziği kendi içinde düşüşleri kalkışları, kaosları olan yaşayan bir organizma mı?
Levent Akman: Albümlerimize baktığınızda her birinin bambaşka bir alem olduğunu görürsünüz. BaBa ZuLa’nın en çok hoşuma giden yanı bu, hiçbir işimiz birbirine benzemiyor. Müzikal olarak her albümü farklı değerlerde görüyorum. Batı müziğinde bile artık sürekli bir tekrar hali hâkim. Dinlediğim pek çok şey ne yazık ki beni heyecanlandırmıyor. Bir tını duyuyorum, “Tamam” diyorum ama arkasından hep bir benzetme, hep bir taklit geliyor. Bizim albümlerimizde ise bu yok. Süreç çok organik ilerliyor ve sürekli gelişiyoruz.
Esma Ertel: Her albüm aslında kendi döneminin kaosunu, o anki sanatın gücünü, derdini ve tasasını içine hapsediyor. Bu durum doğal olarak sound’umuza da yansıyor.
Mesela Hayvan Gibi albümünün hemen ardından İstanbul Sokakları’nın çıkması buna iyi bir örnek. Hayvan Gibi ile o çiğ, canlı sound’u alan ve sizi öyle tanıyan bir dinleyici, İstanbul Sokakları’ndaki o farklı atmosfere mutlaka şaşırmıştır.
Esma Ertel: Evet, o albümde insanlar bir anda kendilerini İstanbul’u, Boğaz’ı dinlerken buldular. Dinleyicide bir beklenti oluşuyor ama BaBa ZuLa her seferinde o beklentiyi değiştirip dönüştürerek aşıyor. Kronolojiye baktığımda her albümün aslında belirli bir dönemi anlattığını, o dönemin ruhunu yansıttığını görüyorum.
Müziğinizde şıp şıp su sesinden ahşap gıcırtısına kadar pek çok organik ses var. Ve yalnızca bunlar da değil, aklımıza gelecek her tür sese BaBa ZuLa müziğinde rastlayabiliyoruz. Analog dünyanın bu kusurlarını neden bu kadar çok seviyorsunuz?
Levent Akman: Dünya zaten kaos üzerine kurulu bir yer, düzen dediğimiz şey aslında karmaşadan ibaret.
Esma Ertel: Bir de mükemmelin peşinde miyiz acaba?
Murat Ertel: Bugün pek çok insanda çok steril ve mükemmeliyetçi bir yaklaşım var. Mesela kayıtta “kanala ses sızmasın” diye bir dertleri var; ben cura çalarken bas gitarın sesi benim kanalıma girebilir, bunda bir sakınca yok.
Esma Ertel: Bazı insanlar bunu “iyi kaydedilmemiş” gibi ya da bir eksi olarak görüyor ama aslında orada başka bir sound deniyorsunuz. Eğer buna kapalı olursanız, sizi sadece belli bir kalıba hapsederler.
Murat Ertel: Kayıt teknolojilerinde garip bir sterillik var artık. Gitar kanalında sadece gitar olsun, davulda sadece davul… Öyle bir noktaya geldi ki, birbirini hiç tanımayan insanlar aynı parçada çalıyor ama birbirlerini görmemişler bile. Biz BaBa ZuLa’da bunu pek yapmıyoruz. Bizim için müzik bir nevi “muhabbet” gibi; karşılıklı konuşmak, birbirine pas atmak demek. Birinin ettiği bir laftan alıntı yapıp başkasının cümlesiyle birleştirdiğinizde ortaya “Vay be, ne demişler” dediğiniz bir şey çıkabilir ama o anın doğallığı yitip gider. Biz çoğunlukla canlı çalıyoruz kayıtlarda, bizim için önemli olan o anın enerjisi. “Şuraya kötü basmışım, şurada yanlış yapmışız” gibi kaygıları bir kenara bırakabiliyoruz; bazı kusurlar o doğallığın bir parçası olarak kalıyor.

Peki, bu “birlikte çalma” hâli sizi modern üretim biçimlerinden nasıl ayırıyor?
Murat Ertel: Çoğu zaman canlı ve hep beraber çalıyoruz. Arada çok güçlü bir ilişki var. Bugün pek çok kişi “solist müziği” yapıyor; bir şarkıcı ya da enstrümanına çok hâkim bir tip çıkıyor, yanına iyi olduğunu düşündüğü insanları topluyor ve bir şey yapıyor. Bu da güzel olabilir ama “Grup olmak” bambaşka bir şey. Biz o ekip ruhunu, görev bölümünü ve konuşmadan anlaştığımız o “Telepatik” anları seviyoruz. O telepatik bağ çok özel. Bir yerde duruyorsun ve o an konuşmadan aynı geçişi yapıyorsun, “Ulan ne güzel durduk” diyorsun o anın heyecanıyla… Biz bu analog dünyayı, bu dokunulabilir ve gerçek bağı seviyoruz. Bu organik yapıyı bozmak da istemiyoruz.
Esma Ertel: Biz bu telepatik ve analog dünyayı çok seviyoruz yani.
BaBa ZuLa’yı bir “açık platform” olarak tanımlayabilir miyiz? Yıllar içinde gruba giren her müzisyen ardında nasıl bir iz bıraktı ve bu kadro değişimleri BaBa ZuLa’yı nereden nereye taşıdı?
Murat Ertel: Eğer bu değişimler olmasaydı herhalde biz devam edemezdik. Tarihe baktığımızda The Beatles’ın, Led Zeppelin’in nasıl dağıldığını ya da Queen’in Mercury’den sonra artık “Queen” olmadığını, yine The Doors’un Morrison’dan sonra “Doors” olmadığını görüyoruz. Bazı gruplar sadece bir “frontman”in sürüklediği oluşumlar hâline geliyor ama o zaman da grubun tam tadı olmuyor. O tip durumlarda sanatçı solo yapsa sanki daha iyi olacakmış gibi bir his uyanıyor. Benim için grupla müzik yapmanın keyfi bambaşka.
Levent Akman: Ne yazık ki günümüzde bu “grup kafası” giderek azalıyor. Artık her yerde bireysellik var, tek bir isim üzerinden yürüyor her şey. Afişe bakıyorsun, sadece bir kişi var. Ama aslında o ismin arkasında, o müziğe katkıda bulunan, altyapısını yapan, kaydına ruh katan bir sürü insan var. Gel gör ki onların adı sanı bile geçmiyor. Ki grup yaklaşımı insan doğasına da en uygun şeylerden. Kabile gibi. Tamam, onlar da olsun ama her yeri bu anlayış kaplayınca insanın üzerine bir sıkıntı basıyor. Müziğin mutfağındaki o kolektif ruhun, o görünmez kahramanların emeğinin bir isim altında eriyip gitmesi, grubun o ortak dilinden uzaklaşılması sektörel bir sorun hâline geldi. BaBa ZuLa’da biz bu ortak dili ve grup olma hâlini her şeyin üzerinde tutuyoruz.

Müzik dünyasında “solo” projelerin bu kadar parlatılması, aslında kolektif bir emeğin üzerini mi örtüyor?
Murat Ertel: O parlatılan isimler aslında tek başlarına değiller. Arkalarında onları destekleyen, sadece müzisyen de olmayan bir sürü insan var ama hiçbirinin adı, unvanı geçmiyor. Kimse onlardan bahsetmiyor, adeta görünmez kılınıyorlar. Bu durum benim hiç hoşuma gitmiyor. Bir de işin en acı tarafı da şu; arkadaki o insanların tüm kredisini, tüm başarısını tek bir insan üzerine alıyor. Oysa orada ortak bir üretim, bir fikir birliği var.
Levent Akman: Kesinlikle. O gitarı sanki o tek kişi çalmış, o düzenlemeyi tek başına yapmış gibi bir hava yaratılıyor. Arkada bir şeyler yapan insanlar “isimsiz” gibi kalıyor. O kaydı kim yapmış, prodüktörü kim, hangi stüdyoda ne emek verilmiş… Bunların hepsi sıfırlanıyor. Sadece bir solist var ve sanki dünyada başka hiçbir şey yokmuş gibi davranılıyor. Bu emeğin görmezden gelinmesi ve anonimleştirilmesi, müziğin ruhuna aykırı bir durum.
BaBa ZuLa her zaman görselliğe ve danslara önem veren bir gruptu, sahnede yine dansçılar görüyorduk ama Esma’nın katılmasıyla aslında görsellik, geleneksel ve modern bir ritüele dönüştü. Dans ve görsel değişimler üzerinden baktığımızda grubun müziği de bu şekilde evrildi mi? Yani demek istediğim, dansları da düşünerek müzik yapmaya başladınız mı?
Esma Ertel: Aslında ben sürece daha çok sonradan eklemlendim. Özellikle “Aşıkların Sözü Kalır“ parçasıyla birlikte bu yönde güçlü bir algı oluştu ama biz yola çıkarken “Haydi şu dans figürü için bir beste yapalım.” diye odaklanmadık. BaBa ZuLa’nın bestelediği ve geleneksel müzikten beslenen eserler üzerine, ben geleneksel dansları bir katman olarak ekledim. Benim için o ritüel, dans ve tapınma hâli, gelenekselden beslenen ve “Aşıkların Sözü Kalır“ ile vücut bulan bir bütündü.
Murat Ertel: Esma’nın gruba dahil olmasıyla birlikte; giysilerden, sözlerden ve müzikten gelen o Alevi-Bektaşi-Anadolu geleneğine bambaşka ve çok derin bir katman eklendi. Daha önce müziğimizde daha çok “Oyun havası” ya da “Aşıklık geleneği” üzerinden bir bağ varken, Esma ile birlikte Cem ve Sema gibi çok temel ritüellerin kapısı aralandı.
Esma, sahnede şaman davulu da çalıyorsun ve aslında şaman davulunun çok etkili de bir hikâye anlatıcılığı misyonu da var bilirsin kamlardan beri. Dansınla müziği görselleştirirken, hikâye anlatıcılığı sahnedeki personanın neresinde kalıyor?
Esma Ertel: Aslında her şey o merkezin etrafında doğuyor; benim için işin tam kalbinde bu var. Kendi kendime “Gerçekten bir enstrüman çalacak olsam ne çalardım?” diye sorduğumda önce bendirle başladım, sonra şaman davuluna geçtim. O şaman davuluyla kurduğum bağ, hikâye anlatıcılığının üzerine eklenen ve beni gerçekten benden alan, tabiri caizse “meşke düştüğüm” çok derin bir bağlantı. Orada o dört, hatta beş element birbirini o kadar iyi tamamlıyor ki… Dışarıdan bakıldığında bu sadece ritüelistik bir performans gibi görünüyor olabilir ama benim iç dünyamda yaşadığım şey çok daha derin bir temas. Elbette biz bu hissiyatı sahnede belli görsel kodlara da yerleştiriyoruz ve izleyici o görselliği gördüğünde bizi o kodlarla tanımlamak istiyor. Ama ne olursa olsun, benim için en merkezdeki mesele kesinlikle o hikâye anlatıcılığı.

Konserlere genelde seyircinin arasından yürüyerek giriyorsunuz, öyle olmasa bile bir şekilde sahneden dinleyicilerin arasına karışıyorsunuz. O fiziksel mesafeyi yok etmek sizin için neden önemli? 30 yıl boyunca hiç değişmeyen samimiyet, bu hemhâl olma durumundan mı geliyor?
Esma Ertel: Aslında bu bir bütünleşme hâli, tam bir “bir olma” durumu. Genelde sahnelerde görünmez bir cam duvar vardır ama BaBa ZuLa her zaman o duvarları kırmayı seçti. Seyircinin içine girerek o duvarı bugün belki biraz daha katmerledik ama şunu görüyorum; siz o adımı attığınız anda insanlar sizi çok güzel kucaklıyor. Onlar zaten oradalar, sadece birinin o kucaklaşmayı başlatmasını bekliyorlar. Sahnedeki dansçılar sadece izlensin diye orada değiller; “Sen de durma, benimle beraber dans et” dediğimizde o akış başlıyor ve insanlar çekinmeden sizinle bir oluyor. Bu birliği hissetmek, hissettirmek çok önemli.
Bu “duvarları yıkma” hâli grubun ilk yıllarından beri bir duruşa da işaret ediyor, değil mi?
Levent Akman: Kesinlikle. Biz en başından beri bir şeyleri kırmaya çalıştık zaten. İlk çıktığımızda kullandığımız elektro saz, darbuka, kaşık gibi enstrümanlar o dönemde ciddi tepki alan, aşağılanan ve küçümsenen şeylerdi. Neredeyse bir “linç” kültürüyle karşı karşıyaydık ama biz o küçümsenen yerden sırtlandık bu işi. Mesela konserlerimize kasten oryantal dansçıları çıkardık. Çünkü o dönemde bu insanlar toplumda inanılmaz zorbalanıyor, aşağılanıyordu. Biz ise inadına onları baş tacı edip sahneye çıkardık. Toplumdaki o tabuları kırmak için elimizden geleni yaptık ve yapmaya devam ediyoruz.
Seyircinin arasından sahneye çıkmak ya da sahneden inip aralarına karışmak da bu tabu yıkma eyleminin bir parçası sanırım…
Levent Akman: Bu aslında yerleşik müzik piyasasına da bir tepki. Dikkat ederseniz müzik endüstrisinde sahneler çok yüksektir, araya hendekler kazılır, neredeyse içine su doldurup timsah koymadıkları kalır… İnsanları sanatçıdan uzak tutmak için her türlü mesafe konulur. Biz ise o mesafeyi, o “İlahlaştırma” çabasını reddediyoruz. Biz o mesafeyi kırmaya çalışıyoruz çünkü biz de sizden biriyiz, siz de bizden birisiniz. Birlikte bir şey ortaya çıkartıyoruz. O mesafe ortadan kalktığında müzik de gerçek anlamda dönmeye ve ruhlara temas etmeye başlıyor.
BaBa ZuLa deyince sadece bu topraklarla sınırlamak da güç çünkü Türkiye’nin dışında da çok fazla konser veriyorsunuz. Yurt dışındaki bir festivalde sazı ya da kaşıkları elinize aldığınızda; Türkçeyi hiç bilmeyen, bu kültürü hiç tanımayan bir dinleyiciyle kurduğunuz o frekansın temeli ne sizce?
Murat Ertel: İşin temelinde büyük bir merak var. Ciddi bir ilgi ve buna bağlı olarak gelişen bir araştırma, okuma süreci söz konusu. Bize gelen kitlenin çoğu ne dinlediğini bilerek, ödevine çalışarak geliyor. Şunu dürüstlükle söylemek lazım: Yurt dışındaki dinleyicinin entelektüel birikimi ve araştırma iştahı maalesef daha fazla. Daha çok okuyor, daha çok merak ediyorlar. Türkiye’de ise durum biraz farklı. Eskiden hayat tecrübeleri ya da televizyonun önlerine sunduğu içeriklerle sınırlı bir tüketim vardı. Şimdi internet sayesinde bilgiye ulaşmak kolaylaştı, insanlar bir şeyler öğrenmeye başladı ama hâlâ okuma alışkanlığımız zayıf. İnternetten yalan yanlış bilgilerle de olsa bir şeyler öğrenmeye çalışıyorlar ama o derinlikli merak yurt dışında çok daha belirgin.
Bu merak, Türk kültürüne bakış açısını da değiştiriyor mu?
Murat Ertel: Kesinlikle. Görüyorsun ki adam gerçekten merak ediyor. Mesela yıllar yılı Türklerle bir arada yaşamış ama onların bu kadar derin, bu kadar katmanlı bir kültürü olduğunu fark edememiş. Belki küçümsemiş, belki de görmezden gelmiş. BaBa ZuLa ile o müziğin içine girdiğinde, “Vay be, burada anlayamayacağım kadar derin bir anlayış varmış.” demeye başlıyor. Bu farkındalığı yaratmak ve o küçümseyen bakışı meraklı bir saygıya dönüştürmek bizim için çok önemli.
Sizin ne denli bir fiziksel müzik tutkunu olduğunuzu biliyorum hem kendi dinlediklerinizde hem de üretimlerinizde özellikle plak tercih ediyorsunuz. Dijital platformlardan ziyade fiziksel albümlere önem vermeniz, sahnede dinleyiciyle bütünleşmenin de benzeri bir tavır mı?
Levent Akman: Fiziksel bir şeye dokunmak, onu ellemek çok insani bir şey.
Murat Ertel: Müzik dijitalde sadece birtakım rakamlardan ibaret kalıyor ve bu bana hiç tatmin edici gelmiyor. Sanki çarpık bir eğitim sisteminin içindeymişiz gibi; “5 aldım geçtim.” ya da “11 bin takipçim var, barajı geçtim.” kafasına giriyoruz. Ama gerçek ilişki bu değil.
Gerçek ilişki nerede başlıyor peki?
Murat Ertel: Gerçek ilişki o fiziksel temasla, anılarla başlıyor. Birisi geliyor, “Ben Bakırköy Akıl Hastanesi konserine gelmiştim.” diyor mesela. O adama bakışım anında değişiyor. “Orada ne gördün, ne hissettin?” diye merakla sormaya başlıyorum. Ya da birisi elinde yıllar öncesinden kalma bir kasetle geliyor. O kaseti belki bugün dinlemiyor ama o nesne onun için bir hatıra deposu. Müzik aslında gerçek bir “Zaman makinesi”. Bir şarkıyı duyduğunuz ya da o kaseti elinize aldığınız anda sizi “cart” diye belli bir zamana ve mekâna götürüyor. Müziğin sihri de burada; sizi farklı evrenlere ışınlayabiliyor.
Levent Akman: Kitap okumak gibi bir şey ya, kitap okumayı bu yüzden çok seviyorum; bir kitaba başladığınızda beyniniz orada anlatılan mekânı, havayı ve karakterleri kendi içinde kurmaya başlıyor. Kafanızın içinde bir sinema oynamaya başlıyor aslında.

30 yıl boyunca hiç değişmeyen ve bundan sonra da hiç değişmeyecek dediğiniz neler var BaBa ZuLa tarihinde? Yani yapay zekâ gibi bir kavramın hayatımızın her yerine yerleştiği bir dünyada BaBa ZuLa’nın el emeği göz nuru estetiği nasıl hayatta kalacak sizce?
Levent Akman: 30 yılı bu değerleri koruyarak devirdik. Hâlâ mikrofonlarla, kanallara sızan o doğal sesleri sildirmeden, “akustik” bir ruhla kaydediyoruz. Ancak bizi sadece “Analog bir grup” olarak tanımlamak da doğru olmaz. Biz dijitali ve teknolojiyi de kucaklıyoruz. Dijital dünyanın her gelişim evresinin kendine has bir estetiği olduğunu düşünüyoruz; 8 bit, 12 bit ya da 16 bit sound’ların her biri keşfedildikçe müziğe farklı bir karakter kattı.
Murat Ertel: Yapay zekâya gelirsek… Aslında o da kendi içinde yeni bir estetik getiriyor. Özellikle de o “yanlışlarıyla” bir estetik yaratıyor; hani o meşhur altı parmaklı eller, yapılamayan şarap kadehleri gibi hatalar… Bu kusurlar bir tür doğallık barındırıyor. İleride belki sadece yapay zekâyı kullanarak bir şeyler de yapabiliriz ama bizim için asıl mesele samimiyeti ve dürüstlüğü yitirmemek. En sevdiğimiz ve keyif aldığımız şeyi dürüstçe yapıyorsak her türlü aracı kullanabiliriz. Ama biz şunu çok önceden öğrendik: Bilimkurgu olarak nitelendirilen her şey aslında bir gün gerçekleşecek olandır. Bir şey sanat olarak ya da hayal dünyasında varsa o zaten var edilmiştir. Biz şuna inanıyoruz: Eğer bir şeyi hayallerinde canlandırdıysan o zaten bir gerçeklik kazanmıştır. Hayal edilen her şey, bir şekilde gerçektir.
Röportajı bitirirken bunu sormasam olmaz: 30. yılda biz neler göreceğiz? Ne gibi sürprizlerle karşılaşacağız bu yıl boyunca?
Murat Ertel: Gerçekten çeşitli sürprizlerimiz olacak. Herhalde en büyüğü, hazırlıkları süren 30. yıl albümümüz. Hatta ismini de şimdiden koyduk: XXX. Şu an kayıtlarla yoğun bir şekilde uğraşıyoruz ve ortaya çok güzel bir iş çıkıyor. Albümün tamamen yeni şarkılardan oluşmasına karar verdik. Ancak ilginç bir şekilde, o “eski BaBa ZuLa sound’unu” yeniden yakaladığımızı, müziğin o ruhla çok güçlü bir bağ kurduğunu söyleyebilirim. Sadece albümle de sınırlı kalmayacağız. Yıl boyunca yalnızca yeni işlere odaklanmayan, geçmişle bugün arasında köprü kuran başka planlarımız da var. Yol boyunca göreceksiniz; eskiden çekilmiş ama yayınlanmamış filmler, eski konser kayıtları ve farklı sanatçılarla yaptığımız özel iş birlikleri yavaş yavaş gün yüzüne çıkacak. Planladığımız çok sağlam bir Avrupa turnesi var. Umarım her şey yolunda gider ve gerçekleştirebiliriz. Bu turne bizim için büyük bir adanmışlık ve yüksek konsantrasyon demek. Şu an albümün kapağı üzerinde de çokça düşünüyoruz; çizimler, tartışmalar, “Şöyle mi olsun, böyle mi olsun?” diye sorular sormalar derken vaktimizin çoğunu bu üretime ayırıyoruz.
30 yılın sonunda dönüp baktığınızda, bu yolculuk size ne hissettiriyor? “Tamam” dediğiniz bir nokta mı bu, yoksa yeni bir başlangıç mı?
Murat Ertel: 30. yıla geldik ve hâlâ üretebilmek çok güzel. İçimizde “Hadi artık son albümü çıkaralım da bitsin.” gibi bir his yok. Aksine, “30. yıl albümünü çıkaralım ve tam gaz devam edelim.” heyecanı var. Bu çok iyi bir şey. İleride ne olur, her zaman böyle devam edebilir miyiz bilmiyorum ama her şeyin bir sonu olsa bile en azından bu 30. yıl albümü hakkıyla yayımlanacak ve o yolculuk sürecek.
Kapak fotoğrafı: Uğurtan Aydemir
Diğer tüm fotoğraflar: Hina Yılmaz