
50’lerin ihtişamlı big band ruhunu Anadolu’nun eşsiz melodileriyle birleştiren Bedük, Frank Sinatra’nın Ankara’da, Aşık Veysel’in ise Chicago’da doğduğu o hibrit evrenin kapılarını aralıyor. 28 Şubat akşamı 35 kişilik dev bir orkestrayla sahneye çıkmaya hazırlanan Bedük; Hakan Taşıyan’dan Nirvana’ya uzanan, “şaşırtıcı bir heybet” olarak tanımladığı bu yeni sound’u ve sınırları Türkiye’yi aşan Silk Orient hayalini anlattı.
Konumuz çok belli, 28 Şubat’ta hepimizin heyecanla beklediği Silk Orient projesi üzerine konuşacağız. Ben bu projenin haberini ilk aldığımda “zaman bükücü bir yolculuk” gibi bir şey düşündüm. Silk Orient’in hikâyesini birazcık dinleyelim mi ilk başta? Nereden geldi bu fikir, nasıl şekillendi?
Aslında ben uzun zamandır düşünüyordum böyle bir projeyi. Büyük bir orkestrayla müzikal bir proje yapmayı çok istiyordum. Çünkü hayatım boyunca hep full gaz; elektronik ya da rock gibi sert şeyler yaptım. Ama insan bir yandan da ciddi bir şekilde sahnede durabilmek istiyor. Delirmeden, güzel güzel müziğimi yapabileceğim yan bir proje hep aklımdaydı. Silk Orient projesini de yaklaşık iki senedir kurguluyoruz. Ama onun da hikâyesi ilginç gelişti mesela. Beraber bu işe kalkıştığımız arkadaşlarımız Elçin, Begüm, Neyzen beni bir gün aradı ve “Bir projemiz var ancak telefonda anlatamayız, görüşmemiz lazım.” dediler. Ben de o sırada Didim’de tatildeyim, onlar İstanbul’da. Ortada bir yerde, İzmir’de buluştuk. Anlatmaya başladılar, daha ikinci dakikada “durun” dedim, “Şu an benim bir senedir düşündüğüm projeye yakın bir şey anlatıyorsunuz!” Ardından kendi fikrimi anlattım. Onların anlattığı fikirle benimki birbirine çok yakındı. Farklı yerlerde çok benzer şeyler kurgulamışız yani. Sonrasında oturup bunu nasıl son hâle getiririz diye düşündük ve Silk Orient projesini çıkardık. 50’lerin big band ve caz gruplarını hepimiz biliyoruz ama bunu Anadolu’nun müziğiyle birleştirme fikrine ben hiç rastlamadım. Yani en azından bizim yapacağımız türden bir şekilde. Madem böyle bir şey yok, hayalini kurduk ve yola çıktık.
Proje, doğu ile batının kesişimi gibi duruyor ancak Silk Orient aslında geçmiş ile geleceği de bir araya getiriyor. Peki bu dörtlü koordinat sisteminde Bedük tam olarak nerede?
Bedük, Türkiye neredeyse tam orada aslında. Hem doğuda hem batıda hem Akdeniz’de hem Ortadoğu’da hem de Avrupa’da. Zaten Türkiye’nin de durduğu yer aslında böyle bir konum değil mi? Zaman konusuna da gelince Bedük hem geçmişte hem de gelecekte. Türkiye gibi bir proje desek hiç yalan olmaz Silk Orient için. Kulağa belki klişe gelebilir ama bunu en iyi bu şekilde anlatabiliriz bence.

Çıkış noktalarında belirttiğin bir şey var: “Frank Sinatra, Ankara’da doğsaydı ya da Aşık Veysel, Chicago’da doğsaydı…” Bunu düşündüğüne göre kafanda aşağı yukarı bir fikir oluşmuştur. Sence bu iki isim tam tersi yerlerde doğsalardı dünya müziğinde neler görürdük?
İşte onu 28 Şubat’ta konserde göreceksiniz, önden spoiler yok (Gülüyor). Çünkü orada her şeyi canlı canlı çalacak ve söyleyeceğiz. 35 kişilik bir orkestra ile olacak bu. Batı müziği, doğunun melodik altyapısına hâkim değil. Dolayısıyla yaptıkları işler bir yere kadar gidebiliyor. Ve fakat batı müziği doğunun armonileriyle karışınca bir üst seviyeye çıkıyor. Öte yandan doğunun armonileri, melodileri de bir yere kadar tabii. Bu noktada da big band’ın o aşırı büyük sesi, çok sesliliği de bizim doğunun dünyasını başka bir seviyeye yükseltiyor. Hâliyle ortaya da yepyeni bir müzik çıkıyor. Ki bu projenin sound’unu sadece demolardan bilmeme rağmen bunları söyleyebiliyorum. Ekiple büyük provalara başlamadık, birkaç haftaya başlayacağız. Asıl sonuç orada çıkacak ama demolardan duyduğum kadarıyla acayip bir iş oluyor.
28 Şubat’ta, Hakan Taşıyan’dan Nirvana’ya uzanan bir setlist ile karşılaşacağız. Peki şarkıları seçerken kıstasın neydi? Sadece sevdiğin şarkılar mıydı, yoksa “Bu şarkı bu orkestrayla devleşir.” dediğin teknik seçimler de oldu mu?
İkisi de var aslında. The White Stripes’ın “Seven Nation Army”sini big band ile düşündüğün zaman muhteşem oluyor mesela. Bazen İstanbul’da gemiler geçerken bile çalarlar, duyuyorsundur (Ağzıyla taklit ediyor). Yani örneğin bunu brass section’lar ile karıştırdığında inanılmaz bir etki yaratıyor. Benim isteğim de tam olarak şok etkisi yaratacak, “Bu da bununla olur mu canım” dedirtecek bir sound çıkarmaktı. Çünkü ben bir konsere gittiğim zaman böyle şeyler görmek isterim, normalde her gün göreceğim ya da duyacağım bir şeyle karşılaşmak istemem. Hakan Taşıyan dedin az önce, Hakan Taşıyan’ın “Gözün Sevem” şarkısını çok severim ve onu da çalacağız (Gülüyor). Ama bu şarkıyı tam bir Chicago’dan big jazz band altyapısıyla dinlediğin zaman bambaşka bir şarkı çıkacak ortaya.
Biz Bedük’ün müzikal dünyasında, görselliğin de ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Sound 50’lere ait olacak ama peki görsel estetik nasıl olacak? Yine 1950’lerin sinematik diliyle mi şekillenecek? Sahne tasarımı Silk Orient’in müziğine nasıl eşlik edecek?
Görselliği özellikle 1950’lere çevirmek istemedim. Böyle projelerde çok göze parmak yapılır genelde. “Madem 50’ler yapıyoruz, ortam kuralım, yuvarlak masalar kuralım, üzerinde ışıklar olsun, arkaya da 50’lerde swing yapan insanların siyah beyaz görsellerini verelim” gibi. Kariyerim boyunca hep göze parmak olan şeylerden kaçmaya çalıştım. Eğer biz bu işi 2026 yılında yapıyorsak bunun görüntüsü de 2026’ya ait olmalı bence. Hibrit bir dünya yaratmaya çalıştık Silk Orient’te. Yani 50’lerden gelen nostaljik öğelerin de içinde olduğu ama dışarıdan baktığında 2026’ya ait gözüken bir proje yapıyoruz. Bunun içinde bir sürü görsel şov var, farklı hareketler var. Ama anlatınca olmuyor, görmeniz gerekecek.
Big band ile Anadolu türkülerine ses vermek bir nevi de Anadolu’nun çok sesliliği demek bence. Peki hangi enstrümanlar bu big band’ın içine sızıyor? Bağlamasından yaylılarına kadar nelerin deneyine şahit olacağız?
Aslında bu tabii daha öncelerde yapıldı, Anadolu Pop-Rock gibi türlerde. İlk kez yapılmış bir şey olmasa da big band ile yapılacak olması bence yenilik. Enstrümanlara gelince de yaylılar doğuyla batı arasında sürekli kayıyor olacak. Brass kısmı genelde batı tarzında ilerleyecek ama arada klarnet de girip çıkacak. Vokaller zaten ister istemez doğu ve batı arasında gidip gelecek. Piyano batıdan ilerlerken perküsyonda da bol bol aksak ritim duyacağız.

Orkestranın başında Neyzen Özsarı var. Projeye hazırlanırken elbette farklı bakış açılarıyla yaklaşmışsınızdır konuya. Ki 35 kişilik bir orkestra için nota yazmak, o trafiği yönetmek de bir matematik. Bu süreçte müzisyen kimliklerinizin hangi yönü daha çok baskın çıktı?
Neyzen Özsarı’ya apayrı bir parantez açmak lazım. Neler yazdığına inanamazsın. İnanılmaz aranjmanlar yaptı. Beraber çalışırken de hayali korumaya çok önem verdik. Ben bir fikir atıyorum ortaya, o bir fikir atıyor ve şarkının dünyası aşağı yukarı ortaya çıkıyor. Sonra Neyzen gidip şarkının tamamını yapıyor. Ardından da şarkının tonlarına bakıyoruz; sesime nasıl gideceğine, Anadolu’ya nasıl uyacağına, batıya nasıl çekilebileceğine vs. Hep böyle ince ince git-gel şeklinde çözdük. Ama işin özü Neyzen’in parmaklarından çıktı.
Peki sen bu süreçte nasıl bakış açılarıyla yaklaştın?
Aslında her projede ben aynı bakış açısıyla yaklaşıyorum. Yani elektronik projede de Silk Orient’te de her şey benim için aynı. Benim tasarım geçmişim gibi. Tasarımlara da öyle bakıyorum, yaratıcı süreçlere nasıl yaklaşıyorsam burada da aynıyım benim için bir değişiklik olmuyor. Her şey hayal kurmakla başlıyor, sonrasında onun ayaklarını yere nasıl oturttuğumuz önemli sadece.
Elektronik altyapılardan gelen bir müzisyen olarak, bu kadar büyük bir akustik / canlı projeyi yönetmenin en zorlayıcı yanı ne oldu? Ya da oldu mu?
Neyzen, bütün yükü benden aldığı için aslında bu projede daha rahatım. Elektronik tarafta ise iş bende olduğu için daha büyük bir efor harcıyorum tabii ki. Burada Neyzen’le bölüşüm yaptığımız yapıyoruz ve o beni rahatlatıyor. Genelde kreatif olarak daha kafasının dikine giden, kendi bildiğini yapan bir adamım. Burada yaratıcı tarafı paylaştığımız için omuzlarımdan büyükçe bir yük kalkıyor, o yüzden de Silk Orient benim için daha başka bir konumda duruyor.
Silk Orient, bir dönemlik bir proje mi olacak yoksa kendi ana müziğinle beraber yan yana mı yürüteceksin bu projeyi? Mesela bir turne gibi diğer şehirlerde de dinleyicilerin karşısına çıkacak mısınız Silk Orient ile?
Amacımız tek bir konser yapmak değil tabii ki. O yüzden Silk Orient diye başka bir isim koyduk ki kendi başına yol alsın, kendi başına bir hayatı olsun. Hepsini de düşündük; Las Vegas, Londra, Katar, Doha, Abu Dhabi, Chicago… Her yere taşıyabiliyoruz biz bu işi. Türkiye’de zaten birçok şehirde sahneye koyabileceğiz ama Türkiye turnesinin dışında bütün dünyaya gidebilecek bir proje olmasını istiyorum. Gidebileceği yerin sınırını görmüyorum ben açıkçası.Peki bu konserdeki performansı biz bir albüm kaydı olarak izleyip dinleyebilecek miyiz daha sonra? Bu kadar zengin bir performans, plaktan da dinlenmeyi hak eder sanki?
Önden şunu söyleyeyim, evet o gün hem görüntü hem de ses kaydı yapacağız. Ben mix’ini yapacağım ve sonra dijital platformlarda yayınlayacağız. Plak olarak da yayımlamak istiyoruz ama benim asıl derdim bu projenin kendi şarkılarını böyle bir big band ile plak olarak çıkarmak. Yani Silk Orient’in; konserden ziyade, kendi şarkılarını yaratan bir proje olsun istiyorum.

Silk Orient projesi için çok heyecanlı olduğunu belirtiyorsun, peki bu heyecan kariyerinin başındaki heyecanla aynı mı yoksa daha olgun bir tutku mu?
Bende o heyecan hep var, her yeni çıkardığım parçada bu heyecanı taşıyorum. Konserlerde de aynı heyecan oluyor. Ya da bir fotoğraf çekimi yapıyoruz onda da oluyor. Ancak kararlarımı verirken yılların da getirdiği, ayakların yere daha sağlam basma durumu söz konusu tabii. Artık, heyecanlandığım o işi nasıl gerçek bir hâle dönüştürürüm diye düşünüyorum.
Son olarak, 28 Şubat akşamında dinleyiciyi bekleyen o “inanılmaz sound”u tek bir kelimeyle özetlemen gerekse bu ne olurdu?
Heybetli bir şey geliyor, onu söyleyebilirim. Ama şok etkisi de olan bir sound. Şaşırtıcı bir heybet diye tanımlayabiliriz. Hani şok olursun da “vay be” dersin ya. Öyle bir şey çıkacak insanların karşısına. İnsanlar orada beni seyretmeyecekler, sahnede olan olayı seyredecekler. Kendi egolarımı bir kenara bırakıp, sahnedeki o performansın ortaya çıkmasını istiyorum, isminin de tamamen başka olmasının sebebi de o aslında. İnsanlara “Biz neyin içindeyiz şu anda?” dedirtmeyi çok seviyorum ve öyle de diyecekler.