Röportaj

Cem Yiğit Üzümoğlu: “Bilebildiğim kadar bilmeye, öğrenebildiğim kadar öğrenmeye çalışıyorum”

“Nasıl görünüyorsa öyle” türünün son birkaç temsilcisinden biri olan Cem Yiğit Üzümoğlu ile hemen hemen her şeye dair konuştuk.
Fatih Önder - 8 Şubat 2026
post image

Bir miktar sohbet edince “Hanım, bey…” eklentilerinin kendi isteğiyle yarışmayı terk ettiği insanlar vardır. “Samimiyet” bulutu gelir, ortama bir serinlik katar, hakimiyeti eline alır. Bundan sonrası iyilik, güzellik…

Cem Yiğit Üzümoğlu ile sohbetimiz de tam da bu şekilde ilerledi. Kendisi belli ki, “Nasıl görünüyorsa öyle” türünün son birkaç temsilcisinden biri. Yaptıkları, söyledikleri, anlattıkları ile şairin “Arjantin’e âşık olur, Almanya ile evleniriz” dizesinin Arjantin karşılığı. “Peki hep Arjantin kalacak mısın?” sorusuna “Her zaman” diyecek kadar da açık sözlü.

Cem Yiğit Üzümoğlu ile hemen hemen her şeye dair konuştuk. Samimi, hisli, düşünceli ve korkusuz bir insan ne söylerse onları söyledi.

Buyurun, okuyabilirsiniz.

cem yigit uzumoglu kimdir

Tiyatro, sinema, dizi, fotoğraf, sendika, haksızlık karşısında susmama, mücadele… Tüm bunları yaparken sizi teşvik eden temel duygu, temel hissiyat ne oluyor?

Öncelikle öfke. Bu zamana kadar kurulmuş olan her türlü yapısal duruma karşı duyduğum öfkeden bahsediyorum. Sonrasında da umut. Çünkü karşı olduğum o şey(ler)i değiştirebileceğime, değişimin bir parçası olacağıma dair içimde en ufak bir umut yoksa bunun için asla mücadele etmem zaten. Tabii bunların çatısını “dert etmek” kaplıyor. Öfkem de umudum da bir şeyleri dert etmemden kaynaklı.

“Yola çıkmak” sizin için ne ifade ediyor? Kaçış mı, keşif mi, kafayı dinlemek mi? Bu kadar dolaşmak size hem insani hem de mesleki yönden sana neler katıyor?

Bazen öyle bazen böyle diyebilirim bu sorunun cevabı için. Ancak bir süredir bir şeylerden kaçmak ya da bir şeyler kurtulmak veya hiçbir şey yapmadan öylece durmak adına herhangi hareketim olmadı. Günlük hayatta öyle biri değilim ama en konformist tatile dahi aşırı pragmatist yaklaşıyorum. “Evet, şimdi ben tatile gidiyorum ama bunları bunları yapacağım için tatile gidiyorum.” gibi bir düşünce her daim oluyor bende. Örneğin; 45 tane film izleyeceğim için gideceğim ya da 24 tane kitap okuyacağım için veya şu konuya dair bu araştırmamı bu tatilde tamamlamak için gibi yaklaşıyorum tatil konusuna. Tamam yine dinleneceğim, yine denize gideceğim ama bu söylediklerimi de mutlaka yapacağım. Benim için hep bir plan-program vardır, o anlamda oldukça disiplinliyimdir.

“Korkuyla ‘öğrenmeye çalışarak’ baş ediyorum”

İstanbul-Ankara-İstanbul ve dünyanın pek çok yerinde pek çok şehir. Birbirinden farklı kültürlerde birbirinden farklı insanların içinde olmak insani ve mesleki tarafta size neler kattı ya da neler kaybettirdi?

Oralarda bulunmak en çok, şu an bende çok baskın şekilde var olan “hassasiyet” duygusunu kazandırdı. Benim o kadar çok yerde bulunmamın temelinde insanları merak etme duygusu yatıyordu. Gezdikçe ve gördükçe bu merak daha da büyüdü. Bu seyahatler insanları anlamaya ve daha da önemlisi yargılamadan anlamaya dair hassasiyet kazanmamı sağladı. Şöyle bir örnek vereyim: Ben tek başıma trenle seyahat etmek üzere yola çıktığımda cebimde çok az para vardı. 300 avro ile bir aylık tren seyahatine çıkmıştım. Kalacak yer yoktu; ya sokakta ya da baya kötü yerlerde kalıyordum. En erken açılan ve en geç kapanan yerler tren garları olduğu için genelde garlarda oluyordum. He bir de İtalya gibi yerlerde anarşistlerin işgal ettiği binalar oluyordu ve oralarda bedava kalabiliyordun. Yine Fransa’da sokakta yaşayan insanlarla beraber kaldım. İngilizce bilmiyorlardı ve tek kelime konuşamadık. Fakat buna rağmen o kadar iyi anlaştık ki… Bu seyahatler insana dair bir anlama ve güven duygusu beslememi sağladı. Hepsinden çok da kendime güvenmemi. Şöyle düşünmüştüm: Eğer ben bu koşullarda bunları, bunları, bunları yapabiliyorsam o zaman sırtım kolay kolay yere gelmez. Başıma bir şey gelmez değil ama. Evet, başıma bir şey gelebilirdi ama bu çözülebilirdi de. O söylediğim tren seyahatinde param tükendi, trenimin süresi bitti derken İtalya’da kaldım. Geri dönebilmek için her yolu denedim ama. Bu sürede bir arkadaşımı buldum, onun evinde kaldım. Bir hafta boyunca geri dönmenin yollarını aradım durdum. Ve o süre boyunca hayatta kalmayı da başardım. Günün sonunda çözümü, “Anne, bana yardım et” şeklinde buldum ama o bir haftanın hayatıma “güven” diye büyük bir yansıması oldu. Ben şu an yola çıksam; evet, başıma yine kötü bir şeyler gelebilir ama yine de mücadele ederim, çözmek için tüm çabayı gösteririm. 

cem yigit uzumoglu tiyatro

Korku denilen o kuvvetli duyguyla ile nasıl baş ediyorsunuz? 

Öğrenmeye çalışarak. Korku biraz da bilinmezlikten gelen bir şey ya… Çocukken karanlıktan korkardık çünkü karanlığın içindeki bilinmezliğin içinde bir şeylerin olabileceğine ve bize zarar verebileceğine inandırdık. Bugün de değişen bir şey yok aslında. Hukuki düzenden, adaletten bir endişemiz, bir şüphemiz yoksa, eğer orası karanlık bir garaj değilse o zaman oradan bize bir zarar gelmeyeceğini biliriz. Ve fakat bilinmezlik hâkim olduğunda insan o zaman korkuyor işte. O yüzden ben bilebildiğim kadar bilmeye çalışıyorum; öğrenebildiğim kadar öğrenmeye çalışıyorum.

“Yaratıcı olma hâlinde olmak beni dünyanın en mutlu insanı yapıyor”

Biraz kendinize dönmek istediğinizde rotanız ne oluyor? Kitap, fotoğraf çekmek, yazmak vs.

Hepsi var ve bunlar beni acayip mutlu ediyor. Yaratıcı olma hâlinde olmak beni dünyanın en mutlu insanı yapıyor. Faydalı olmaktan bile daha mutlu ediyor diyebilirim. Faydalı olmak sanki böyle suçluluğumu örtüyor, yaratıcı olmak ise beni çok ama çok besliyor. Bir şiir yazmak, bir fotoğraf çekmek, bir proje yapmak, bir şeyi üretmeye çalışmak beni insanlaştırıyor, insan hâlimi parlatıyor. Öbür türlü ben, sanatçı ve yaratıcı bir insan olmanın dışında her şey olabiliyorum. Sette köle gibi çalıştırılan biri oluyorum, sendikada bir şeyler organize eden kişi oluyorum, bir yerde bilirkişi oluyorum, bir yerde bilmeyen kişi oluyorum, bir yerde iyi bir oyuncu oluyorum, bir yerde kötü bir oyuncu oluyorum… Ama fotoğraf çekerken, yazarken, okurken en mutlu olduğum anları yaşıyorum.

Kitapların şu anki Cem Yiğit Üzümoğlu’nda ne denli payı oldu, aslan payı onlara ait diyebilir misiniz?

Çok büyük. Seyahat etmenin ve kitapların yeri çok büyük bende. Ukala görünmek istemem ama çok çok iyi bir kütüphanem var. Ciddi anlamda iyi bir şiir, felsefe ve tiyatro külliyatına sahibim. Türkiye’de şu ana kadar çıkmış tiyatro teorilerine ve tiyatro tarihine dair her kitap bende olabilir.

“‘En iyi’ diye bir şey yok”

Fotoğraf çekmeye gelelim. O “en iyi kadrajı” bulabildiniz mi ya da bulabileceğinizi düşünüyor musunuz?

Bence bulamayacağım. Hani var da ben onu bulamayacağım gibi bir yerden söylemiyorum; zaten yok. Sanatın tamamında böyle bir durum var zaten ya da en azından ben böyle bakmaya çalışıyorum. “En iyi” ne, “En iyi olan şey” ne, bunlar neden var gibi sorularım var. Çünkü o zaman yapabileceğin şeylerin ucu bucağı yok -bunu kötü anlamda söylüyorum-. “En iyi” gibi bir düşünce olduğunda ben o zaman hep “en iyi”nin etrafında dolaşan işler yapmış olacağım. Bu da bir sanatçı olarak sürdürülebilir bir şey değil. Dolayısıyla bence “en iyi” diye bir şey yok. Bu bir algı sadece. Söyleyince de yıkılmıyor, bunun da farkındayım. İnsan ne olursa olsun bir şeyin en iyisini yapmaya çalışıyor, orası muhakkak. Thom Yorke’un bir sözüyle bağlamak isterim. Diyor ki, “The best you can is good enough (Yapabildiğin kadarı zaten en iyisidir).” Olay, bu.

cem yigit uzumoğlu oyun

“O günü çok iyi hatırlıyorum”

“Adı Efsane (2017)” ile görünürlüğü artan birisiniz. Ondan önce de şüphesiz imza attığınız işler vardı ama dizi ile bir bilinirlik -ya da şöhret diyelim- geldi. O dizideki ilk gününüzde işlerin bu denli büyüyeceğini tahmin ediyor muydunuz?

O günü çok iyi hatırlıyorum. Performansım hiç iyi değildi ve yönetmenimiz Devrim Yalçın yanıma gelip şöyle demişti: “Oğlum, sen böyle mi oynayacaksın?”. Ben tabii, bana öğretilen konservatuvar oyunculuğu yapıyorum. Devrim abi sağ olsun, beni kendime getirdi. İşte ondan sonra yavaş yavaş meseleyi anlamaya başladım. Çünkü ilk defa gerçek hayata dair bir eleştiri görmüştüm. Buna Devrim abinin nazik ve bize değer veren tondaki dili eklenince ne söylemek istediğini çok iyi kavradım. Ama yani ilk gün baya kötü bir oyuncuydum; neyse ki öyle devam etmedi. Etseydi şu an Amsterdam’da bir hamburgercide çalışıyor olabilirdim.

“Daha iyisini yapabilirdim.” hissiyatı çok zor olmalı, bununla nasıl baş ediyorsunuz?

Aslında baş edemiyorum. Gitgide kendimden daha nefret eder hâle bürünüyorum ve kendimi daha az seyrediyorum. Ancak öyle baş edebiliyorum diyeyim. Kendimi seyrettiğim şeylere tahammülüm azalıyor çünkü ne yaptığımı biliyorum ve yaptığım şeyi yetersiz görüyorum. Sadece kendimi değil, yaptığım şeyleri de yetersiz görüyorum. Ama o anki hâlime, oynadığım zamana baktığımda yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalıştığımı da biliyorum. O konuda rahatım ama çıkan sonuçtan nefret ettiğim için o zaman en iyisini yapmış olmanın bir önemi kalmıyor.

Öte yandan bir insanın kendi yaptığı işler hakkında ne kadar doğru eleştiri yapabileceği konusu da var. O yüzden ben bu konudan baya uzaklaştım. İzliyorum, kendimi beğenmiyorum ve hepsi bu kadar. “Film/dizi çok güzel olmuş, elinize sağlık ama ben kendimi sevemedim, ikna olamadım. Yanlış anlamayın sizle ilgili bir durum değil.” minvalinde bir açıklamayla konuyu kapatıyorum.

Ne olduğumuz; bizim kendimize olan ile değil de insanların bize verdiği değerle ilgili bir durum gibi geliyor bana. Kararını veren taraf biz olmuyoruz. Ben bir eser icra ediyorum, bunu beğenip beğenmemek sadece eserimle de ilgili değil. Benim kişiliğimle, benim hayatımla, benim başıma gelenlerle, bir insanın benim hakkımda ne söylediğiyle ilgili olarak kat sayılar artıyor. Eğer değer görmüyorsan süreç seni mağlup ediyor ama eğer değer görüyorsun o kat sayılara bağlı olmak üzere sürekli bir artış gerçekleşiyor. O yüzden bugün pek çok insanın çok sevdiği kişilere dair ben aynı görüşü taşımıyor olabiliyorum. Çünkü orada gerçekten ölçülebilir bir değer yok, sanatsal bir değer var. Onun başarılı kılan şey yaptığı işin kalitesidir ki bu da ölçülebilen bir şey değil.

“Tiyatrodan para kazanıp da hayatını idame ettirmek mümkün değil”

Pek çok rolde oynadınız. Birbirinden tamamen farklı kişiliklere hayat vermenin psikolojik olarak size getirileri ve varsa götürüleri neler oluyor?

Bir etkisi kalmıyor aslında. Sonuçta mental olarak kapılıp gittiğin bir durum yok. Bu, benim işim ve benim için güzel olan, onu icra etme aşamasına kadar yaptığım çalışma. Yani elbette tortu kalıyordur. Aristoteles, sanat icrası için “Poietik bir öğrenme” der. Yani aslında bu bir öğrenme biçimidir; hem poetik hem de etik bir öğrenme biçimi. O yüzden biz bu mesleği icra ederken bilerek ya da bilmeyerek bir şeyler öğreniyoruz aslında. Ben bu sözü tamamen kabul ediyorum. Dolayısıyla oynadığım her karakterde yeni bir şeyler öğrendiğim için elbette tortuları kalıyor. Tabii bu hep iyi olmaya dair, iyiye yönelik bir tortu; iyi bir tortu yani.

cem yigit uzumoglu sahne

Burada tiyatro için ayrı bir paragraf açacağım. Oyuncular nezdinde hem fiziki hem de maddi anlamda en “handikaplı” alan olmasına rağmen yine “oyuncuların” buldukları her fırsatta tiyatroya kaçmalarını, tiyatroda rol almalarını neye bağlıyorsunuz?

Kendimizi seyremediğimiz bir alan da ondan. Seyredemediğimiz için kendimize kötü gelmiyoruz. Bu, çok büyük bir artı. Diziden örnek vererek gideyim: Bir sahneyi berbat oynamışsın diyelim, o an biliyorsun ki yaklaşık 15 milyon insan da o sahneyi izledi. Ve gelecek hafta yine seyredecekler. Tiyatroda bu yok.

İkinci bir neden olarak da şunu söyleyebilirim: Bence tiyatro daha kolay ve içine daha büyük anlamlar yüklenmiş bir alan. Ben de en çok ona değer veriyorum. Bu zamana kadar tiyatroya verilen değerin diziye de verildiğini söylemek zor. Eğer iki alana da aynı değer verilseydi biz şu an dünyanın önde gelen dizi ihracatçısı değil, Londra gibi mesela, dünyanın tiyatro merkezi olurduk. Bir meslektaş olarak benim mesleğe verdiğim değerle o mesleğin kendi gerçekliği aynı değeri taşımıyor demek ki.

Çok az insan tiyatroya gidiyor ve çok da iyi oyunlar yapılmıyor açıkçası. Ben çok fazla oyun seyretmeye çalışan biriyim ve şunu söyleyebilirim: Oyunların 10’da dokuzundan mutlu ayrılmıyorum. Bundan dolayı daha da az insan gidiyor. Giden insanlar da tiyatro devam etsin diye ya da birilerini görmek ana fikriyle gidiyor. Bu durumun bir sonucu da buraya yatırım yapılmaması şeklinde oluyor ve en nihayet tiyatro, o kadar da değerli değilmiş sonucuna varılıyor. İnsanların tiyatroyla daha çok duygusal bir bağı var. Tiyatrodan para kazanıp da hayatını idame ettirmek mümkün değil. 20 yıl önce de böyleydi, şimdi de böyle, muhtemelen 20 yıl sonra da böyle olacak.

Seyirciyle karşı karşıya olmak, o stresi yaşıyor olmak ve “bir şey” yapıyor olmak. Eminim, bir oyuncuya en iyi gelen yanı budur. Çünkü orada hiç kimse -yönetmen de dahil- o oyunu durduramaz. Dolayısıyla sahnedeki o biricik olma hâli biz oyunculara çok iyi geliyor, o yüzden bu işi yapmayı çok seviyoruz.

“Doğru olduğunu düşündüğüm şeyi savunmak hoşuma gidiyor”

Yazmak tarafında; tiyatro oyunu, film ya da kitap. Hedefinizde hangisi var?

İlk sırada tiyatro oyunu var. Önce oynayacağım bir oyun, bir de hâlihazırda yazdığım bir oyun var. Bir yandan provaları yaparken bir yandan da onu bitireceğim. Onlardan sonra da bir sinema filmi gelecek.

Bunlarla birlikte, bu yıl olmaz ama, fotoğrafla ilgili bir proje daha yapmak istiyorum. İki yıl kadar önce Artvin’in Yusufeli ilçesini belgelemiştim. Oradaki barajın inşaatına girdim, epey bir fotoğraf çektim. Yöre halkıyla tanıştım, onlarla çekimler yaptım. Bölgeyi coğrafi olarak ele alıp hem insan hem de hayvan hikâyelerini yansıtacak fotoğraflar çektim. Orada, suyun altında kalıp telef olan ya da açlıktan birbirini yiyen hayvan hikâyeleri var. Şimdi gidip bu hâlini yani tamamıyla sular altında kalmış hâlini belgelemek istiyorum. Şu an durum nedir; görmek ve göstermek istiyorum. 

Bir kitap, bir film, bir şarkı desek hangilerini söylersiniz?

Bir şarkı: Sezen Aksu-Kavaklar
Bir film: Incendies (İçimdeki Yangın)
Bir kitap: Cinsiyet Belası

“‘Keşke dokuz köy de benimle aynı şekilde düşünse’ demeyi tercih ederim”

“Doğru söyleyen” olarak dokuzunca köyden defalarca kovulmuşsunuzdur diye düşünüyorum. Bu tercihinizin, “genel algıya uymama” durumu hoşunuza mı gidiyor?

Gidiyor elbette. Şu yüzden gidiyor: Yanlış olduğunu düşünseydim zaten yapmazdım. Dokuzuncu köyden kovulmak değil de doğru olduğunu düşündüğüm şeyi savunmak hoşuma gidiyor. “Keşke dokuz köy de benimle aynı şekilde düşünse” demeyi tercih ederim tabii. Yoksa sırf muhalif olmak için muhalif olacak birisi değilim. İnandığım şeyleri savunuyorum. He daha iyi bir görüş varsa elbette onu da onaylar ve takip ederim. Ama daha iyi olduğunu düşündüğüm bir fikir yoksa ben de kendi fikirlerimi elbette savunurum.

Gelelim sendikaya. Kelimelerin büyüsü var, olumsuz anlamda da. Sendika, örgütlenmek… Bu kelimelerden kaçılıyor. Başta oyuncular olmak üzere bu birlikte hak arama alışkanlığının bir türlü kazanılamamasını nasıl yorumluyorsunuz?

Tarihsel ve politik olarak bize öğretilmiş ya da empoze edilmiş algıları yıkmak yine bizim elimizde. Bir ya da birkaç kelimeye yüklenen anlamın onu kötü yapmayacağını bilmeyecek kadar cahil olmamamız gerekiyor. Kişi, bir oyuncu olarak; oyuncuların sendikasının olabileceğini, sendikanın kötü bir anlam ifade etmediğini, aksine onun hayrına işler yapacak bir organizasyon olduğunu ve sadece kendisi için değil meslektaşları için canına dişine takması gerektiğini bilmek zorunda. Hele böyle bir iktidarda, böyle bir ülkede, böyle bir zamanda… Eğer bunu öğrenmiyorsa bu onun bir insan olarak direkt cehaletiyle ilgili bir durum. Peki böyle olunca ne oluyor? En temelinde, biz oyuncular olarak, biz bu ülkenin vatandaşları olarak elimizdeki hakları kaybediyoruz. Bir oyuncu zaten hak ettiği hakları ona verilmediği için sesini çıkarmıyorsa ya da şöyle söyleyeyim, bir insan zaten onun olan hakları elinden alındığı için sesini çıkarmıyorsa bu onun cehaletiyle ilgili bir eşik.

“25-30 oyuncu çok iyi kazanıyor diye ‘Bütün oyuncular iyi kazanıyor’ diyemeyiz”

Yapılan haberler hep “popüler” bir oyuncunun bölüm başına aldığı ücret eksenli olunca genel algıda “Oyunculuk, iyi kazandıran bir meslek” düşüncesi oluşuyor. Fakat biraz meselenin derinine inince kirasını ödeyemeyen oyuncular olduğunu görüyoruz. Sendika olarak bu noktada nasıl bir planınız var, neler yapacaksınız?

Oyuncular Sendikası olarak bizim öncelikli tavrımız şu: Haklarımızı, sınırlarımızı, imkânlarımızı bilerek bu çerçevede yapılması gereken ne varsa yapmak. Bu örgütlenme olur, bilinçlendirme olur, toplantılar yapma olur, işverenle bir masaya oturup onu ikna etme olur, bakanlıkta masaya oturma olur, sadece oyuncuları değil aynı zamanda karar vericileri bilinçlendirme olur, bilirkişi olma olur… Çünkü bizim yaşadığımızı bizden daha iyi kimse bilmiyor. 25-30 oyuncu çok iyi kazanıyor diye “Bütün oyuncular iyi kazanıyor” şeklinde bir algı olamaz. Bu, bilinçsizlikle ilgili bir şey. Çok basit bir örnek: Ronaldo çok iyi para kazanıyor diye biz dünyadaki bütün futbolcuların çok iyi para kazandığını düşünebilir miyiz? Burada bizim yapacağımız; bilgilendirmek, bilinçlendirmek, hak sahibi olduklarına inandırmak/ikna etmek ve bunun için mücadele vermek. Temelde bu zaten bizim vatandaşlık görevimiz. Ve bir insan olarak bizim unuttuğumuz bir görev bu. Olumsuz olan bir şeyin karşısında durmak, niyeyse sadece dokuz köyden kovulanlara atfedilmiş bir görev hâline geldi. Bu, inanılmaz bir durum.

Şairin bir dizesi var, “Arjantin’e âşık olur, Almanya ile evleniriz.” diye. Siz çok açık bir Arjantinsiniz. Peki Arjantin kalmaya devam edecek misiniz?

Her zaman. Neye inanıyorsam ona devam ederim. Hele bugüne bakarsak Almanya ile evlenmeyeceğim daha bir kesin. Tarihsel olarak zaten öyleydi ama Filistin’deki soykırıma karşı tavrından dolayı Almanya ile evlenmem. He Türkiye ile de evlenmem. İspanya olur, İrlanda olur…

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans