
Aynı adam, aynı mekân, aynı masa, aynı…
Tanıdınız değil mi o adamı, daha doğrusu hatırladınız? Tanımıyorsunuz çünkü; tanısaydınız adını bilirdiniz en azından. Ben söyleyeyim: Kenneth. “O adam” işte Kenneth; çok yalnız, arkadaşlığa inanan, mütemadiyen sessiz, çok konuşan, ilk önce işsiz, sonra başarılı bir çalışan ve kimsenin merak etmediği bir profil. Tanısanız sever misiniz, bilmiyorum. Ama hiç olmazsa deneyebilirsiniz. Corrina öyle yaptı, denedi ve tıkırında ilerledi her şey ve daha bir sürü şey…
Kenneth’in hikâyesini sahneye taşıyan, 2024 Pulitzer Drama Ödülü sahibi “Primary Trust”, Türkiye’de “Çok Küçük Bir İhtimalin Hikayesi” adıyla 27 Nisan’da tiyatroseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Yönetmenliğini Yelda Baskın’ın üstlendiği Tiyatro B23 yapımı oyuna hayat verecek isimler; Berker Güven, Hare Sürel, İbrahim Arıcı ve Tayfun Erarslan.
Prömiyer öncesi Berker Güven ve Hare Sürel ile aynı masada oturduk. Bundan sonrası sorular, cevaplar, “hımmm”lar, gülüşmeler, iyilik, güzellik…
Bu oyunu tercih etmenizdeki ilk nedenleri sorsak neler söylersiniz?
Berker Güven: Birincisi ve her şeyden önce, son yıllarda okuduğum en sade ve derinlikli metin olması. İkincisi, bu hikâyenin, böyle bir hikâyenin anlatılması gerektiği düşüncesi. İnsanların birbirine temas etmesi, birbirini sevmeye çalışması, birbirine iyi gelmeye çabalaması modern toplumda ve özellikle metropol hayatında kaybettiğimiz hisler ve fiiller gibi geliyor bana. Bu değerlerin tekrar hatırlanması gerektiğine inanıyorum. Üçüncüsü ise Kenneth karakterini seyirciyle buluşturmak istemem. Yalnız, karmaşık, dışarıdan baktığında asla merak etmeyeceğin ama hikâyesinin içine girdiğinde de hayrete düşeceğin pek çok şeyle karşılaşacağın, kendine dönüp tekrar bakmanı, kendini sorgulamanı çok büyük bir çabasızlıkla sağlayan bu karakteri seyirciyle tanıştırmak istedim.

Metinde, “Bu bir dostluk hikâyesi. Yeni bir işe girmemin hikâyesi. Bir sevgi ve denge ve zaman hikâyesi. Ve çok ama çok küçük bir ihtimalin hikâyesi.” diye geçiyor. Bu kadar meseleyi tek bir hikâyede vermeye çalışmak ve üstelik bunu kimsenin dönüp “Sen de kimsin?” demeyeceği bir adamın hikâyesi üzerinden anlatmak. Bu çok cesur bir hamle gibi geldi bana, siz ne dersiniz?
Berker Güven: Tam da bu yüzden bu oyunu seçtim zaten. Çünkü şu an tiyatroda bu tarz hikâyelere rastlamıyoruz. Hep büyük duygularla, büyük olaylarla, büyük hezeyanlarla dolu oyunlar görüyoruz. Seyirci artık bunlara çok fazla alıştığından amiyane tabiriyle “yemiyor”. Oyunlar arası benzerlik baya belirgin zira. Ama bu, başka bir oyun, derdini bağırmadan anlatıyor. Bu bağlamda da tiyatro için evet cesur bir hareket. Ama diğer taraftan birileri yapmalı ve o “birileri” burada biz oluyoruz.
Kenneth ve Corrina’nın özür dileme üzerine “Kim daha çok özür diler” konseptli bir bölümü var. Özür dileme meselesine sizin bakışınız nasıl, modern dünyada kaldı mı öyle bir “şey”?
Hare Sürel: Özür dilemek bana oldukça yakın bir eylem, hatta o sahnede kendimi görüyorum diyebilirim. Burada senin de altını çizmek istediğin konunun “duyarlılık” olduğunu anlıyorum. Özür dileme fiili; olayları her yönüyle düşünebilen, “Hata bende olabilir mi?” diye sorabilen bir zihnin ürünü sonuçta. Empati kurabilmek, sorumluluk almak gibi özelliklerin bir sonucu olduğunda çok kıymetli. Özür dilemenin artık nadiren karşılaştığımız bir nitelik olduğunu itiraf etmek gerekiyor herhâlde.
Berker Güven: Hayata dair tecrübe kazandıkça olaylara, insanların bana anlık olarak hissettireceklerinin ötesinde bir perspektiften bakmaya başladım. Dolayısıyla çatıştığım ya da buna benzer bir durum içerisine girdiğim anlarda özür dileyerek konunun hemen kapatılmasının daha yerinde olduğuna inanıyorum. Hasılı ben de özür dilemekten asla çekinmeyen, kolay özür dileyen biriyim. İsterim ki konu kapansın çünkü bilirim ki asıl mesele ekseriyetle o değildir. Çünkü meselenin “asıl” olduğu durumlarda özür dilemenin ötesinde bir şeyler yapmak gerekir. Bir özürle kapanacak bir şeyse zaten o “asıl” mertebesinde bir mesele değildir. Ama beri yandan, özür dilemenin modern dünyada pek çok insan tarafından “Kendinden bir şey eksiltmek” olarak algılandığını da kabul ediyorum. Bu da elbette çok egosantrik bir durum. Eğer özür dilemekten dolayı eksiklik hissetmiyorsan sağlıklı ve sağlam bir egon vardır diye düşünüyorum.
Corrina’nın “Şimdi kötü hissettim kendimi. Buradaki son işi almış oldum.” şeklinde üzüldüğü bir bölüm var. Böyle bir üzüntü modern zamana ne kadar uygun, “kapmak” üzerine inşa edilen şu dünyada bunun da “özür dileyebilen” o profilin bir yansıması olduğu söylenebilir mi?
Hare Sürel: Bizce öyle. Zaten oyun, ismiyle de bu yönde bir ipucu veriyor. Bu insanlarla günlük hayatta karşılaşmak belki çok nadir, çok küçük bir ihtimal. Bunu elbette umutsuz bir bakış açısıyla söylemiyorum, umutsuz olsak bu oyunu yapmayız. Böyle insanlar da çoklar, varız yani, kalabalığız. Sadece o kadar hızlı karmaşık bir düzen var ki ve sistem o kadar baskın ki, bu özellikler görünmez kalabiliyor. İşte bu oyun da görünmez taraftaki insanları merak ediyor; onlara bakıyor, onları izliyor.
“Vahşi bir hayvan gibi uluma isteği” bir şehirli hastalığı mı, eğer öyleyse bunun farklı örneklerini görebiliyor muyuz?
Berker Güven: Yok ben öyle düşünmüyorum çünkü artık kimse ulumak istemiyor. Tam da bu yüzden dünyada bugün kapital ilerliyor, her şey rasyonelleşiyor ve materyalleşiyor. 1976 yapımı Network diye bir film var. O filmde bir haber spikerinin bir monoloğu vardır ki “En sevdiğim monologdur.” diyebilirim. Şöyle diyor: “İşlerin kötü gittiğini söylememize gerek yok çünkü bunu zaten hepimiz görebiliyoruz. İnsanlar ne yapacağını şaşırmış vaziyette, para ulaşılması çok zor bir hâle geldi, kimse neyin ne kadar ettiğini bilmiyor ve ben de şu an size ne yapacağınızı söyleyemem zira ne yapılması gerektiğini gerçekten ben de bilmiyorum. Bir bakanlığa yazı yazmanızı ya da neyi protesto edeceğinizi söyleyemem. Tek bildiğim şey, şu an öfkelenmeniz gerekiyor. Her şeyi bırakın ve öfkelenmeye başlayın. ‘Ben çok öfkeliyim çünkü hayatımın bir değeri var ve bunu benden almalarına izin vermeyeceğim.’ deyin. Çıkın dışarı ve böyle bağırın.” Düşünsenize bunları 1976 senesinde söylüyor ve söylediği her şeyi bugün de konuşuyoruz. Dolayısıyla modern dönem insanının artık “uluyacak” bir durumunun kaldığına inanmıyorum.
Kenneth özelinde söyleyecek olursak; hayatında ilk defa insanlarla temas ediyor, bir yerlerde başarılı olmanın duygusunu ilk defa yaşıyor… Bir yandan bunları çok geç deneyimlemişken diğer yandan “Hoş geldin dostum, tam zamanında yetiştin.” yazısıyla karşılaşıyor. O geç kalmışlığın ve o mutluluğun hissettirdiklerini ancak uluyarak anlatabilir, kelimelerle anlatamaz. Hatta öyle bir ulur ki acısıyla-tatlısıyla tüm yaşadıklarını tek bir seferde dışarı atabilir.
Yine metinde, “Annem bir tane yeter der hep. Hayattaki her şey için. Çok klişe ya. Bir arkadaş. Bir dolar. Bir pabuç bile işini görür.” şeklinde bir bölüm var. Sizce bunun geçerliliği artık ne boyutta, bir (1) yeter mi gerçekten?

Hare Sürel: Yeter bence. Aslında sayı değil burada önemli olan; asıl değer verilmesi gereken, paylaşılanlar ve nitelik. Yaşadığımız dönemde, sosyal medya sayesinde pek çok arkadaşımız var gibi görünüyor. Etkileşimden uçacağız neredeyse gibi duruyor. Ama gerçek bir dokunuştan, gerçek bir temastan oldukça uzak yaşıyoruz. Dolayısıyla kendi hayatımda da deneyimlediğim bir şey olduğundan bir kişinin yetebileceğini düşünüyorum. Bakmayın, “Sen her şeyi tek başına yapabilirsin, en iyi versiyonun ol, başarırsın.” şeklindeki çağın popüler söylemlerine. İnsan her şeyi tek başına yapamaz. Sosyal bir canlıyız ve kurduğumuz bağlara muhtacız. Anne-babadan tutun da eşe-dosta kadar bu bağlar çok önemli. İnsan, “öteki” ile var olabilen bir organizma. Dolayısıyla nitelikli ve candan tek bir kişi, her şeyi değiştirebilir.
Berker Güven: Yine Kenneth özelinde gidiyorum. Aslında bir (1) arkadaş ona hayatı boyunca yetiyor. Oyunda Corrina neden ön planda? Çünkü diğer garsonların hiçbiri Kenneth’a dokunmayı, iletişim kurmayı seçmezken o seçiyor. Ona, daha ilk konuşmalarında bir iş imkânından bahsediyor mesela. Clay ile görüşüyor ve tek bir görüşme hayatını değiştiriyor. Dolayısıyla oyun “tek bir şey”in yetebileceği durumlara göz kırpıyor. Sadece önemli olan onun niteliği. Biz bir nicelik dünyasında yaşıyoruz, her şey “çok” olduğunda anlam kazanır diye düşünüyoruz. Oluşan o derin boşluğu hacimsel olarak büyük ama kütlesel olarak hafif şeylerle doldurmaya çalışıyoruz. Bundan dolayı doyuma ulaşamıyoruz. Bir yerine binin peşinden koşuyoruz.
Peki karşısındakiyle ilgili tüm değerlendirmesini “takipçi sayısı”na göre yapan bir çağa böyle bir şeyi sunmak riskli değil mi?
Berker Güven: Şu an insanlar birbirinden bu kadar ayrışmışken tiyatro bizatihi riskli bir şey değil mi zaten? İnsanlar evlerinde oturup bir şeyler izlemeye bu kadar alışmışken, sinemaya bile artık kimse gitmiyorken tiyatro riskin ta kendisi değil mi? Ama bu riskli hikâyeleri anlatmayacaksak o zaman neden tiyatro yapalım? O hâlde bırakalım sanatsal zenginliği ve birikimlerimizi, hepimiz herkesin çok kolay anlayacağı, çok kolay takip edebileceği, çok kolay dersler çıkarabileceği işler yapalım ve bitsin. Biz bunu istemiyoruz. İnsanlara başka bir perspektiften baktıramayacaksak, unuttukları güzel şeyleri hatırlatmayacaksak o zaman biz niye tiyatro yapıyoruz?
Tiyatro, bir oyuncu için, dizi ya da film ile mukayese edildiğinde en zor iş gibi görünüyor. Söylemlerden bunu anlıyoruz. Gel gör ki yine oyuncular, buldukları her fırsatta tiyatro yapmaya kaçıyorlar. Bunun sebebi ne?
Hare Sürel: Tiyatro, benim işim, dolayısıyla benim için bir ihtiyaç. Acısıyla, tatlısıyla, eziyetiyle, neşesiyle ben kendimi tiyatroya yakın hissediyorum. Dizi ve sinemaya göre performansın devamlılığı ve tekrarlanması sebebiyle de oyun duygusuna, oyun oynama hâline çok daha yakın bir alan olduğunu düşünüyorum. Bir oyun alanı arayışına girdiğimde kendimi tiyatroda buluyorum, yol beni kendiliğinden oraya götürüyor.
Berker Güven: Televizyona bir iş yaptığımızda biz en iyi koşullarda maksimum ilk dört bölümü okuruz. Ondan sonra 50 bölüm çekecek oluruz ama o bölümlere dair hiçbir şey bilmiyoruzdur. Gelecek bölümde ne oynayacağımızı bilmeden, dün ezberlediğimiz metni bugün oynarız. Kocaman bir belirsizliğin içinde hareket ederiz. Bu da inanılmaz bir yüzeysellik ve edilgenlik getiriyor şüphesiz. Hâlbuki oyuncu dediğimiz grup “etken” pozisyonda olmalı. İşte tiyatro da oyuncuya bu alanı sağlıyor. Dolayısıyla derdi gerçekten oyunculuk olan birinin tiyatroya kaçması, gerçekten “kaçması” demek oluyor.
Öte yandan tiyatro, bir akışın içinde durmadan akan bir şey. Kamera karşısında öyle olmuyor, birçok parametre var ve her birimin işini çok iyi yapması gerekiyor ki görüntüsüyle sesiyle ortaya anlamlı bir bütünlük çıksın. Bu da çok fazla tesadüfün bir araya gelmesiyle ancak olabiliyor. Tiyatroda ise uzun bir süre çalıştığın oyunu baştan sonra hiç kesilmeden oynuyorsun. Bunun keyfi başka hiçbir şeyde yok. İnanılmaz bir özgürlük bu. Sadece bunun için bile oyuncu olunur.

Bundan sonra oyunda var olan durumların günlük hayatınızdaki karşılığında dair birkaç soru sormak niyetindeyim. Siz kendi kendinize konuşur musunuz mesela?
Berker Güven: Ben sürekli kendi kendine konuşan biriyim. Hatta kız arkadaşım Nihal’e hep, “Sen beni dışarıda tek başıma yürürken görsen ne gülersin.” derim. “A adama bak ne yapıyor, a şu dükkân da kaç senedir burada vs” şeklinde sürekli olarak kendi kendime konuşurum. Marketten alışveriş yaparken kendi kendime etiket yorumlamak mesela, bayılırım. İnsanın kendi fikirlerini düşünmesi başka, duyması bambaşka bir şey. Bir şey söyledikten sonra kendime katılmadığım anlar dahi olur. Baya eğlenirim ki bunun kendinle vakit geçirebilmeye dair bir durum olduğunu düşünürüm.
Hare Sürel: Uzun uzun olmasa da ara ara konuştuğum olur benim de. Filtresiz bir süreç, oraya kulak vermek önemli bence. Plansız ve son derece dürüst oluyor. Yani sonuçta hiç kimse, “Dur şimdi de kendi kendime konuşayım bakayım.” demiyordur. Dolayısıyla insanın kendini çözümleyebilmesi için o filtresiz şeyden ne çıktığını işitmesi, kulak kesilmesi iyi olur.
Metinde iki defa geçiyor, size de sorayım, siz arkadaşlarınıza ne kadar inanırsınız?
Berker Güven: Metinde geçen kısmı çok detaylı bir yer aslında. Kenneth en başından, “Benim bir arkadaşa inanıyor olmamı saçma bulabilirsiniz.” diyor. Bundan sonra şöyle devam ediyor: “Ama siz de hiç görmediğiniz, bilmediğiniz, gerçekliğinden dogmatik olarak hiçbir zaman yüzde 100 emin olamayacağınız şeylere inanıyorsunuz.” diyor. “Dolayısıyla siz inancınızın yargılanmasını istemiyorsanız benim de inancımı yargılamayın.” diye devam ediyor. “Ben sadece arkadaşlığıma inanırım.” derken Kenneth, buna vurgu yapıyor. Çok nahif ve kıymetli bir yerden söylüyor bunu. Gelelim bana. Ben de elbette fiziki olarak arkadaşlığa inanırım, hayali olanlarla ise 10 yaşındayken falan ayrıldım.
Hare Sürel: Ben de elbette inanırım. Güven duygusunu üzerine inşa edebileceğimiz bir olgu, arkadaşlık. Gerçekten pek çok şey gelir geçer ama iyi arkadaşlar hep kalır.
İlk iş görüşmenizi hatırlıyor musunuz, nasıl geçmişti?
Hare Sürel: Detaylarını hatırlamıyorum ama audition’a gittiğimi, elimin ayağımın birbirine karıştığını hatırlıyorum. Öyle ki “Rahat ol lütfen” diyerek su ikram ettiler, neredeyse yere düşecektim herhâlde.
Berker Güven: Ben de ilk iş görüşmesi olarak 18-19 yaşlarında Fındıklı’da bir ajansa gitmiştim. Ajansta bir audition çekilmişti diye hatırlıyorum. Ne yapacağımı bilemedim, ne oynadığımı asla hatırlamıyorum vs. Zaten olumlu dönüş de olmadı, belli ki hazır değildim.
Son soruya geldim. İki arkadaş oyundan çıktı ve kapıya doğru yürüyorlar diyelim. Birbirlerine ne derlerse sizin için “Oyundaki vermek istediğimiz mesaj yerine ulaşmış.” demek olur?
Hare Sürel: “İyi ki varsın!”
Berker Güven: “Annemi aramam lazım, bakalım ne yapıyor?” Şöyle açıklayayım: Oyundan çıkarken, uzun süredir aramadığı birini -ki bu çoğunlukla ebeveynlerimiz oluyor- aramak aklına gelirse ve bunu o an arkadaşına söylerse bu beni çok mutlu eder. Onu hatırlaması, hatırladığını dillendirmesi ve harekete geçmesi çok kıymetli olur. Çünkü oyunda şöyle bir şey geçiyor: “Ölüm ona dokunamadan her şeyi sevebilmek bir ayrıcalıktır.”