
Daft Punk, son 30 yılın en büyük birkaç müzik projesinden biriydi. Bunu kabul etmek için elektronik müziğe ya da diskoya ilgi duymanız gerekmiyor. İnternet bağlantınız, asgari seviyede yabancı dil bilginiz ve kulaklarınızdan içeri müzik girmesine izin vermiş olmanız yeterli. Gelgelelim böylesine büyük bir proje sona ereli tam 5 buçuk sene oldu. Thomas Bangalter, huzuru film soundtrack’lerinde ve klasik müzikte buldu. Guy-Manuel de Homem-Christo ise belki kendi başına albüm yapmadı ama her seneye imza atan bir şarkıya adını mutlaka ekletti. Buna Rosalía, The Weeknd ve Travis Scott ile yaptığı ortaklıkları rahatlıkla örnek gösterebiliriz. Lakin Daft Punk’ın kendisi ve etkisi o kadar büyüktü ki aradan geçen 5 buçuk seneden sonra hala “bu grup niye dağıldı ya” sorusuna cevap ararken buluyoruz kendimizi.
Belki sıkıldılar. Belki yoruldular. Belki heyecanlarını kaybettiler. Böyle ihtimalleri biz düşüneduralım, Thomas Bangalter A24 podcast’ine Blood Orange’ın ta kendisi Devonte Hynes ile birlikte katıldı ve Daft Punk’ı bitirmeye nerede karar verdiğini açıkladı. 2013 tarihli “Random Access Memories” albümünün en özgün şarkıları arasında yer alan ‘Touch’, Bangalter için bardağın taştığı anmış. Bu bardağın taşma anını anlamak için yavaş yavaş nasıl dolduğuna ve en sonunda geri dönülemeyecek noktaya nasıl geldiğine bakmamız gerekiyor.
Daft Punk’ın hikayesinin temelinde müzik kadar sinemanın da azımsanmayacak bir yeri var. Thomas Bangalter ve Guy-Manuel de Homem-Christo, 1986’da Paris’teki Lycée Carnot’da henüz 12 yaşındayken tanışıp sonraki birkaç yıl boyunca birlikte müzik yapmak ya da herhangi bir yaratıcı işin peşinden gitmek yerine, dönemin Fransız ve Amerikan sinemasını keşfetmeye odaklanıyorlar. Paris’in Latin Mahallesi’ndeki sinemalara, Centre Pompidou’daki kütüphaneye ve evde VHS başına uzanan bu dönem, ikilinin kültür dünyasını şekillendirmekle kalmayıp görsel dünyadaki kaslarını güçlendiriyor.
17 yaşlarına geldiklerinde ise artık bir şeyler üretmenin zamanı geldiğini düşünüp Laurent Brancowitz’i de yanlarına alarak Darlin’ adlı kısa ömürlü bir rock grubu kuruyorlar. Grubun ismi, The Beach Boys’un aynı adlı şarkısından gelse de Darlin’, şarkı kadar uzun ömürlü olamayıp yalnızca birkaç ay içinde dağılıyor. Bu grubun müziği İngiliz müzik dergisi Melody Maker tarafından “daft punky thrash” şeklinde küçümseniyor. Bangalter ve Homem-Christo’nun bu ifadeye alınmak yerine onu sahiplenmesi, bir efsanenin ilk adımı oluyor. Gitar müziğiyle hayatta kalamayacaklarını anlıyorlar ve Paris’te o dönemde her köşeyi ele geçiren elektronik müzik, bu ikilinin de hayatına dokunuyor. Böylelikle 28 yıllık macera 1993’te başlıyor.
Kısa süre içinde Soma Quality Recordings ile bağlantı kurup ‘The New Wave’ ve ‘Da Funk’ gibi parçalarla seslerini geliştirmeye başlıyorlar. Bu süreç, 1997’de yayınlanan “Homework”e kadar uzanıyor ve albüm, French Touch tanımının global ölçekteki ilk büyük örneğine dönüşüyor. 1997’den 2013’e kadarki 16 yılı hızlı bir şekilde ileri sardığımızda elektronik müzik bilmeyen insanlar için bile Daft Punk diye bir gerçek olduğunu görüyoruz. Çünkü müthiş albümler ve onlarca hit şarkının yanında, akıllardan çıkmayan sahne tasarımlarının eşlik ettiği canlı performanslar dünya çapında milyonlarla buluştu. Yetmedi, her fotoğraf çekimleri ders niteliğinde büyük bir işe dönüştü. Kliplerinde beraber çalıştıkları yönetmenler tarafına gelirsek başlı başına yeni bir yazı konusu. Tabii son olarak o ikonik kostümleri ve kaskları da gelince grup tamamlandı. Fakat nefes almadan çalışılan 20 koca sene grup üyelerinin benzinlerini azalttı.

Bangalter – Homem-Christo ortaklığı, “Random Access Memories” için harekete geçtiğinde takvimler 2008’in sonlarını gösteriyordu. O dönemde birçok şarkı yapan ikiliden Thomas Bangalter, “Birçok havalı groove’umuz vardı ama yaptığımız şey bomboştu. Çöpe atmaktan başka çarem yoktu ve ne yapacağımı bilmiyordum” diye anlatıyor A24 podcasti’nde. Sonrasında ilham peşinde koşarken Tron filmi için gelen teklif, sadece soundtrack’i ortaya çıkarmamış; aynı zamanda “Random Access Memories”i ve Thomas Bangalter’nin soundtrack yapma ilgisini gün yüzüne çıkarmış. Ancak ‘Touch’, gerçekten Thomas Bangalter’nin korkulu rüyasına dönüşmüş. Bu şarkı için tam 2 sene neredeyse her gün çalıştığını ifade eden müzisyen, Pro Tools’ta 250 kanal kayıt yaptıkları halde içine tam sinmeyen nüanslar olduğunu söylemekten çekinmiyor. Bir noktada şarkıyı tamamlamak için uğraşırken, “Hayatım boyunca bunu yaşamak istemiyorum” hissine kapıldığını da ekliyor. İşte tam o anda Daft Punk’ın sona ermesi gerektiğine karar vermiş.
Elbette bu düşüncesini bir süre ortağı Guy-Manuel de Homem-Christo’yla bile paylaşmayıp turlamaya ve işini yapmaya devam etmiş. Gelgelelim çorbaya sinek kaçarsa, o çorba artık içilemez denir. Thomas Bangalter’nin Daft Punk çorbasına kaçan sineğin adı ‘Touch’ olmuş. Ama o sineğin köklerine indiğimizde şunu görüyoruz: Zaten başından beri makineleri kullanarak makinelerin sahip olmadığı insani bir duygu yaratmaya çalışan bir projeydi Daft Punk. Teknolojiyle insan arasındaki ilişkinin geldiği nokta Bangalter’nin bu fikri yeniden düşünmesine yol açmış. Fakat mesele yalnızca teknoloji de değil. Bangalter, 2021’de 46 yaşındayken grubun artık doğal bir sona ulaştığını düşündüğünü söylüyor ve kendisinin kötü bir kopyası olmak istemediğini ekliyor. Oldukça anlaşılır bir sebep.

Thomas Bangalter, müzik dünyasının en entelektüel isimlerinden biri olmasının yanı sıra en üretkenlerinden de biri. Yer yer birincisi. Bu kadar zaman hiç mola vermeden üreten, turlayan, değişiklik arayan ve sürekli başarıya ulaşan bir sanatçıyı, tatmin edecek şey ne para ne sevgi ne de büyük turneler oluyor. Kendi kendisini zorlamak, yeni dünyalara girmek ve yüzüp yüzemeyeceğini bilmediği sulara atlamak ihtiyacı duyuyor. Daft Punk’ın bitme sebebi de tam olarak bu. Evet, “Random Access Memories” bir başyapıt olsa da inanılmaz tüketici bir albüm ve tek bir şarkı için 250 kanal kayıt yapıp yıllarını harcayan bir sanatçının, başarı tanımının birçok insana göre farklı olduğu aşikar. Bize düşense şu an yaptığı işlerden bir noktada sıkılmasını ve Daft Punk’ı özlemesini beklemek. Muhtemelen özlemeyecek, o ayrı bir mesele…
