Röportaj

Doğu Yücel herkesin içindeki trole sesleniyor

Doğu Yücel, henüz kitapçı raflarında dumanını tüten kitabı Trol’de bir “bugün” fotoğrafı çekiyor.
Fatih Önder - 11 Şubat 2026
post image

Yazar ve senarist Doğu Yücel, diğer kitaplarına nazire yaparcasına, son kitabına tek kelimelik bir isim koydu: Trol. Onun buna, bunun şuna, şunun ona gün içinde defalarca söylediği bu söz, taşıdığı anlamların dışına taştı ve bir aşağılama yöntemine dönüştü. Doğu Yücel de kelimelerin yaşadığı bu dönüşümü es geçmeyerek tamamen bir modern dönem romanı yazmış. Kitaptaki tüm karakterler okuyucuya “Ben de bazen böyleyim” dedirtiyor ama hiçbiri kendisiyle tam olarak özdeşleşilmesine izin vermiyor. Ez cümle Yücel, bundan senelerce önce bir ağlama krizinde filizlenen kitabı Trol’de, bireysel özgürlük ve toplumsal adalet gibi zor konuları eğlenceli bir dille anlatıyor. Okuyucudan da düşünmesini ve eğlenmesini bekliyor.

“Kitap hakkında” kısmımızın sonuna geldik. Bundan sonrasını yazar kendisi anlatsın.

Kitaptaki karakterlerden Adil Baba, bir yerde “Oyunculuk din gibidir, kutsal kitabı da senaryodur” diyor. Aynı zamanda bir senarist olarak size şunu sormalıyım: Bir kutsal kitap yazmak nasıl bir duygu?

Tabii Adil Baba’nın işaret ettiği senaryo bir dizi senaryosu. Ben henüz dizi senaryosu yazmış bir yazar değilim, o yüzden henüz kutsal bir kitaba imza atmadım. Ancak meseleye başka bir yönden bakarsak bildiğiniz üzere sinema filmleri senaryoları yazan biriyim. Ve yazdığım senaryolara oyuncuların birebir uymasını isterim. Ya da değişiklik yapılması isteniyorsa da gelip bana danışmalarını beklerim. Bu anlamda aynı kapıya çıkıyor diyebiliriz.

Dizi senaryosunda metne uymak biraz da zaruri. Çünkü hem çok büyük bir organizasyon hem de zamandan yana ciddi bir handikap var. En ufak bir aksaklık sonraki sahneleri etkileyebilir. O yüzden dizilerde senaryonun kutsal kitap ilan edilişi işin biraz doğasıyla ilgili. O sahnede baş karakter Kaan Balaban her ne kadar zor bir durumda gibi görünse de aslında bir uyanış yaşıyor. Kukla olmak istemediğini fark ediyor. Fakat oyunculuk, senaryoya sadık kalmayı gerektirir. Orada Kaan Balaban, aslında oyuncu olmak istemediğini fark ediyor ve yaşadığı o yoğun duygu durumunun altından kalkamıyor.

Dogu Yucel Trol

“Bu sefer kısa bir isim olsun istedim”

Trol kelimesi, o tarafın diğer tarafa, diğer tarafın o tarafa karşı sıklıkla kullandığı bir kelime. Kitap ismi olarak böyle bir kelimeyi seçmenizdeki sebepler nelerdi?

Bundan önceki kitaplarda birkaç isim adayım olurdu. İlk defa bu kitapta tek bir aday vardı, o da Trol. O dönem beni tek korkutan bu isimde başka bir kitabın olmasıydı. Neyse ki yokmuş. Buna çok şaşırdım aslında. Soruna gelecek olursam, evet, bazı kelimeler başka başka cenahların elinde bir silaha dönüşüyor. Taraflar arasında sürekli bir yaftalama durumu söz konusu. Ve bunu hep kelimeler üzerinden yürütüyorlar. Fakat diğer tarafta kelimeler, yazarlar için kutsal. Bu bağlamda kelimelerin bir tehdit ve aşağılama unsuru hâline getirilmesi son derece üzücü.

Kitapta da bahsediyorum, kelimelerin anlamları zamanla pek çok değişikliğe uğruyor. Kelime olarak “trol”ü benim için cazip kılan da o oldu. Bundan 10 sene öncesine kadar bizim için trol, Yüzüklerin Efendisi filmindeki troller ya da İskandinav mitolojisindeki trollerdi. Daha sonra sosyal medyada bambaşka bir şekle ve anlama büründü. Diğer yandan balıkçıların kullandığı bir tür ağ anlamı da var. Bu çeşitlilik benim anlatmak istediğim meseleye de cuk oturan bir durumdu aslında. Bir de birkaç kitaptır hep uzun isimler oluyordu, bu sefer kısa bir isim olsun istedim.

Baş karakter Kaan Balaban sinameki bir karakter. Bu, bir risk değil mi?

Elbette bu bir risk. Hatta ben o riski bir kat daha artırdım, kitabı “sen” hitabıyla, ikinci tekilde yazdım. Bütün kitaplarda, kahraman ve okurun özdeşleşmesi üzerinde durulur. Ama ben “sen” hitabını da işin içine katarak okuru direkt olarak; çok uyuz olacağı, toksik diyeceği, manipülatif bulacağı bir karakterin yerine koymaya çalıştım. “Sen busun” demek gibi bir şey. Genelde kitaplarda ya da filmlerde ana karakter negatif ise karşısına izleyicinin kendini yakın hissedeceği bir karakter konur. Bu kitapta o da yok; Kaan Balaban’ın karşısında duran trolle de özdeşleşme kurmak mümkün değil. Çünkü çok saldırgan, öfkeli ve sert bir karakter. Belki Asya ile özdeşleşmek mümkün ama o da ne zaman ne yapacağı belli olmayan dengesiz bir tip.

Kitaptaki karakterlerin hepsi etrafımızda olan karakterler aslında…

Ve içimizde de olan. Kaan’ın megalomanisi, Asya’nın zıpır fikirleri, yapımcının kâr hırsı ya da trolün saldırganlığa sebep olan sabit fikirleri… Bunların hepsi zaman zaman bizde de olan şeyler. “Sen” hitabıyla bir taraftan da okura soruyorum ve diyorum ki, “Sizin içinizde de bir trol var, onu bir kontrol etmeye çalışsanız mı acaba?” Ve tüm bunları eğlencesi ve aksiyonu da olan bir akışla vermeye çalışıyorum.

Dogu Yucel Yazar

“Sınırlamalar ve zorlamalar üzerine topyekûn düşünülsün istedim”

Yine kitaptaki, vitrinlerden leblebi kazanına oradan da özgürlüğe uzanan bölümden yola çıkarak şunu sormak isterim: Özgürlüğü biz çok büyük büyük cümlelerde mi arıyoruz, aslında yanı başımızda (zihni olarak) öylece bizden ufacık bir hareket mi bekliyor?

O bölümde Kaan Balaban, çok yoğun bir linç altında ve bunun gerilimini yaşıyor. Kaygılar ve sorular kafasının içinde dönüp duruyor. Bu hâlde kendini dışarı atıyor. Her gün önünden geçtiği ve ne olduğunu bir kez bile düşünmediği leblebi kazanı o gün ilgisini çekiyor. Leblebi kazanı hakkında düşünmek onu biraz da olsa o kaygılardan uzaklaştırıyor. Ve özgürleştiğini fark ediyor. O leblebi kazanıyla aslında Kaan Balaban’ın kaygısının bir fotoğrafını çıkarmaya çalıştım. Kuruyemişçilerin önünde gördüğümüz o leblebi kavurma makineleri bana hep gündelik hayatımızdaki müzelik aletler gibi görünmüştür. Zaten ilerleyen yaşını problem eden Kaan orada iptal kültürü tarafından “iptal” edildiği için kendini müzelik bir alet gibi görmeye başlıyor. Bu tarz bilinç akışlarını seviyorum. Karakterlerin çok yoğun bir duygu durumu yaşadığı anlarda çok basit bir şeyin onları o hâllerden çıkarması. Bu, kendi yaşadığımın bir durumdu aslında. Depresif olduğum bir dönemde öylesine yürürken bir leblebi kazanına takıldım kaldım. O an sorduğum “Bunun burada ne işi var?” sorusunun cevabını kitapta verdim.

Özgürlük bahsine gelelim. Dikkat ederseniz orada Kaan Balaban dışarı çıkarken üstüne başına dikkat etmiyor, cep telefonunu evde bırakıyor… Bunların hepsi aslında onun özgürlüğünün temsili hareketleri. Çünkü o çok ünlü bir oyuncu, dolayısıyla telefonu her daim yanında olmalı, her zaman marka giyinmeli vs. İşte onun o sahnede özgürlüğe kaçmasına da içinde leblebi çevrilen bir kazan yardımcı oluyor. Kitapta bunun gibi çokça sembol var.

Bunu sadece oyunculuk mesleği üzerinden okumamalıyız. Bütün mesleklerde bize dayatılan ve bizi bir çerçeve içine sokmaya çalışan durumlar var. Yani aslında bu sınırlamalar ve zorlamalar üzerine topyekûn düşünülsün istedim.

Ve yine kitapta Kaan, “Ağladığım bir an aklıma gelmedi” diyor. İnsanın “O gün ne gülmüştük” diye başladığı anısı çoktur da “O gün ne ağlamıştık” diye bir anısı yoktur. Ağlama konusuna neden üvey evlat muamelesi çekeriz, onu neden hemen unuturuz?

Ağlamayı bir yenilgi olarak görüyoruz. İnsanlar ağlayabilmek için terapistlere gidiyorlar artık. Katarsislerini, birebir tanışmadıkları bir terapist eşliğinde yaşıyorlar. Özellikle erkeklerde bu ağlayamama durumu çok daha fazla. “Erkekler ağlamaz” ilk duyduğumuz erkeklik kodlarından biri. Bu anlamda influencerların ağlayarak video çekmesi bir eşik oldu diyebilirim. Ben buna olumlu yaklaşanlardanım. Nasıl ki gülerken video çekip paylaşabiliyorsak ağlamak gibi taklit edilemeyecek bir duyguyu yaşarken de video çekip paylaşabilmeliyiz.

Kitapta Kaan’ın bu duygusal kabızlığı aslında normal çünkü aşırı narsist ve gururlu bir tip. Hayatında büyük bir acı yaşamamış, bu anlamda şanslı da bir karakter. Ve sonuç olarak dizi setinde görev icabı olsa dahi ağlayamıyor.

Burada da çıkış noktam kendi yaşadığım bir duygusal andı. Hiç beklemediğim bir anda durduramadığım bir şekilde ağlamaya başlamıştım. O zaman, “Ben bundan önce ne zaman ağlamıştım?” diye düşündüm ve aklıma bir an gelmedi. İşte o zaman bir şeyleri biriktirdiğimi ve bu birikmişliğin o günkü ağlama krizine neden olduğunu fark ettim. Çok küçük bir şeyin tetiklemesi yetmişti. Bu dediğim olayın belki de 15 senesi vardır. Ama hep o andan beslenen bir kitap yazmayı düşünüyordum. Açılış sahnesi de biraz da benim yaşadığım o andan doğdu diyebilirim.

Bir okuyucu kitabı okuduktan sonra hangi cümleyi ya da cümleleri kurarsa “Tamam, ben hedefime ulaştım.” dersiniz?

Diğer kitaplarım için böyle cümleler kafamda vardı. Trol, kara mizah yüklü klasik bir Coen Kardeşler filmi gibi duruyor ama politik unsurlar da dahil olmak üzere pek çok meseleden bahsettiğim bir kitap oldu. Tamam buldum, okur şu minvalde bir cümle kurarsa “Tamamdır” derim: “Bireysel özgürlük ve toplumsal adalet üzerine eğlenerek düşünmemi sağladı.”

Dogu Yucel senarist

“Dışavurum, kaçış ve bir tür sevgi hâli”

Genel olarak yazmanın sizdeki karşılığı ne; kaçış, sevgili, meslek, rutin vs nedir?

Benim için yazmak, birçok şeyin bir araya gelişini ifade ediyor. En başta, dışavurum. Gördükleriniz, duyduklarınız, yaşadıklarınız… Hepsi sizi etkiliyor ve bunu içinizden atmak istiyorsunuz. Bir tür tepki aslında ve işin “gerçek” ile en çok temas eden tarafı bu. Diğer yandan evet, bir kaçış. Dış etkilerden kaçarak çalışma masana ve önündeki metne kendini kapama hâli. Öte yandan bir kez daha evet, bir sevgililik durumu da var. Onunla çok fazla zaman geçiriyorsun, üzerine çok titizleniyorsun ve en nihayet yazdığın o şeyi çok seviyorsun. Aslında yazarlara çok söylenir, “Yazdığınız cümleye âşık olmayın, eğer hikâyeye hizmet etmiyorsa onu öldürün.” diye. O yüzden sevgili alegorisi doğru bir yaklaşım. Zira başka türlü yapılamayacak bir meslek bu. Diğer sanatsal mesleklerden farklı olarak tek başınıza yaptığınız ve dünyadan kendinizi soyutladığınız bir işten bahsediyoruz. O yüzden sevmeden olmaz. Özetlemek gerekirse üç element var diyelim: Dışavurum, kaçış ve bir tür sevgi hâli.

Kitap yazmakla senaryo yazmak arasında çok fark olduğu söylenir. Siz kendinizi bu iki disipline nasıl hazırlıyorsunuz, bunun altından nasıl kalkıyorsunuz?

Kalkamıyorum aslında. O yüzden de profesyonel bir senarist olamadım. Okul, Küçük Kıyamet ve “Kimdir Bu Mitat Karaman?”dan uyarlanan Mitat olmak üzere üç filmde imzam var. Aralarda bazı dizi senaryolarına girdim, çıktım. Bunların dışında çok fazla proje ürettim. Hayata geçmemiş projelerim hayata geçenlerin on misli olabilir. Böyle olunca sektörün karanlık tarafını daha iyi tanıdım aslında; çoğu da bu kitaba yansıdı. Bir yandan da TV sektörü ile hesaplaşmam oldu bu kitap. Setlerde yaşanan adaletsizlikleri ve trajik olayları görünce bu kitap için “İyi ki yazmışım.” diyorum. Uzun lafın kısası, benim senaristliğim sektörün dinamiklerine pek uymadı.

“Söz önceliği bizde olmalı”

Hayata geçmeyen projelerin oluşturduğu hayal kırıklıklarıyla nasıl baş ettiniz peki?

Gıcık olmak, üzülmek, verilen emeğe yanmak… Bunların hepsi oluyor. Aslına bakarsanız bir 10 sene öncesine kadar böyle durumlarda ben kendimi suçluyordum. Bir revize geldiğinde “Haklılar, onu görmemişim.” gibi bakıyordum olaya. Zaman geçtikçe haklı olmadıklarını fark ettim. Çünkü sektörde liyakat yok. Bana revize veren kişinin bilgisi ve deneyimi yok ki. Bu, dünyanın her yerinde bütün senaristlerin yaşadığı bir buhran aslında. Senarist ve yönetmen Charlie Kaufman’ın şu sözlerine kulak vermek gerekir: “Bizim yapımcılara ihtiyacımız yok, yapımcıların bize ihtiyacı var. Haydi, ayağa kalkalım.” Ben buna katılıyorum. Çünkü hikâye anlatıcısı olan biziz. Elbette yapımcıların da söz hakkı var ama söz önceliği bizde olmalı. Yazdığım filmler arasında Küçük Kıyamet’in günümüze kalan ve zamana yenilmeyen tek film olması manidardır. Ben film bitene kadar yapımcıyı neredeyse hiç görmemiştim. Tamamen özgürdük. Ama artık hepsi çok müdahaleci. Yine de sinemadan vazgeçmiş değilim, mücadeleye devam.

Elbette bir de hâlihazırda yaşadığımız ekonomik sıkıntılarla örülü bir gerçek var. Bu gerçeğin özellikle yaratıcı işlerle uğraşan insanları keskin bir şekilde etkilediği de aşikâr. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Mevcut ekonomik durumun hayatı epey zorlaştırdığı bir gerçek. Sadece bizde de değil üstelik, tüm dünyada. Marslı kitabının yazarı Andy Weir, benim blog yazılarından beri takip ettiğim bir yazar ki Marslı da blog’unda tefrika şeklinde parça parça yazılmış bir romandır zaten. Kitap tüm dünyada çok sevildi ve bestseller oldu. Daha sonra Ridley Scott filmini çekti. Diğer kitapları için de film yapma fikirleri ortaya atıldı. Tam o dönem Andy Weir, sosyal medyadan şöyle bir mesaj paylaştı: “Arkadaşlar sizce şu an işi bırakabilir miyim?” Düşünün, tüm dünyada karşılık bulmuş bir kitabı yazmışsın, kitabın filmi yapılmış ama sen hâlen daha geleceğe dair bir kaygı güdüyorsun. Ve bu gelecek kaygısını yaşamayan çok az yazar vardır, inanın. Orta çapta satan yabancı yazar arkadaşlarım da var, hepsi ekstra iş yapıyor. O işle hayatlarını geçindiriyorlar. Yazarlıkta böyle bir durum var maalesef. Ama elbette Türkiye özelinde hayat şartları çok daha zor.

Son olarak sizden bir kitap, bir film, bir de şarkı istesem neleri söylersiniz?

Bu soruya Trol’den hareketle cevap vereceğim.

Şarkı: David Bowie – Baal’s Hymn
Kitap: Gündüz Vassaf – Cehenneme Övgü
Film: Terry Gilliam – Fear and Loathing in Las Vegas (Vegas’ta Korku ve Nefret)

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans