Röportaj

Elif Dikeç: ''Bazen hayat, hayatlıyor''

Bir Cumartesi sıcağı. “üç, dört”ün yayınlanışını kutlamak ve aklımdaki sorulara cevaplar bulabilmek için Beyoğlu’nda Elif Dikeç’leyim. Konuşmaya başlarken iki yabancıyız ama diyalog aktıkça yolu şiirden, müzikten geçen herkes gibi ortaklıklar kurmaya başlıyoruz.
post image

“üç, dört” yayınlanalı birkaç gün oldu. Ama bu konuşmada bir şarkının tanıtımından ziyade bir hayat hikâyesine dalmak istediğimi söylüyorum önce. Elif de bahisleri yükseltiyor benim için. Klasik piyano eğitiminden Köln’ün ışıksız kışlarına, göçmen müzisyenlikten anaakımda bir pop orkestrasının şefliğine kadar neler konuşuyoruz neler. Bir süre sonra Elif Dikeç’in müziği hakkında konuşmak isteyenler için ilk kaynak da doğuyor böylece.

Klişe olacak ama piyanoyla nasıl tanıştığınla başlayalım.

İlköğretimden de önceydi. Bir komşumuzun kızı konservatuara hazırlanıyordu, benim aileme de söylemişler. Önce İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı, ardından Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuarı99 Depremi’nden sonra ara verdiğimi hatırlıyorum. Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’yle geri döndüm müziğe. İki enstrümanlaydım orada, piyano ve keman. Sonra Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’ne klasik piyano eğitimi için gittim.

Nasıl tanımlarsın piyanonla kurduğun ilişkiyi?

Piyano diğer enstrümanlara göre armonik olarak daha fazla kendine yetebilen bir enstrüman, dolayısıyla piyanistlik de yalnızlık. Bir odanın içinde tek başınıza bir ömrü geçirebilirsiniz. Çocukken başladığım için klasik eğitimin artık üniversite seviyesine geldiğimde beni tatmin etmeyeceğinin farkındaydım. Bu sebeple Yıldız’dayken Jazz Bölümü’ndeki topluluklara vokal olarak katıldım, hatta Siyasal’dan dersler bile seçtim. Kalmama rağmen.

Gülümsüyor bu cevabıyla Elif. Aslında o inat, o sınırları zorlama hâli bugünkü “hibrit sanatçı” kimliğinin ilk işaretleri.

Yıldız’dan sonra Almanya’da yüksek lisans sürecin var. Pop müzik eğitimi için Folkwang’a gitmişsin. Oradaki öğrenciliğini Türkiye ile karşılaştırırsan neler söylemek istersin?

Öğrenci vizem vaktinde gelmediği için okula da gecikmiştim. Yabancı öğrenci sayısı oldukça azdı. Kullandığımız stüdyolar yepyeniydi. Bölüm Başkanımız, stüdyoda sabahlama ihtimalimizi göz önünde bulundurarak katlanabilir yatak almıştı bizler için. Halbuki Türkiye’deki öğrencilik yıllarımda kuyruklu piyanonun ders dışında kilitlendiğini bile hatırlıyorum. “Sen yeter ki çalış,” diyordu yeni okulum bana. Yani sanatı öğrencilikten çok bir yaşam stili hâline getirmemi istiyordu.

Peki Düsseldorf Devlet Tiyatrosu?

Oyunun bestecisi hocamızla çalışmak istemişti. Elektronik müzikten anlayan bir piyanist arıyorlarmış. Sıkı Alman bürokrasisi öğrencilere çalışma izni vermediği hâlde bu iş için seçildim. Temsillerin olduğu akşamlarda işe resmen alınıyordum, ertesi sabah ise işten çıkarılıyordum. Kuruma fazlasıyla evrak yükü veriyordum tabii ki ama tek etik yol buydu.

Tiyatroda piyano, elektronikle harmanlandığında artık bir “karakter” sesine dönüşür. Bu deneyim, ileride Elif Dikeç’in şarkılarda ve sahne prodüksiyonlarında kullandığı o “hibrit sound” anlayışının temelini oluşturuyor. Bir tarafta klavye, diğer tarafta sentezleyiciler ve efektler; çağdaş bir müzikal kimlik…

Türkiye’ye dönmeye hangi aşamada karar verdin?

Bir ayağım burada olsun istiyordum hep. Tam o esnada Melike (Şahin)’den teklif geldi. Babylon’da çalacaktık, ardından turne olacaktı ama pandemi dolayısıyla turne iptal edildi. Seyahatlerin de yasaklanmasıyla bir süre burada kaldım ve yeni bir sayfa açıldı. O sıralarda Melike de kendi sound’unu genişletmek istiyordu ve tamamen birlikte çalışmaya başladık.

Göçmen bir müzisyenken anaakımda en çok dinlenen sanatçılardan birinin orkestra şefliğine geçiş sana neler hissettirdi?

Müzik anlayışıma dair bambaşka ihtimalleri gördüğümü söyleyebilirim. Önce Melike’nin ilk albümüne giriştik, birlikte pandemiyi atlattık, ardından önemli sahnelerde çaldık. Bir okuldan mezun olmuştum ama gittikçe büyüyen bir prodüksiyonun parçası olmak da apayrı bir okulmuş. Bazen hayat, hayatlıyor yani.

İlk solo çalışmalar, 2019’un iki parçası, adeta bir çift yüz gibi işliyor. “İtmeden”, bitmiş bir ilişkinin ortasında kalakalmış anlarla örülü. Gözler artık okunmuyor, ses kısılıyor, ihmalden büyüyen yabani otlar suskunluğu ele veriyor. “Yaktım Işıkları” ise aynı dip noktadan nefes almaya başlayan diğer yarı. “Kapattım tüm kapıları ardından, pencereler aralandı” dizesi bir kabullenişin eşiğinden sesleniyor. Ve bazen huzurun kurtuluştan ziyade bir ağırlık olduğunu hatırlatıyor. Tüm bunlara rağmen “oyna devam” diyebilmekse direnmenin işareti.

Ve solo çalışmalar… “Yaktım Işıkları2019’da yayınlandı. Sözlerinde “kapattım tüm kapıları/ ardından pencereler aralandı” diyorsun. Bu şarkı sadece bir ayrılık hikâyesi değil gibi. Almanya’daki tiyatro günlerinden sonra Türkiye’ye dönüşünün yansımaları da olmalı orada veya kendi sesini bulma mücadelen.

Her ikisi de. O şarkıyı Köln kışlarında yazdım. Işıksızlık uzun sürüyordu orada, resmen güneş görmüyorduk. Çok sıkışık hissediyordum bu durumdan dolayı ve depresyon güvenli alan gibi geliyordu. Ama işte öyle olmamalı. Meğer bir bitki gibi sadece güneşe ihtiyacım varmış. Bunu anlayınca da kendi hâline gülmeden edemiyorsun ve ışık bir yerlerden sızıyor.

2026’da gelen “üç, dört” mesafesiz ve hesapsız bir metin. İmgeleme yerine doğrudan anlatı, şarkı sözü formunun ölçülülüğüne rağmen hikâyenin akışkanlığı… “Beyni zonkluyo insanın bakma”, “hava cıva belledik” gibi günlük söylem, anlatıcı sesin artık bir sadeleşme aradığının ispatı. Olay örgüsü net burada: Gece yolculukları, arkadaşlarla çalışmalar, bu mesai içinde herkese yetişmeye çalışmanın verdiği gerginlikler ve en nihayetinde şairin hayatta kalma pratiği. Ve oldukça cüretkâr. “Sizi seviyorum, yine de burda durdukça size bilendim” diyecek kadar, dördüncü duvarı yıkıp kendi yaşamını olduğu gibi ortaya koyacak kadar.

üç, dört”e gelelim. Açılışında “sanırım bi’ yerdeyim/ baktım pek beğenmedim/ bana sorsan yerdeyim ama/ bi’ havalar içindeyim” diyorsun. Bu, kendisiyle çatışan bir anlatıcının sesi. 2019’dan 2026’ya kadar solo işlerdeki sessizliği düşününce de farklı bir anlamı olmalı. Neler söylemek istersin?

Bir anda yazılmış bir şarkı bu.

Bir tazyikle mi yani?

Tam da öyle. Hatta şuradan başlayayım anlatmaya. Bir sahafta ”If You Want to Write” diye bir kitap görmüştüm, kapağı çok kötü olduğu için dikkatimi çekmişti. Aldım ve rastgele açtım. Ve şu cümleyi gördüm: “Aileler yaratıcı itkinin katilidir, özellikle kocalar.” Çok güldüm ve o kitabı okumaya başladım. Orijinal olamamak korkusu, kendi gerçekliğini yazmak vs… Yaratıcı süreçte yalan söylememenin ne büyük bir sınav olduğunu anlatıyordu. Beni oldukça etkiledi ve ben de bu yeni şarkıda sadece kendi gerçekliğimi anlatmak istedim. Yalan söylemeden, olabildiğince doğal…

Ortaya “üç, dört” çıktı böylece.

eşim dostum sağımda solumda/ çalıyoruz yine üç, dört o gazla” ve ardından “kaçamıycam daha fazla/ kurumuşuz canım yazmaya yazmaya” geliyor. Bir yanda kalabalık ve dayanışma, diğer yanda yazmaktan kuruyan bir benlik. Ve tüm bunları “siz” diye hitap ettiğin bir kitleye seslenerek bitiriyorsun.

Müşterek ortamlarda bulunmayı seviyorum, hayatı da böyle algılıyorum.üç, dört” de bu algılayışın, doğrudan günlük hayatımın ve işimin bir parçası. Bir yandan kendim için yeni bir başlangıç olsun istediğimden de bunu seçtim. İkinci verse’ten itibaren artık yoldan ayrılıp durulma ve kendimle yüzleşme hâli var. Pek çok bileşen bir araya geldiğinde ise şunu anlıyorum: Kendimden başlayıp mutlu etmeye çalıştığım herkes bu “siz”in bir parçası.

Sakın hiç arama dışarda canım/ ben hep hep evdeyim” ile “yola gidiyorum her hafta” birbirine tamamen zıt. Turne hayatı olan, sürekli İstanbul-Köln hattında gidip gelen bir müzisyen olarak “ev” senin için ne ifade ediyor?

Turnelerden sonra eve döndüğümde bir süre asla kendime gelemiyorum. Müzisyenler beni anlayacaktır. Gerçekten bir yandan ya hep evdeyim ya da hiç evde değilim. Dümdüz bir dört duvar yani kastettiğim. Hem orada olduğum hem de olamadığım, çelişkili bir dört duvar.

Son soru… Prodüksiyon, aranjman, orkestra şefliğini ve müzisyenliğini aynı anda götüren Elif, kendi ismiyle ne yapmak istiyor? 10 yıl sonra bir röportajda “Elif Dikeç’i şu işle tanırlar,” dedirtecek olan nedir?

Sürekli mükemmeli düşünmek insanı yapmamaya iten bir durum. Bir keresinde aile dostlarımızdan biri, “Başarı dinine iman eden insanlardan değiliz biz, aksiyona okeyiz,” demişti. Sanırım öyle. Birçok şeyi aynı anda yapabilmekten mutluyum sadece. Söz müzik aynı anda yazıyorum örneğin. Aranjmanla aynı anda çıkıyor her şey. 10 yıl sonrasını kestiremiyorum ama sahnede çalmaya kesinlikle devam etmek istiyorum; başka sanatçıların müziklerini aranje etmek… Kendi üretimlerime de kendimi kısıtlamadan devam etmek… Mümkün olduğunca hesapsız, bir nehirde olmak yani. Bulmak isteyen zaten beni bulacaktır.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans