Röportaj

Evrencan Gündüz: “Trendlerin değil, kalıcı duyguların izindeyim”

150 yıl sonrasına "bangır bangır" miras bırakırken traktör hayali kurmak... Evrencan Gündüz, sokağın tozundan analog sessizliğe uzanan öze dönüş yolunu anlatıyor.
Batıkan Baksı - 24 Nisan 2026
post image

Evrencan Gündüz, 8 Mayıs’ta gelecek olan yeni albümü “Biz Ayrılmayız” ile bizi sadece yeni şarkılara değil, kendi elleriyle inşa ettiği ev stüdyosuna, yani müziğinin en mahrem “mutfağına” davet ediyor. Sokaktaki zabıtadan aldığı hayat derslerini 150 yıllık bir “zamansızlık” iddiasıyla harmanlayan sanatçı, bu kez toprak tonlarında ve analog bir sessizliğin peşinde. Yavuz Çetin’e gönderilen o vefalı selamdan traktör hayallerine uzanan bu samimi sohbette, yolculuğun en zor kısmına; yani “başa dönme” cesaretine şahitlik ediyoruz.

dergy.com‘a hoş geldin Evrencan! Seninle yeni albümün Biz Ayrılmayız” hakkında konuşarak başlamak istiyorum sohbetimize. Biz bu albümü “Acı Verir Zaman” ve Biz Ayrılmayız” teklileriyle tanıdık ve bu şarkılar, alışık olduğumuz o çok enerjik Evrencan’dan ziyade, daha içe dönük ve “sakin bir kabulleniş” içinde olan bir müzisyeni fısıldıyor. Hayatının bu dönemini müzikal bir renk paletiyle anlatsan, hangi renkler ağır basardı? Neden böyle bir temayı seçtin?

Hoş buldum! Hayatın renkleri dönemden döneme evriliyor, değişiyor. Şu sıralar bu renkleri koruduğum, onları doğru yerde ve kararında paylaştığım bir evreye geçtiğimi hissediyorum. Tıpkı nefes alıp vermek gibi… Hem hayatımda hem de müziğimde boşlukları daha doğru değerlendiriyorum. Sessizliğin gücünü müziğime dahil ederek dinleyicinin duyguya daha fazla yoğunlaşmasını hedefliyorum. Yine de bir renk paleti isterseniz, bu dönemin ruhunu en iyi toprak tonları özetler diyebilirim.

Bu albümün söz ve müziklerinden prodüksiyon kısmına kadar çoğu şey senin elinden çıkmış. Bir şarkıyı sadece çalmakla onun mutfağındaki her tabağı tek başına hazırlamak arasındaki o “sorumluluk farkı” senin yaratıcılığını nasıl besledi?

Aslında bu benim için çok yeni bir durum değil. Bir albüm dışında -ki onun “şekerli” kısımlarını çok yetenekli Flytones ekibiyle yapmıştık- ilk günden beri prodüksiyonları hep kendim üstlendim. Ancak bu sefer önemli bir fark var: Kendi ellerimle inşa ettiğim, her köşesini bildiğim evimin üst katındaki stüdyomdayım. Bu, malzemeyi dışarıdan alıp yemeği kendi mutfağınızda pişirmek gibi bir his. Bazı temel kayıtları dışarıda yapsak da son dokunuşları, o kalbimdeki dünyayı yansıtan enstrümanları burada ekliyorum. Bu samimiyet, müziğimi dinleyiciye çok daha hızlı ve doğrudan ulaştırmamı sağlıyor.

evrencan gunduz biz ayrilmayiz

“Her şey insanın kendisini sevmesiyle başlıyor”

Biz Ayrılmayız” şarkısında “Belki bir gün karşılaşır bir kahve içeriz.” diyorsun. Günümüzün o toksik ve keskin ayrılık söylemlerinin aksine, bu naifliği ve sevgiyi koruma çabanın kişisel kaynağı ne sence?

Her şey insanın kendisini sevmesiyle başlıyor. Eğer bir ilişkide farkındalık kazandıysak o sevgi bitse bile yaşananlara ve bize kattıklarına teşekkür edebilmeliyiz. Sevgiyi, saygıyı ve hürmeti korumak aslında ortak geçmişimizi onurlandırmak demektir. Her şey bittikten sonra bir gün karşılaştığımızda hem en güzel dakikaları hem de en zor anlardan çıkardığımız dersleri rahatlıkla konuşabilmek, birbirimize yapabileceğimiz en büyük iyilik.

Şarkıların genelinde çok sıcak ve “analog” bir ruh var. Nedim Ruacan ve Halil Çağlar Serin gibi ustalarla çalışmak, o “stüdyoda beraber nefes alma” hissini bu albümün ruhuna nasıl kattı?

Olgun ve bu işe yıllarını vermiş müzisyenlerle çalışmak bambaşka bir zevk. “Ustalık” sadece teknik bir terim değil. Çalıştığım isimler enstrümanlarına hâkim olmanın ötesinde, müziğin neyi arzuladığını sezen birer vizyona sahip. Onlara sadece hislerimi ve beklentilerimi anlatıyorum, onlar ise mütevazı bir şekilde bu hayali en iyi şekilde somutlaştırıyorlar. Onlarla omuz omuza olmak büyük bir keyifti.

Acı Verir Zaman” şarkısında yalnızlığı saniye saniye anlatıyorsun. Senin için zaman, müzik üretirken mi daha hızlı akıyor yoksa o bahsettiğin “yalnızlık anlarında” mı?

Zaman aslında bir illüzyon. Sevdiklerimizle yan yanayken su gibi akan, onlardan uzak kaldığımızda ise ağırlaşan bir kavram. Zamanın akışı tamamen kişinin o anki ruh haline ve yaşadığı deneyime göre şekilleniyor. Hepimiz kendi filmimizin ana karakteriyiz ve diğer herkes bu filmdeki rollerini oynuyor. Birinin yavaş bulduğu zaman, bir diğeri için çok hızlı olabilir. Bu tamamen içinde bulunduğumuz o kişisel illüzyona bağlı.

“Ben sanatın zamansızlığını savunuyorum”

Albümde trombon, trompet, keman ve çello gibi çok zengin bir katman var. Bu enstrümanları seçerken her birinin duygusal bir karşılığı var mıydı? Bilirsin günümüzde artık hangi soundlar popülerse ona gidiliyor ama sen bundan uzaklaşarak risk de almışsın sanki?

Eğer bana bu soruyu soruyorsan kariyerim boyunca özgün olma çabamın ve aldığım risklerin farkındasın demektir. Ben hiçbir zaman geçici trendlerin veya algıların peşinden gitmedim çünkü sanatın zamansızlığını savunuyorum. Bugünün koşullarında anlaşılmamak, 150 yıl sonra bangır bangır dinlenmeyeceğim anlamına gelmez. Ben zamansız eserler bırakmak istiyorum. En büyük sınavım, bazen hak ettiğim ilginin görülmediğini hissetmek ya da seyircinin böyle düşünmesi olabilir. Ama aslında kalbimde ne varsa, hangi enstrümanı çalmak istiyorsam o sesi çıkarırım. Dünya da hâliyle bir şekilde sizi duyuyor ve hissediyor.

Kliplerde ve Emrey Özcan’ın çektiği kapak fotoğrafında gördüğümüz o görsel dil, şarkıların “şeffaf” ruhuyla çok örtüşüyor. Bu görsel dünyayı kurarken referans noktalarınız nelerdi? Çünkü bugünün dünyasında biliyorsun görsellik, her şeyin önünde geliyor.

Emrey’in vizyonuna ve önceki işlerindeki yaratıcı zekâsına her zaman çok güvenmiştim. Bu albümün görsel dünyasıyla Emrey’in tarzının tam bir uyum yakalayacağını biliyordum, öyle de oldu. Ortaya çıkan fotoğrafların, dünya müziğindeki modern kapak tasarımlarıyla benzer bir çizgide olması beni mutlu etti. Tabii trendleri yakalamaya çalışmak pek huyum değildir (gülüyor) ama Emrey ile bu çizgiyi kendiliğimizden yakaladık.

Yıllardır blues ve rock köklerini Anadolu müziğiyle modern bir şekilde buluşturuyorsun. 2026 yılından bakınca, bu “hibrit” yapının Türk müziğinin geleceğindeki yerini nasıl görüyorsun? Sence bundan 40 yıl kadar sonra bakıldığında bugünün müziği anlatılırken yaptığın müzik ayrıksı bir yerde olur mu?

Bu yolu açan ilk kişi ben değilim, malum. Ben sadece daha önce yapılmış olan ve sürekliliği olması gereken bu tarzı güncelleyerek bir köprü kurmaya çalışıyorum. Tıpkı Barış (Manço) abinin dediği gibi, Batı’nın teknik imkanlarını kullanarak Doğu’nun kadim bilgisini dünyaya yaymak niyetindeyim. Bugün popüler olmak için hayallerimi satmadım. Hedefim 40 yıl değil; 100, hatta 200 yıl sonra bile bu şarkıların gönüllerde can bulması.

evrencan gunduz roportaj


“Sokak bana hayatın en sert ve en öğretici derslerini verdi”

Sokak müzisyenliğinden ve vapur hatlarından gelen o “insanla direkt temas” tecrübesi, stüdyoda tek başına kaldığında sana ne kadar rehberlik ediyor? Yani geçmişindeki birebir deneyimler, senin bugünkü müziğini nasıl güçlendiriyor sence?

Kısaca; geçmişim olmasaydı geleceğim de olamazdı. Sokak, bana hayatın en sert ve en öğretici derslerini verdi. Şarkı söylediğim için saldırıya uğradığım da oldu, müziğimizi susturmaya çalışanlar da… Zabıta geldiğinde o anı bozmadan, nezaketle seyirciye veda etmeyi orada öğrendim. Her türlü koşulda sükuneti koruyup o ortamı nasıl yöneteceğimi sokakta deneyimlediğim için, bugün çıktığım profesyonel sahneler bana çok daha kolay ve keyifli geliyor.“Biz Ayrılmayız” şarkındaki “Kendime alışmam lazım yine en baştan” cümlesi çok vurucu. Evrencan hayatının herhangi bir bölümündeki kendine alışma süreçlerinde en çok hangi yeni özelliğini keşfetti? Ya da keşfetmeye devam ediyor musun?

Açıkçası çok güzel bir soru, çok teşekkür ederim bunun için. İnsan bazen sessizliğini özlüyor. Benim gibi hayalperest karakterler, o sessizliğin içinde geleceğe dair büyük hayaller kuruyor. Bu aslında meditatif bir alan, yeni hayalleri “manifest” ettiğimiz bir yer. Ayrıca bu sessizlik, müziğin bir “iş”e dönüşmesini engelliyor. Müziği hiçbir zaman meslek olarak görmedim ama yoğunluk arttığında bazen bu çizgi bulanıklaşabiliyor. İşte o anlarda sessizliğime çekilmek, tutkumu yeniden tazelememi sağlıyor.

“‘Evrencan özüne döndü’ deseler, bu benim için en güzel tanım olur”

20 yıl sonra bu albüm dinlendiğinde, dinleyicinin hangi yönden “Bu albüm Evrencan’ın kariyerinde şu kapıyı açmıştı.” demesini istersin?

“Evrencan’ın hayata daha olgun baktığı o klasik besteleri” denmesini isterim. Uzun süre tarzdan tarza atladığım, sürekli ileriye bakmaya çalıştığım yorucu bir yolculuğum oldu. Ancak bu albümde o en baştaki sadeliği, samimiyeti ve olduğu gibi olma hâlini yeniden buldum. Sanki en doğru formüle, özüme döndüm. “Evrencan özüne döndü.” deseler, bu benim için en güzel tanım olur.

Şimdi neler planlıyorsun, Evrencan Gündüz karşımıza nasıl ve hangi şekillerde çıkacak yeni albümden sonra?

Çocukluğumdan beri çok yoğun çalışıyorum ve bu tempoya adapte oldum. Müzik dışındaki hayallerimi sorarsanız şunu söyleyebilirim: Kendime bir traktör ve bir kepçe almak istiyorum, toprağa dokunmayı özledim. Müzik kısmında ise şu an sadece dinlenmeyi ve önümüzdeki yaz turnesinde bu şarkıları söylemeyi planlıyorum. Ama sohbeti bitirmeden de küçük bir ipucu vereyim: Artık Yavuz Çetin’e de bir selam vermenin zamanı geldi.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans