
Zorlu PSM’de 20-21 Ocak tarihlerinde oynanacak Triptych (Üçleme) oyunu öncesi Genel Müdür Filiz Ova’nın hem genel anlamda kültür-sanat meselesi hem de daha özel katmanda bu oyun ile ilgili fikirlerini almak üzere kapısını çaldık. Filiz Ova, küçük yaşta içerisine atıldığı kültür-sanat dünyasının dinamiklerinin hayatına olan etkisinden Triptych oyununun nasıl bir “algısal eşik” olduğuna dair pek çok başlık açtı. Gelin bu başlıkların altını nasıl doldurmuş, kendisinden dinleyelim.
Zorlu PSM, 12 yıldır Türkiye’nin kültür-sanat dünyasında önemli bir yüzölçümüne sahip. 13. sezonu da “Dünyan Değişsin” mottosuyla açtınız. Bu elbette iddialı bir söylem. Zorlu PSM’nin hangi dinamikleri size bu iddiayı ortaya koyma cesareti veriyor?
“Dünyan Değişsin” bizim için bir slogandan ziyade bir niyet beyanı aslında. Zorlu PSM’de yalnızca etkinlik üreten bir yapı olmanın ötesinde, düşünce üreten, dönüştüren ve izleyicinin dünyayla kurduğu ilişkiye temas eden bir merkez olmayı hedefliyoruz daima.
Programlama anlayışımızda disiplinler arası üretimlere yer vermemiz, yerel sanatçıları uluslararası yapıtlarla aynı bağlamda sunabilmemiz ve izleyiciyi yalnızca bir alıcı olarak değil, sürecin bir parçası olarak konumlandırmamız bu iddiayı besleyen en önemli dinamikler. Cesaretimizi de buradan alıyoruz. Çünkü sahnenin yalnızca bir temsil alanı değil, bir düşünce mekânı olduğuna inanıyoruz. Dünyayı değiştiren fikirlerin çoğu önce sahnede filizleniyor.
20-21 Ocak tarihlerinde pek çokları için “Çağdaş sahne sanatlarında devrim niteliğinde kabul edilen bir başyapıt” olan “Üçleme: Kayıp Kapı, Kayıp Oda ve Gizli Kat”a ev sahipliği yapacak olmanız da bu iddianın somut bir göstergesi olarak yorumlanabilir mi? Kişisel olarak, bu oyun sizce tiyatro tarihinde nasıl bir yerde duruyor? Peeping Tom’un oluşturduğu gerçeküstü atmosferin sizdeki karşılığı ne?
Kesinlikle öyle. Triptych, Türkçe adıyla Üçleme, çağdaş sahne sanatlarında yalnızca estetik bir kırılma değil, aynı zamanda algısal bir eşik. Dans ile tiyatro arasındaki sınırları bilinçli olarak ortadan kaldıran, bedeni yalnızca bir hareket aracı değil, bir hafıza taşıyıcısı olarak ele alan çok katmanlı bir yapıttan söz ediyoruz.
Peeping Tom’un yarattığı gerçeküstü atmosfer, seyirciyi hikâye izleyen bir konumdan çıkarıp bilinçaltının karanlık koridorlarına davet ediyor. Kişisel olarak Triptych’i tiyatro tarihinde anlatı merkezli yapıdan sezgi, beden ve imge merkezli sahneleme anlayışına geçişin en güçlü örneklerinden biri olarak görüyorum. Bende yarattığı karşılık huzursuz ama aynı zamanda tanıdık. Çünkü kayıp kapılar, gizli odalar ve bastırılmış anılar hepimizin iç dünyasında bir yerlerde var.

Bu önemli eseri takviminize ekleme sürecini anlatmanızı istesem neler söylersiniz? Süreç nasıl başladı ve ilerledi?
Zorlu PSM olarak uluslararası sahne sanatlarını yakından takip ediyoruz. Triptych bizim için yeni keşfedilmiş bir iş değil. Uzun zamandır izlediğimiz, doğru zamanı ve doğru koşulları beklediğimiz bir yapıt. Bu eserin Türkiye’de mutlaka izleyiciyle buluşması gerektiğine inanıyorduk.
Süreç klasik bir davet mekanizmasından çok, sanatsal bir uyum arayışıyla başladı. Peeping Tom’un dünyasıyla Zorlu PSM’nin sahne anlayışı arasında güçlü bir ortak dil olduğunu fark ettik. Teknik gereklilikler, sahne altyapısı, mekânsal ihtiyaçlar ve zamanlama büyük bir titizlikle ele alındı.
Seyirci gözüyle baktığınızda onları nasıl bir performans bekliyor, salt seyretmekten ziyade seyircinin kendini konumlandırması gereken farklı bir görevi var mı?
Triptych klasik anlamda izlenen bir performans değil; daha çok deneyimlenen bir sahne evreni. Seyirciden aktif bir dikkat, açık bir algı ve sezgisel bir katılım talep ediyor. Net bir hikâye çizgisi sunmak yerine imgeler, duygular ve çağrışımlar üzerinden ilerliyor. Seyircinin görevi anlamlandırmaya çalışmak değil, kendini bu evrene bırakmak. Kendi hafızasıyla, bastırdıklarıyla, korkularıyla temas etmeye izin vermek. Bu nedenle herkes salondan farklı bir Triptych deneyimiyle çıkıyor. Ve bu çeşitlilik işin en kıymetli tarafı.
“Üçleme: Kayıp Kapı, Kayıp Oda ve Gizli Kat” yapıtının Zorlu PSM’nin global sahne olma vizyonuna neler katacağını düşünüyorsunuz?
Triptych gibi işler Zorlu PSM’yi yalnızca uluslararası turnelerin uğrak noktası değil, çağdaş sahne sanatlarının düşünsel merkezlerinden biri hâline getiriyor. Global sahne olmak bizim için yalnızca büyük prodüksiyonları ağırlamak değil. Risk alan, sınırları zorlayan, seyircinin algısını dönüştüren yapıtları izleyiciyle buluşturmak anlamına geliyor. Bu tür işler hem izleyiciyle kurduğumuz bağı derinleştiriyor hem de Türkiye’nin uluslararası sahne sanatları haritasındaki yerini daha görünür kılıyor.
Triptych gibi işler bize şunu hatırlatıyor. Sanat her zaman konforlu olmak zorunda değil. Bazen karanlık, bazen rahatsız edici, bazen de çok tanıdık. Ama tam da bu yüzden dönüştürücüdür. “Dünyan Değişsin” derken tam olarak bunu kastediyoruz. Seyircinin sahneden çıktığında dünyaya biraz daha farklı bakabilmesi sağlayacak olan diyaloğa alan açabilmek, bu işin en tatmin edici noktalarından biri oluyor diyebilirim.

Henüz küçük yaşlarda kültür-sanat dünyasının içine girmiş bir isim olduğunuz için size şunu özellikle sormak isterim: Bu dünyanın içinde yer almak hayatın geri kalanında size ne gibi pencereler açtı, hayata dair kararlarınızda ne kadar etkili oldu ve en önemlisi ufkunuza ne gibi katkılar sundu?
Kültür-sanatla erken yaşta kurduğum ilişki, dünyaya tek bir yerden bakmamayı öğretti. Hayatın gri alanlarını, çelişkilerini, kırılganlıklarını kabul etmeyi öğrendim. Bu alanın içinde olmak karar alma süreçlerimi, insanlarla kurduğum ilişkiyi, hatta sessiz kalmayı seçtiğim anları bile etkiledi. En büyük katkısı ise şuydu: Bana her zaman başka bir ihtimal olduğunu hatırlattı.
Türkiye’nin kültür-sanat yolculuğunda en önemli duraklarından biri olan bir merkezin genel müdürü olarak sanat yoluyla bir insanın hayatına dokunabilmenin ve ona bir rota çizmeyi başarmanın mutluluğunu nasıl tarif edersiniz?
Bu çok sessiz ama çok derin bir mutluluk. Bir izleyicinin bir oyundan çıktıktan sonra durup düşünmesi, kendine dair yeni bir soru sorması ya da sadece yalnız olmadığını hissetmesi. Bunlar ölçülebilir başarılar değil ama en kalıcı olanlar. Bir merkezin yöneticisi olarak değil, bir insan olarak en çok bu anlarda yaptığımız işin anlamını hissediyorum.