Özel Dosya

İstanbul Film Festivali'nden geriye kalanlar

45. İstanbul Film Festivali'nin ardından zihnimizde yer eden; Hen, Ayşa Uçup Gidemiyor ve Yo, Aşk Asi Bir Kuştur filmlerini radarımıza aldık, Aysu Uzer, kara mizahtan sert gerçekliğe uzanan bu etkileyici hikâyeleri, özel önerileriyle birlikte tek tek inceledi.
Aysu Uzer - 30 Nisan 2026
post image

Yılın en sevdiğim dönemi geride kaldı. 45. İstanbul Film Festivali, hazırladığımız tüm seyir listelerinin, görkemli filmlerin, keyifli davetlerin ve filmlerle dolu dolu geçen on günün ardından sona erdi. Ben de peşimizi bırakmayan salgından nasibimi aldım ve seyretmek istediğim filmlerin belki ancak yarısını güç bela izleyebildim. Ancak seyrettiğimden beri aklımdan çıkmayan, hâlâ zihnimde bazı çarkları çeviren üç filmi sizlerle paylaşmak, festival süresince dikkatlerden kaçtıysa önümüzdeki günlerde radarınızda olmalarını sağlamak istedim. Birazcık tuhaf birazcık eğlenceli birazcık sinirleri zorlayıcı filmlere, ilave öneriler eklemeyi de ihmal etmedim. Şimdiden iyi seyirler!

Bir tavuğun peşinde: Hen (Tavuk)

Yönetmenliğini György Pálfi’nin üstlendiği “Hen”in, başrol oyuncuları tavuklar. Tavuk, festivalin en çok konuşulan filmlerinden biri oldu. Hafta sonu seansları deyim yerindeyse kapalı gişe doldurdu salonları. Farklı bir anlatım dili, renkli öyküsü ve güçlü sinematografik etkisiyle -son dönem vizyon filmlerinden bahsederken anlattığımız gereksiz sosyal medya PR çalışmalarının sinema seyrini itibarsızlaştırdığı günümüzde- seyircinin yüksek beklentisini hakkıyla kazanmış ve hiç de pişman etmemiş bir film.

Hen (Tavuk) İstanbul Film Festivali

İsmiyle müsemma bir tavuğun peşine takıldığımız bir hikâye bu. Yunanistan kıyılarının sessiz, huzurlu ve sakin doğasında, talihsiz bir eve düşüyor onun kader çizgisi. Bazen olacakla öleceğin sebebi, bazen en küçük kaçışların müsebbibi, bazen de sadece bir tavuk… Kafasını dikip kafese, kutuya sığmayan inadıyla kara mizah sınırlarına varıyor kurtlar sofrasındaki macerası. 

Yaşamın anlamını ve bazen de ikinci şansların önemini gösteren tavuk, başına bela olan yaşama zorunluluğunun pençesinde, muhteşem keyifli bir seyir sunuyor. Festivaldeki Mansiyon ödülünü de sonuna kadar hak ediyor, hatta belki bu ödül ona az bile. 

Bunu seven bunu da sever:

Bir köpeğin başrol olduğu korku filmi “Good Boy” tam sizlik. Aman korku olmasın derseniz bir eşeğin peşine düşeceğiniz “Eo” tercihiniz olabilir.

Kanatsız bir hikaye: Ayşa Uçup Gidemiyor

Morad Mostafa imzalı, Valencia Büyük Jüri Ödülü ile Namur Özel Jüri Ödülü sahibi filmin Kahire’nin kire pasa bulanmış sokaklarında peşinden gittiğimiz Ayşa’sını Buliana Simon canlandırıyor. Sudan’dan kaçıp gelmiş Kahire’nin çöl tozlu kollarına sığınmış genç bir kadın Ayşa. Ancak antik dünyasının büyüsüyle dünyanın dört bir yanından gelmiş turistlere nasıl şatafatlı bir deneyim sağlıyorsa, Ayşa için de o denli karanlık bir sığınak oluyor Kahire.

Yaşam mücadelesi kolay değil. Göçmensen daha da zor kadınsan daha da, bir başınaysan daha da. Elinden gelen her işin peşinde Ayşa, temizliğe gidiyor, iğne yapmaya hatta pansumana gidiyor, her türlü bakım ihtiyacında orada. Sadece kendisine bakım verdiği sahnelerde bir beceri yoksunluğu var, kendisine yemek hazırladığı, kendi yaralarına merhem sürdüğü sahnelerde…

Ayşa Uçup Gidemiyor

Doğrusunu söylemek gerekirse Ayşa’nın hikâyesini izlerken her gün önümüze düşen motivasyon videolarını düşünmeden edemedim. Evet, eğer hayatta gerçekten “hayat bize verilmiş bir armağan” cümlesini kurabiliyorsan, hayat senin için bir armağan. Ancak Ayşa’nın bırakalım böyle bir cümle söylemeyi, yaşamın iyi yönlerini düşünecek bir zamanı da alanı da yok, hatta belki hiç olmamış. 

Bu kadar büyük yoklukların içinde kendi varlığını, özünü koruması da mümkün olmuyor Ayşa’nın, vicdanının sesini susturmadan sokak mafyası ev sahibinin evinde kalması mümkün değil mesela. Birilerinin başına kötü şeyler gelmesinin bizzat sorumlusu olmaktan kaçması da. Yaşamaya devam etmek için nelere göğüs gerebileceğini, nelerden vazgeçebileceğini gördüğümüzde anlıyoruz “iyi bir insan” olabilmenin bazen tercihlere bağlı olamayacağını. Derinlikli ve kapkara hikâyesinde bazen suçsuz günahsız ihtiyar bir kadıncağızın acısına sebep olurken, yürüyemeyen hasta gencecik birinin tekerlekli sandalyesini kendisi alıp hediye getiriyor Ayşa. Film gerçekliğin tüm sertliğini, nefreti ve tiksintiyi olabildiğince berrak sunuyor seyirciye. Sağlam bir psikoloji ve mideniz yoksa izlemenizi pek de önermem.

Bunu seven bunu da sever: 

Geçtiğimiz yıllarda festivalde izleme şansı bulduğum Joy, yine ülkesinden göçüp kendisine bir hayat kurmaya çalışan, imkânsızlıkların macerasını anlatan örgüsüyle ilginizi çekebilir, seyri de en az Ayşa kadar zorlayıcı.

Bir vedalaşma-mak öyküsü: Yo, Aşk Asi Bir Kuştur

Anna Fitch ile Banker White’ın yönetmenlik koltuğunu paylaştığı film, Berlin Gümüş Ayı Olağanüstü Sanatsal Katkı ödülü sahibi. Festivalde izlediğim en ilginç filmlerden biriydi hiç kuşkusuz. Kendisinden yaşça epeyce büyük arkadaşı Yo’nun ölümünün ardından onun evinin, sokağının 1/3 oranında maketini yapan ve Yo’nun da minik bir kuklasını yapan Anna, onu yaşatmaya devam ediyor aslında. 

Yo, Aşk Asi Bir Kuştur

Elbette bir yas hikâyesi. Aslında “yas”lanamama. Çünkü Anna’nın filmin sonunda da söylediği gibi, Yo ile vedalaşmasını 10 yıl kadar ötelenmesini sağlayan bir proje bu film ve bu maket. Özellikle yakın zamanda sevdiği birilerini kaybedenlerin derinden hissedeceği o acının en derin noktasından doğan öfkeyle yükselmiş inkar, sonuna kadar Yo’nun öyküsünü anlatıyor. Şahsına münhasır bir karakter elbette Yo. Hatta şöyle bir özet geçsem eski sitcomların unutulmaz çılgın karakterlerinden biri zannedebilirsiniz onu. Yaşamı boyunca paraya asla değer vermemiş, çoğunlukla partilemiş, halüsinatif zararlı maddelerle çılgın deneyler yapmış, bir günde aldığı karar ile ailesini terk edip içindeki sesin peşine düşmüş… Pek elle tutulmayan, çok aileden de olmasını tercih etmeyeceğimiz ama mutlaka tanışmış olmak isteyeceğimiz biri gibi.

Ve en özel anlarını, en apaçık itiraflarını, belki biraz da yaşının verdiği fevkalade rahatlık ile bizlerle paylaşıyor yarı belgesel formatındaki bu filmde. Onun anlatılmaya sonuna kadar değen hikâyesi bittiğinde, tuhaf tatlı bir hüzünle, sanki bizler de onunla tanışmış, onu derinden sevmiş ve ardından kaybetmiş gibi çıkıyoruz salondan. 

Bunu seven bunu da sever:

Yaşlara takılmadan gerçek bir bağ kurmak ve belki kendi aileni kendin seçmek çerçevesinde “Bir Salyangozun Anıları” filmini eğer hala izlemediyseniz bu bahaneyle mutlaka seyretmelisiniz.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans