
Akşam izlediğin oyunun sabahında yönetmeniyle röportaj yapmak beraberinde birtakım avantajlar getiriyor elbette. Her şey çok taze olduğundan teknik-taktik konularla ilgili pek çok soru sorabilirsin. Bu, iyi.
Ve fakat…
Oyun eğer seni başka yerlerden yakalarsa durum tam tersine dönüyor. Akla takılanlar, düşündürten sahneler, mütemadiyen fısıldanan “vay be”ler derken kafan iyice karışıyor.
Neyse ki kafa karışıklığını seven biriyim. Bu, daha iyi.
“Sürüklenmiş” isimli tiyatro oyununu konuşmak için bir araya geldiğimiz oyunun yönetmeni İbrahim Çiçek’e ilk sorumu sorup cevabı almaya başladığımda hemen anlıyorum ki kendisi de öyle. Karışık olanı daha da karıştırmaya meyilli, bu karışıklıktan beslenmeye de. Gel gör ki tüm bu karışıklıktan sonra her şeyi olması gereken yere koymayı ise “meselenin özü” olarak görüyor. Abartıya trak geliyor, yaygara sahneden aşağı düşüyor.
Bunu, okudukça siz de fark edeceksiniz.
D sırası 26 no’lu koltuk sizin, haydi başlıyoruz.
Oyunda katı, sıvı, gaz normları üzerinden zamanın eğilip bükülebilen yönüne bir vurgu var. Bir yönetmen olarak sizin zaman mefhumuyla aranız nasıl, yönetebildiğiniz bir şey mi? Bir oyunun zamanının geldiğine nasıl karar veriyorsunuz mesela?
Herkes gibi ben de zamanı yönetemiyorum aslında. Akıp gidiyor, eriyor; belki de beni eritiyor. Oyunun çıkma zamanının gelmesiyle ilgili ise şöyle bir yorumum var: Yönetmenle oyuncunun grafiği ters aslında. Oyun, yönetmenden ayrıldığı aşamada artık oyuncuyla buluşuyor. Yani prömiyer günü dediğimiz ilk gösterim günü bir devir teslim töreni. Peki ben prömiyer gününe nasıl karar veriyorum? Provaya başlıyorsun; ilk gün, ikinci gün, onuncu gün, yirminci gün… Bu süreçte yüzlerce itirazın, soru işaretin oluşuyor; bir kısmını çözüyorsun, bir kısmını bir süre sonra sormaktan vazgeçiyorsun… Ve öyle bir gün geliyor ki kendini, “olmaz” dediğin bir şeyi severken veya kabul ederken buluyorsun. Bu anlamda ben bu hâli aşka da benzetiyorum aslında. İşin özü, zamanla bazı şeyler dönüşüyor ya da o bazı şeyler bizatihi seni dönüştürüyor. Oyun metinleri ve oyuncular benim için biraz da böyle aslında. Beni dönüştürüp benden gidiyorlar. Ve bir an geliyor ben yeterince dönüşmüş olduğum için bu hikâyenin bendeki zamanı bitiyor, kapı kapanıyor. Bu an da galiba mükemmeliyetçi olma hâlini bıraktığım ana denk geliyor. O zaman geldiğinde artık tüm yaralarıyla, hatalarıyla, güzellikleriyle oyunu başkalarına emanet etmem gerektiğine ikna oluyor ve ediyorum. İş benden çıkıyor artık.

Bir röportajınızda bir yönetmen olarak uçsuz bucaksız bir özgürlük istemediğinizi söylüyorsunuz. Engeller çıkması gerektiğini vurguluyorsunuz. Engellerle dolu bir süreçte yönetmen olma isteği nasıl bir şey?
Bu işe küçük sahnelerde başlamış bir yönetmen olarak şöyle bir tiyatro öğrenimim var: Zaten sınırlı bir mekânda yapıyorsun dolayısıyla o mekânın karşına çıkardığı sınırları yaratıcı çözümlerle aşmaktan sen sorumlusun. Benim mesleğe başlangıç noktam tam da böyle bir yer. O çözüme odaklı tavır bende bir süre sonra birtakım kısıtlamalara muhtaçlık da doğurdu. Sanki sınırsız bir kaynakta ne yapacağımı bilmiyor gibiyim. Benim yönetmenlik refleksim sorun çözmeye yönelik. Oyuncu çalıştırma odaklı da bir yönetmenlik yaptığım için hep böyle var olan blokajları ve tıkanmaları çözeyim, karakteri anlamakla ilgili bir yolculuk yapılması gerekiyorsa o yolları oyuncuyla beraber yürüyeyim kafasındayım. “Her şey yolunda giderse bana az mı ihtiyaç kalır acaba?” gibi bir yerden düşünüyorum galiba. Bunu tam olarak bilmiyorum. Bildiğim tek şey; refleksim, başlangıç noktam kısıtlı alanlardan yaratıcı çözümlerle çıkmak olduğu için ben böyle daha iyiyim. Kendimi o zaman daha değerli hissediyorum, bu mücadele bana daha çok zevk veriyor.
Yine oyunda “yalan söylemenin” en nihayet babadan oğullarına geçen bir durum olduğunu görüyoruz. Ve fakat bu yalanlar en sonunda gülümsemelerle hatırlanıyor. Yani yalan söylemek bilindik hâliyle kodlanmıyor. Bu pencereden bakınca sizce bir oyunun başarısında oyuncuların iyi yalan söyleyebilmesi ne kadar önemli?
Hiç önemli değil bence. Şöyle bir şey var: Oyuncu, ekip ve seyirci olarak o gün orada ne kadar insan varsa herkes bir yalana inanmak istiyor, daha oyuna yakın bir şekilde söylemek gerekirse de bir masala inanmak istiyor. Tiyatronun en büyülü tarafı da bu aslında. Seyirci de oyuncu da oyunun yaşattığı o anı gerçekten yaşamadığını biliyor ama herkes bu gerçeği pas geçebiliyor. Seyirci o kadar yolu “inanmak” için geliyor, senin yapman gereken tek şey o inancı kırmamak. Yalan söylemene gerek yok, seyircinin inancını kırma yeter.
Oyunculukla hayat arasındaki fark da bu. Biz, iyi yalan söylüyoruz diye iyi oyuncu olmuyoruz; başka bir hikâyeye iyi bir şekilde inandığımız için iyi oyuncu oluyoruz.
Şehirli abinin cenaze törenine bu kadar fazla takılması da oldukça dikkat çekici. Sizce biz şehirliler seremonilerden, poz kesmelerden, kendini kanıtlama çabasından ötürü meselelerin özünü kaçırıyor muyuz?
Bu kısmen doğru bir bakış açısı. Diğer taraftan da Tuğrul’un oynadığı şehirli karakterin yas tutma biçimi bu. Beyin, baş edemeyeceği durumlarla karşılaşınca seni beklenmedik bir noktaya odaklıyor. Geriye bir adım bile attırmıyor, daha geniş açıdan bakmanın önüne geçiyor. Oyundaki abinin heybesinde şunlar var: Yıllardır görüşülmeyen bir baba ve yine yıllar önce terk edilmiş bir kardeş. Ve en nihayet elinde kalan son şey ise o cenaze töreni oluyor. İşte o yüzden o seremoni onun için o kadar büyük bir anlam ifade ediyor ki… Onu birkaç gün ayakta tutacak tek şey o seremoni. Ben, bu yüzden o törene bu kadar takıldığını düşünüyorum. Tıpkı Rıza’nın oynadığı küçük kardeşin “denizci”ye olan takıntısı gibi. Çünkü ikisi de cenazeden sonra babalarının artık olmadığı bir dünyaya devam etmeye çalışacaklar. Şehirde de aynısı oluyor işte. Biz şehirde trafiğe sinirleniyoruz, neden buralardaki çimleri kaldırdılar diye söyleniyoruz vs. Galiba tüm bunlar, tüm bu meşguliyetler hepimizin içinde var olan derin yalnızlıkla ilgili şeylerin gün yüzüne çıkmasını erteliyor. Ben, şehirli refleksinin yalnızlıkla paralel gittiğini düşünüyorum. Tabii bir de sorumluluk almama durumu var. O çimlerin neden söküldüğüne dair söyleniyoruz ama çimlerin sökülmemesi için de hiçbir şey yapmıyoruz.

Oyunda benim en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de karakterlerin abartıya kaçmadan meselelerini sakince anlatmaları. Bu özel bir tercih mi?
Şu an için bu sadelikten yanayım. Ama bu düşünceler zamanla değişip dönüşebilen şeyler olduğu için “Bu benim tarzım” diyemem. Hikâyenin üstüne çıkan bir performans izlemekten keyif almıyorum. Meziyetli oyuncuları çok seviyorum, onlarla çalışmayı da çok seviyorum -hakeza hem Rıza hem de Tuğrul öyleler- ama tiyatroyu bir hikâye anlatma aracı olarak gördüğüm için benim için öncelik onda. Ve biz, o hikâyenin iyi aktarılmasından sorumluyuz. Kişisel bir gösteri alanına dönmesinden ziyade hikâyenin iyi gösterilmesi için bir araç olmayı tercih ettiğimden hikâyenin gerektirdiği kadar oynuyorlar. Günlük hayatta yapmayacağımız bir şeyi sahnede yapmaya gerek var mı sorusunu soruyorum açıkçası. Sadece ben de değil, hepimiz bütün çalışma sürecimizde bu soruyu fazlaca soruyoruz. Elbette karakterin ihtiyacı buysa yapılsın ama değilse de hiç gerek yok.
“Sürüklenmiş” oyununun yönetmeni ve çevirmenisiniz. Metin İngiliz yazar Tim Foley imzalı. Evrensel temaları işleyen bir metin olmasının yanında bunu günümüz Türkiye’sine ya da günümüz Türkçesine uyarlarken hangi kriterleri asla es geçmediniz?
Moda’da geçen, içinde Sezen Aksu çalan, rakı içilen, ezcümle Türkiye teması yoğun olan oyunlarla bağ kurmak çok daha hızlı oluyor elbette ama sonuçta ölüm, kardeşlik, yalnızlık gibi konular dünyanın her yerinde aynı. Herhangi bir yerde, o dili hiç bilmesen de kolayca bağ kurabileceğin temalar. Ben hiç yerli metin yönetmedim o yüzden aradaki farkı bilmiyorum fakat iyi metinlerin anlatmak istediği derdin sadece bir ülkeye ait olduğunu düşünmüyorum. He yaptığım şeyler yok mu, var tabii. Bir seyirci kaygısı olduğunu bildiğimden daha az isim kullandım mesela. Ya da günlük dilde kullandığımız sözcüklerden, tabirlerden referans verdim. Gel gör ki şu kolay bir şey değil: Biz 18 yaşından 80 yaşına kadar uzanan bir yaş skalasında insana hitap ediyoruz. Arada çok fazla kuşak var. Bu nedenle hem Türkçeye hem hayata hem de konuşma şekline herkesin aynı seviyede bağ kurmasını bekleyemeyiz. Bu dediğim şey yerli metinler için de böyle. Dolayısıyla bir metni Türkçeye çevirip sunduğumuzda “Böyle der mi?”, “Neden öyle dedi?” gibi eleştirileri sık alırız. Bu oyuna özel yaşanan bir durumdan örnek vereyim. Oyunda “İbo” ismi geçiyor. “İbo çok Türk” diye eleştiriler aldım. E gidin bakın bakalım İngiltere’de kaç tane İbo var. Artık dünyanın her yerinde herkes var. Dolayısıyla bu tarz eleştiriler bana biraz eski geliyor.

Edebiyattan nasıl ne kadar besleniyorsunuz? Sizce tüm sanatların temelinde edebiyat mı var?
Şahsi olarak çok besleniyorum. Zaten tiyatro metinleri edebi metinler olarak kabul ediliyor ve bu bağlamda dizi ve sinemadan ayrılıyor. Eninde sonunda metin her şey ve biz edebi bir metni sahnelemeye çalışıyoruz. Ve evet, anlam bulma kısmı kitaplarla başlıyor. Hiçbir şey değilse bile benim sporum “kitap okumak” olmak zorunda. Ben de bu sporu aksatmadan yapıyorum.
Bir şarkı, bir kitap, bir film ve bir oyun desem, neleri söylersiniz?
Kitap, Leylâ Erbil-Kalan.
Şarkı, Sezen Aksu-Düşünce.
Oyun, Anton Çehov-Martı.
Film, Andrey Zvyagintsev-The Return (Dönüş).
Filme bir de plase koymak isterim: Krzysztof Kieślowski-A Short Film About Love (Aşk Üzerine Kısa Bir Film).