
Kadebostany, yıllardır titizlikle inşa ettiği o şatafatlı “Modern Pop İmparatorluğu”nun kapılarını bu kez bambaşka bir atmosfer için aralıyor: Radikal bir dürüstlük ve sarsıcı bir yalınlık. Sanatçının “en kişisel çalışması” olarak nitelendirdiği yeni albümü “The Outsider“, bir şeyleri kanıtlamaya çalışmaktan vazgeçip olanı olduğu gibi açığa çıkarmanın verdiği o vakur güçle şekilleniyor. Selin Çıngır’ın şarkıları aydınlatan vokali, Barış Demirel’in kelimelerin bittiği yerde konuşan yaralı trompeti ve İstanbul estetiğinin sahneye taşındığı bu yeni dönemde; Guillaume de Kadebostany bizi coğrafi sınırların ötesine, “yurtsuzların” ve “yabancıların” kendini evinde hissettiği o şiirsel bölgeye davet ediyor. Başarının konforuna kapılmayı reddeden ve köklerini keşfettikçe daha gür dallarla geleceğe uzanan bir vizyonerin, kesinliğin bittiği yerde başlayan o büyüleyici yaratım sürecine tanıklık etmeye hazır olun.
dergy.com‘a hoş geldin Kadebostany! “The Outsider” albümü, 30 Ocak’ta dinleyiciyle buluştu. Bu albümü 20 yıllık Kadebostany kariyerinindiğer duraklarından ayıran en keskin “kişisel” fark nedir?
Her albüm, o an kim olduğunuzun bir yansımasıdır aslında. “The Outsider” muhtemelen bugüne kadarki en kişisel çalışmam çünkü tamamen radikal bir dürüstlük zemininde, en saf noktada inşa edildi. Zaman geçtikçe, bir şeyleri kanıtlamaya çalışmayı bırakıyorsunuz; bunun yerine olanı olduğu gibi açığa çıkarmaya başlıyorsunuz. Bu kayıt, hırslardan ziyade özle ilgili. Yalnızlığı, farklı olmayı ve dünyanın o sağır edici gürültüsünün biraz dışında durmanın getirdiği o sessiz gücü kabulleniyor. Pek çok açıdan bu albüm, aslında yıllardır yürüdüğüm bir yere nihayet varmışım gibi hissettiriyor.
Albümün hazırlık sürecinde “Trendleri takip etmek yerine kalıcı şarkılara odaklanmak” riskli bir kumar mıydı yoksa tek seçenek mi? Çünkü artık günümüz müzik dünyasında her şey çok hızlı ve bildiğin gibi endüstri çok da kalıcı şarkılar üretilmesinin peşinde değil.
Trendleri takip etmek, bana onları görmezden gelmekten her zaman daha riskli gelmiştir. Trendler size sadece bir anlık görünürlük kazandırır oysa zamansız şarkılar, size kendi çağınızın ötesinde bir yaşam vaat eder. Hayatta kalan müzik, nadiren “en gürültülü” olanıdır. En samimi olan hayatta kalır. Şuna her zaman inandım: Eğer insani bir noktadan derinlemesine yazıyorsanız, o şarkı hemen olmasa bile eninde sonunda kendi zamanını bulacaktır. Kalıcılık, sessiz bir isyan biçimidir.

“The Outsider”da halk müziğinin sesleri ile modern elektroniği birleştirdiniz. Bu “zamansız” tınıyı yakalamak için hangi organik enstrümanlar (keman, üflemeli çalgılar vb.) kilit rol oynadı?
Organik enstrümanlar bünyesinde bir “nefes” barındırır. Nefes, müziği yaşayan, canlı bir organizmaya dönüştüren yegâne unsurdur. Yaylılar, bakır üflemeliler ve belirli perküsyon dokuları, albüme elle tutulur bir fiziksel varlık hissi kattı. Bu enstrümanlar, elektroniğin tek başına asla inşa edemeyeceği bir gerilimi, o naif kırılganlığı ve bazen de o sinematik uçsuz bucaksızlığı yaratıyorlar. Ancak şunu unutmamak gerekir: Enstrümanlar asla nihai varış noktası değildir. Onlar sadece duyguya giden yoldaki araçlardır. Benim için asıl önemli olan hem çok mahrem ve samimi hem de devasa ve görkemli hissettiren bir ses dünyası kurmaktı. Gece yarısı yapayalnızken kulaklığınızda deneyimleyebileceğiniz ama aynı zamanda bir konser salonunda yüzlerce yabancıyla aynı anda paylaşabileceğiniz o ortak dili bulmaktı.
Selin Çıngır ile yollarınız nasıl kesişti? Albümdeki şarkıların çoğu Çıngır’ın sesinden duyuluyor kulağımıza. Onun vokali albümün genel atmosferine ne kattı?
Bazı sesler şarkıları sadece söylemez, onları adeta aydınlatır. Selin, aynı anda hem çok güçlü hem de bir o kadar savunmasız tınlayabilen o nadir yeteneğe sahip. Ses tonunda öyle bir berraklık var ki bu durum duygunun hiçbir dirençle karşılaşmadan dinleyiciye akmasına olanak tanıyor. Bir ses beraberinde “hakikati” taşıyorsa prodüksiyon artık ikincil bir mesele hâline gelir. Siz sadece o sese hak ettiği alanı, o boşluğu yaratırsınız; hepsi bu. Bu albümde onun varlığı, güç ile kırılganlık arasında asılı kalmış o dünyayı şekillendirmemize, o dünyaya son hâlini vermemize yardımcı oldu.
Barış Demirel ile daha önce de (Kâkülünde Ak Oldum şarkısı) çalıştınız. “I Started a Fight” şarkısında Barış’ın trompeti ve vokali bu sefer nasıl bir hikâye anlatıyor?
Barış, her notasını bir niyetle, bir amaçla çalıyor. Tek bir nota bile fazlalık değil, her biri elzem gibi hissettiriyor. Trompetin doğasında derinden insani bir şeyler var; nasıl üflendiğine bağlı olarak bir çağrıya, bir yaraya ya da uzak bir hatıraya dönüşebiliyor. “I Started a Fight” şarkısında trompet, kelimelerin artık kifayetsiz kaldığı noktada konuşan bir ses gibi, esere ham bir duygusal boyut katıyor. Bazı iş birlikleri tekniktir, sadece profesyonel bir alışveriştir. Bazıları ise duygusal birer sohbettir. Bizimki kesinlikle bu ikinci gruba dahildi, bir enstrümanla yapılan derin bir söyleşi gibiydi.
Kadebostany’nin görsel estetiğinde (üniformalar, bayraklar) bir değişim görüyoruz. “The Outsider” dönemi görsel olarak neyi temsil ediyor Kadebostany’nin müzik dünyasında?
Kadebostany’nin her dönemi, aslında aynı kitabın yeni bir bölümünü açmak gibi. Görsel olarak “The Outsider”; daha yalın, daha sembolik bir yöne yani daha az dekoratif, daha özsel olana doğru ilerliyor. Kullandığımız o üniformalar, bayraklar ve silüetler sadece birer kostüm değil, onlar bir aidiyetin işaretçileri. Kadebostany Cumhuriyeti, hiçbir zaman gerçek bir ülkeyi taklit etmek amacıyla kurulmadı. O, kendisini başka hiçbir yere tam anlamıyla ait hissedemeyenler için tasarlanmış şiirsel bir bölge. Bu yeni dönem, söz konusu fikri çok daha büyük bir berraklıkla, çok daha net bir şekilde kucaklıyor.

“Ait olamama” veya “ara bölgede kalma” hissi, hayali bir ülke kurmanın ana motivasyonu muydu? Ya da değilse bu Kadebostany Cumhuriyeti idealinin arkasında ne vardı?
Belki de Cumhuriyet hiçbir zaman coğrafyayla ilgili değildi. Aksine, insanın ait hissettiği bir yer icat etme ihtiyacıyla ilgiliydi. Pek çoğumuz hayat yolculuğumuzu sessiz bir “yurtsuzluk” veya aidiyetsizlik hissiyle sürdürüyoruz. Ben bu hisse direnmek yerine onu yaratıcı bir güce dönüştürmeyi seçtim. Cumhuriyet bir kaçış olarak yorumlanamaz. O bir onaylama ve beyandır. Farklılığın bir zayıflık değil bir “vatan” olduğunu fısıldar. Bazen, bulmayı umduğunuz o yeri bizzat kendiniz inşa etmeniz gerekir.
Ülkemizde de çok ilgiyle dinleniyorsun ve Türkiye senin için de sadece bir “pazar” değil, müzikal bir “yuva” gibi. Türk sanatçılara (Selin Çıngır, Barış, Den Ze gibi) olan bu ilgin nereden geliyor? İlk dinlediğin ve sende ışık yakan Türk sanatçıyı hatırlıyor musun bir de?
Duyguların açıkça ve hiçbir özür dilemeksizin, tüm çıplaklığıyla ifade edildiği kültürler beni her zaman cezbetmiştir. Türk müzik geleneğinde muazzam bir derinlik var; benim kendi hassasiyetimle çok güçlü bir rezonans kuran, çok yoğun bir duygusal katman bu. Şunu netlikle söyleyebilirim: Bu iş birlikleri hiçbir zaman bir pazarlama stratejisinin ürünü olmadı. Aksine, tamamen bir “birbirini fark etme” ve tanıma hâlinden doğdu. Müzik bize coğrafyanın her zaman ikincil olduğunu hatırlatıyor. Hassasiyetler ve duygular, sınırlar arasında hiçbir zahmete katlanmadan, özgürce seyahat edebiliyor. Kadebostany Cumhuriyeti’ni de zaten hiçbir zaman bir “merkez” olarak değil, her zaman bir buluşma noktası olarak hayal etmiştim.
20’li yaşlarında evlat edinildiğini ve Cezayir kökenli olduğunu öğrendin. Bu büyük keşif, Kadebostany Cumhuriyeti’nin temellerini nasıl sarstı veya güçlendirdi? Ve köklerini keşfetmek, müziğindeki o melankolik ama umut dolu tonu nasıl değiştirdi?
Kimlik, nadiren sabit bir anlatıdan ibarettir. O, aslında zaman içinde bestelediğimiz bir şeydir bence. Kökenlerimi öğrenmek dünyamı parçalamadı, onu genişletti. Bana aidiyetin sadece miras alınan bir şey olmadığını, aynı zamanda yaratılabilecek bir şey olduğunu hatırlattı. Belki de Cumhuriyet tam da bu yüzden var: Nereden geldiğimize dair bir beyan olarak değil, ne olmayı seçtiğimize dair bir jest, bir duruş olarak. Sonuçta kökler önemlidir, evet. Ancak hangi yöne doğru büyümeye karar verdiğiniz de bir o kadar mühim.
Şubat ayında başlayan “The Outsider” turnesi bir konserden ziyade “yeni bir tiyatro gösterisi” olarak tanımlanıyor. Sahneye ne tür bir hikâye taşıyorsunuz?
Bir konser, başka bir gerçekliğe adım atmak gibi hissettirmeli bana göre. “The Outsider” için şovu; sarmalayıcı, neredeyse sinematik bir duygusal yolculuk olarak tasarladık. Işık, hareket, sessizlik, gerilim… Her şey aynı amaca hizmet ediyor: Zamanı bir süreliğine askıya almak. Ben sahneyi sadece üzerine çıkılan bir platform olarak görmüyorum, bir dönüşüm alanı olarak görüyorum. İnsanlarIN konserden ayrılırken kendilerini hafifçe başkalaşmış, sanki içlerinde bir şeyler yerinden oynamış veya değişmiş gibi hissetmelerini istiyorum.

Seyircinin “anı yaşamasını” değil, “sonrasında bir şeyler hissetmesini” istediğini söylüyorsun. Bunu başarmak için sahne tasarımında ne tür sırlar gizli? Sahne tasarımlarını nasıl kuruyorsun, bir ekiple mi yoksa son söz sana mı ait?
Canlı bir şov yaratmak, yaşayan bir organizmayı yönetmek gibi esasında. Bu her zaman istisnai insanlarla yürütülen kolektif bir çaba bana göre. Bu turne için, İstanbullu sanatçı Öznur ve ekibiyle çok yakından çalıştım. Onun hassasiyeti ve titizliği, “The Outsider”ın duygusal vizyonunu fiziksel bir alana, somut bir dünyaya tercüme etmemize yardımcı oldu. Sahnenin duygusal mimarisini şekillendirme konusunda her zaman derinlemesine müdahil olmaya devam ediyorum. Teknik elbette önemlidir ancak duygu her zaman liderlik etmelidir. Hedef, sadece izleyiciyi etkilemek değil onlarla bir rezonans kurmaktır. Bazen bir konserden sonra sizde kalan şey, nedenini hemen anlayamadığınız ama bir şekilde hissettiklerinizdir. O görünmez iz… İşte bizim peşinden koştuğumuz şey tam olarak bu.
Röportajı bitirirken bir zaman yolculuğu yapalım istiyorum: 2008’den 2026’ya… Kadebostany Cumhuriyeti’nin ilk günüyle bugününü kıyaslarsan o günkü “dışlanmış” çocukla bugünkü “vizyoner” başkan arasında nasıl bir diyalog geçerdi? O sözleri alabilir miyiz senden?
Ona muhtemelen şunları söylerdim: Farklılığını koru çünkü o senin pusulan olacak. Bir yere ait olmak için acele etme. Onun yerine, kendine ait bir şey inşa et. Uzun yola güven, anlamlı olan her şey zaman alır. Ve belki de en önemlisi şu: Kendi başarına karşı bile bir yabancı olarak kal. Çünkü bir kez fazla rahat hissettiğinde, aramayı bırakırsın. Ve yaratım, tam olarak, kesinliğin bittiği yerde başlar.