
Müzik prodüksiyon endüstrisi, son yarım asrını insan hatalarını sistemin içinden ayıklamaya adadı. 1970’lerin çok kanallı analog bant kayıtlarındaki fiziksel sınırlamalar, 1980’lerde MIDI teknolojisinin ve dijital sentezleyicilerin standartlaşmasıyla aşılmaya başlandı. 1990’ların sonunda dijital ses işleme istasyonlarının yani DAW’ların stüdyoların merkezine yerleşmesi ve ardından pitch correction yazılımlarının piyasaya sürülmesiyle müzikteki kusursuzluk arayışı da laboratuvar hassasiyetine ulaştı. Bant hışırtısını frekanslardan temizlemek, her bir davul vuruşunu metronom ızgarasına milisaniyelere kadar hizalamak ve vokal kanallarını matematiksel bir doğruluğa çekmek, modern stüdyo ve ses mühendisliğinin de temel dogmaları olarak kabul gördü.
Ancak bu teknik kusursuzluk, günümüzde algoritmaların ve üretken yapay zeka modellerinin devreye girmesiyle zirve noktasına ulaştı ve paradoksal şekilde değerini yitirdi. Artık sıfır ritmik hatayla kurgulanmış, frekans çakışmaları saniyeler içinde giderilmiş, mix ve mastering süreçleri otomatiğe bağlanmış, mükemmel kayıtlara ulaşmak bir yetenek göstergesi olmaktan çıktı. Kusursuzluğun herkes ve her algoritma için maliyetsiz bir şekilde erişilebilir olduğu bu doygunluk noktasında, küresel müzik endüstrisi de şu an radikal bir eksen kayması yaşıyor. Dijital çağın sterilize edilmiş, aşırı işlenmiş ses frekansları, yerini hızla analog dünyanın öngörülemezliğine bırakıyor. Yani anlayacağınız, makineleşmiş bir endüstride kusurlar yeni bir lüks olarak yeniden tanımlanıyor. Peki bu kirli sound’a dönüşün altında ne yatıyor?
Müzikte estetik algısı, zorluk ve nadirlik üzerinden şekillenir. 1970’lerde Steely Dan veya Pink Floyd’un stüdyoda aylarca uğraşarak elde ettiği ses pürüzsüzlüğü, o dönemin teknik sınırlarını zorlayan bir dehanın ürünüydü. Günümüzde ise kuantizasyon işlemiyle tüm davul vuruşlarını grid’e oturtmak veya bir vokal kanalını kusursuz perdeye çekmek için sadece tek bir tık yetiyor. Üstelik yapay zeka araçlarının devreye girmesiyle bu süreç daha da otomatikleşti. Müzik üretim maliyetlerinin düşmesi ve yazılımların yetkinleşmesi, Spotify ve Apple Music gibi platformlarda günlük 100.000’den fazla yeni şarkının yayınlanmasına yol açtı. Ancak bu matematiksel kusursuzluk da dinleyicilerde tekinsiz vadi etkisi yaratmaya başladı. Tekinsiz vadiyi de hemen açayım. Tekinsiz vadi etkisi; insan benzeri robotların veya dijital karakterlerin insana çok fazla benzeyip ancak tamamen insan olamaması durumunda insanlarda yarattığı derin bir korku, tiksinti ve huzursuzluk hissi olarak literatürde tanımlanıyor. Yani bugün yapay zeka şarkılarını dinlerken hissettiğimiz tedirginliği tekinsiz vadi etkisiyle anlatmak mümkün. Her şeyin fazla doğru, fazla pürüzsüz olması, insan kulağının akustik dünyada alışık olduğu doğal frekans dalgalanmalarını barındırmadığı için organik bağ kurmayı zorlaştırıyor. Global müzik eleştirmenlerinin genel kanısı da şu yönde: Kusursuzluk artık makinelere ait bir özellik. İnsanlığımızı kanıtlamanın yolu ise hata yapmaktan geçiyor.

Bu gerçeklik arayışının en somut kanıtı, şüphesiz ki dijital platformlardaki video tüketim alışkanlıkları. Milyonlarca dolarlık bütçelerle çekilen, ağır post-prodüksiyon süreçlerinden geçmiş resmî video kliplerin izlenme oranları düşerken; canlı, müdahalesiz ve hatalara açık stüdyo performanslarının izlenmeleri rekor kırıyor. Mesela NPR Tiny Desk, KEXP, ColorsxStudios ve Audiotree gibi formatların global başarısının temelinde prodüksiyonun çıplaklığı yatıyor. Dinleyiciler artık vokalin mikrofonla arasındaki mesafeyi ayarlarken aldığı nefesi, gitar telindeki o hafif cızırtıyı duymak istiyor. Bu platformlar da sanatçının stüdyo sihirbazlıkları ardına saklanmadan, orada ve o anda var olduğunu kanıtladığı birer doğruluk testine dönüştü. Müzik medyası, bu canlı kayıtların stream servislerinde stüdyo albümlerinden daha fazla dinlendiği vakalara sıklıkla rastlandığını da raporluyor. Yani anlayacağınız, dinleyiciler hata duymak istiyor. Çünkü kusursuzluk bekleyen, albümü ya da single’ı açar ve dinler değil mi?

Teknik kısma baktığımızda prodüktörler ve ses mühendislerinin, kayıtları dijital sterilizasyondan kurtarmak için geriye dönük bazı teknikler uyguladığını görüyoruz. Bugün şarkıları kusursuzluktan arındırmak için stüdyolarda yapılan çoğu şey, hasret duyulan o retro havayı geri getirmek için gerçekleştiriliyor. Peki bunun için şarkılar hangi işlemlerden geçiyor?
• Analog sıcaklık içimizi ısıtırsa: Sektörde sıcaklık olarak bilinen kavram aslında analog ekipmanların sese kattığı teknik bir kusur. Günümüzde dijital olarak kaydedilen vokaller ve enstrümanlar, sırf o organik kiri ve hışırtıyı elde etmek için fiziksel analog donanımlardan geçirilerek yeniden kaydediliyor.
• Grid’den çıksak mı?: Bugün modern cazdan hip-hop’a kadar yayılan quantize etmeme trendi standartlaşmaya başladı. Bateristlerin metronomun milisaniyelerce önünde veya arkasında çalması, groove hissini yaratan yegâne insan faktörü olarak görülüyor artık. Elektronik müzik prodüksiyonlarında dahi, yazılan MIDI notalarına kasıtlı olarak “humanize” efekti uygulanarak ritmik kusurlar ekleniyor ki bu işi bir insanın yaptığı hissi verilebilsin.
• Oda sesi geri mi döndü?: Yıllarca izole vokal kabinlerinde amiyane tabirle ölü kayıtlar alındıktan sonra, bugün vokalistin bulunduğu odanın akustiği, dip gürültüsü ve mikrofon sızıntıları, prodüksiyonun bir karakteri olarak mix’te bilerek bırakılıyor. Hepimizin bildiği gibi Jack Antonoff, Rick Rubin veya Steve Albini gibi önemli isimlerin prodüksiyon felsefesi, anı kaydetmek üzerine kuruludur, kusursuz partisyon yaratmak üzerine değil. Dolayısıyla o odada yaşananlar, olduğu gibi dinleyicinin kulağından içeri girmeli ve sanatçı ile dinleyicisi hemhâl olmalıdır.

Müzik nörolojisi üzerine yapılan araştırmalar, insan beyninin müzikteki mikro sapmaları duygusal bir ifade olarak algıladığını gösteriyor. Kusursuz bir şekilde 440 Hz’de söylenen bir La notası, beynin analitik bölgesini uyarırken, o notaya ulaşırken seste yaşanan hafif bir kırılma veya detone olma riski, empati ve duygu merkezlerini de tetikliyor. Dinleyiciler, sanatçının performans sırasındaki eforunu, kırılganlığını ve sınırlarını hissetmek istiyor. Kusursuz bir kayıt, tıpkı bir ürün gibi tüketilirken; hatalarıyla var olan bir kayıt, bir insanla empati kurmak gibi deneyimleniyor. BaBa ZuLa’nın 2019’da, Moğollar’ın ise 2020 yılında Hollanda’da Haarlem’deki Artone Stüdyoları’nda Direct-to-Disc sistemiyle yaptıkları plak kayıtları tam olarak bu duruma örnek verilebilir. Cahit Berkay’ın deyişiyle “hatasıyla sevabıyla” bir kerede çalınıp plağa kaydedilen Moğollar’ın Anatolian Sun albümünde; yanlış basılan pedallar, enstrüman değişim sesleri dinleyicileri o odaya götürürken, biz bir kerede çalınmış parçaların ruhunu daha yakından hissedebilmiştik.
Yapay zeka, asansör müziklerini, arka plan odaklanma listelerini ve işlevsel ticari müzikleri kusursuz bir şekilde üretmeyi devralacak, buna eminiz. Bu kaçınılmaz bir gerçek artık. Ancak bu durum, insan üretimi müziğin değerini de düşürmeyecek, aksine onu butik bir değere dönüştürecek. Önümüzdeki 10 yılda da müzik eleştirmenlerinin ve dinleyicilerin değer biçeceği temel metrik de doğruluk değil, sahicilik olacak. Bir gitar solosunun metronoma ne kadar uyduğu değil, o solonun arkasındaki parmakların gerçek bir bedene ait olup olmadığı önem kazanacak. Kusursuzluğun herkes için erişilebilir ve bedava olduğu bu yapay zeka çağında; ter, nefes, detone riski ve kir, müziğin ruhunu taşıyacak yegâne lüksler olacak gibi görünüyor.
