
“Mücadele etmek” dürtüsü bazı insanların kodlarına o kadar işlemiş olur ki bunu kendileri dahi söküp atamazlar. Bir şeyler yapmak, olumsuz gördüklerini olumluya çevirmek için çabalamak, haksızlığa karşı susmamak, “biz de varız”ı her yerde her zihne sokmak…
Leyan Senay da bu “bazı insanlar”dan biri. Sesini çok çıkarmaktan asla geri durmuyor. Yanlış yorumlanmasın, bu kuvvetli ve değişime davet eden ses çaldığı davuldan da çıkmıyor ama; “olması gereken”in peşinden koşan ayaklarından çıkıyor.
Beş yıldır Türkiye temsilciğini yaptığı “Hit Like a Girl” projesini “She Rocks!” ismiyle yenileyen, biraz daha parlatan ve hatta öyle bir parlatan ki insanların gözünü almaya başlayan Leyan Senay ile konuşmak insanın geleceğe dair umutlarını artırıyor. Neden mi? Bunun cevabını bırakalım, o versin. Hepsi aşağıda…
“She Rocks!” oluşumunun kurucususunuz. Öncelikle şunu sormak isterim: Bu oluşum, sektörde hangi boşluğun ya da boşlukların doldurulması amacıyla kuruldu?
“She Rocks!” aslında “Hit Like a Girl Türkiye” olarak başlayan bir oluşum. “Hit Like a Girl” uluslararası bir topluluktu. 15 yıldır; “Müzikte cinsiyet eşitsizliğine vurgu yapıp kadınlara, davul gibi tırnak içinde eril gibi gözüken bir enstrümanda daha fazla sahne ve imkân alanı açmak.” hedefiyle varlığını sürdürüyor. Ben de toplamda beş yıl bu oluşumun Türkiye temsilcisi ve organizatörü olarak görev yaptım. Çeşitli workshop’lar, atölyeler, söyleşiler gerçekleştirdim. En son da bir belgeselle taçlandırdım. Özlem Tekin, “Dağları Deldim” şarkısını bu belgesel kapsamında bize hediye etti. Şarkının da etkisiyle belgesel sosyal medyada viral oldu. 500’ün üzerinde kadın katıldı ve bu organizasyonun Türkiye ayağı olarak “en yoğun katılımlı ülke” ünvanını kazandık.

İşte “She Rocks!” da bu mücadelenin, birlikte hareket etme kültürünün ve çok sesliliğin bir evrim sürecinden geçmiş hâli. Bir devam projesi aslında. “Hit Like a Girl Türkiye”nin biraz daha büyümüş hâli diyebiliriz. İstiyorum ki yaptıklarımız, sahnelerde artık daha fazla vücut bulsun, ete kemiğe bürünsün. Zira Leyan Senay olarak ben de büyüdüm; Türkiye temsilciliğine geçtiğimde 25 yaşındaydım, şimdi 30’um artık. Bu anlamda yaptıklarımızı “She Rocks!” adıyla büyüterek sahnelere taşımak istedim. Her yaştan, her tarzdan davul çalan kadınlarımızı kapsayan bir topluluk oluşturduk. Bazı arkadaşlarımız hayatlarında ilk kez sahneye çıkmanın heyecanını yaşadılar. Onlara cesaret ve ilham vermek ve serüvenlerinde yalnız olmadıklarını göstermek adına bir alan açtık.
“Müzikte cinsiyet eşitliğini destekleyen kolektif” şeklinde bir açıklamanız var. Müzik sektöründe bu eşitliğe darbe vuracak hangi majör olaylar yaşandı/yaşanıyor? Bunların çözmenin yolları sizce neler?
Bunun için büyük sahnelere bakmak yeterli. Büyük sahnelerde kadın enstrümantalist görmemek ya da çok az görebilmek en büyük göstergelerden biri. Evet, kadınlar var ama daha çok vokal olarak varlar. Çok yetenekli kadın enstrümantalistler var ama yeterince yer verilmiyor. Bu noktada görünmez ön yargılar olduğu aşikâr. Bir kadın sahneye çıktığında “Gerçekten çalabiliyor mu?” gibi gibi düşünceler mesela. Görünmüyorlar ama var olduklarını hissediyorsunuz. Bu öyle bir atmosfer oluşturuyor ki içten içe kadınların hep bir kendilerini kanıtlama durumları oluşuyor. Kanıtlıyor, bu sefer de “Bir kadına göre çok iyi çalıyorsun.” deniyor. Yani överken dahi kadın cinsi küçümseniyor. Bu ve benzeri çok fazla durumla karşılaşabiliyoruz.
Bununla birlikte ben kadın müzisyenliğini sadece dezavantajlar tarafından okumuyorum. Sırf davulda yetkin bir kadın olduğun için projelerde yer aldığın durumlar da oluyor. Kadınlarla ilgili orkestralarda vs “aranan kişi” oluyorsun. Yani konunun hem avantajları hem de dezavantajları var.
29 Ocak’ta 15 kadın bateristin aynı sahneyi paylaştığı bir organizasyon düzenlediniz. Bu etkinliğin fikir aşaması nasıl doğdu ve etkinlikte hangi meselelerin üzerine ince eleyip sık dokudunuz?
Ben hep minik minik hayaller kuran biriyim ve bu hayallerin gerçekleşmesi için de tüm çabayı gösteririm. Belgeselde de böyle olmuştu. Görüntüde birbirine zıt olan dört kadın davulcu olacak ve birlikte “Dağları Deldim” şarkısını çalacaklar diye hayal etmiştim ve oldu.
“She Rocks!” organizasyonunda da hayalim en başından beri 15 kadının aynı sahneyi paylaşıp davul çalmasıydı. O kolektif bilinci sahnede belirli bir aurada nasıl somutlaştırabiliriz düşüncesini hayata geçirmek üzere çabaladım. En nihayet, “Ben bunu yapacağım.” düşüncesine sıkı sıkı tutundum. Organizatör de sponsor da bulamadım. Bu yüzden maddi-manevi her şeyi ben karşıladım. Kendimi şöyle ikna ettim: “Bu, Türkiye’de bir ilk olacak. Şu an bu durumda olsam bile ileride bunun karşılığını alacağız.” Bir, sıfırdan büyüktür düşüncesiyle adımımı attım. O kadar istekli ve yetenekli insanlar vardı ki… Seçmeler yaptım ve 15 kişiyi belirledim. Yapılan tasarımlar, mekân ayarlama, 15 arkadaşın provalarında onlara destek olmak… Bir dost, bir kız kardeş olarak yaklaştım hepsine. Tüm bu süreci projelendirip hayata geçirmem dört ayı buldu. Bu, benim için çok uzun bir zamandı. İnsanlar son iki haftada haberdar oldular ama arka planda çok ciddi emeğim var. Bir ekibim olmadığı için pilates öğretmenimden ve aşçı bir arkadaşımdan destek aldım. Onların çok ama çok büyük yardımları oldu. Evet, ben bu projede yola dost meclisiyle çıktım ama en nihayet bu meclisin çok ama çok büyüyeceğine yürekten inanıyorum.

Etkinliğin en temel mesajı neydi? Ne anlatmaya çalıştınız?
Benim tutunduğum mottom hep, “Birlikte daha güzel, daha güçlüyüz.” olmuştur. Ben yine aynı düşünceyi savunuyorum. Evet, ben kişisel olarak sahne alan ve hayallerinin peşinden koşan bir müzisyenim ama arkadaşlarımla bir araya geldiğimde oluşan enerji çok daha başka, çok daha büyük oluyor. Bu alanı yaratarak gelecek nesillere güzel bir miras bırakalım istiyorum. Zaten beş yıldır güzel işlere hep beraber imza attık. Bundan bir beş yıl sonra bu işin nerelere gideceğini hayal dahi edemiyorum. Arkadaşlarımıza hem kendilerini hem sanatlarını ifade etme alanı açmak çok güzel bir duygu.
O günden bugüne nasıl geri bildirimler aldınız?
Ben çiçeği burnunda amatör bir organizatörüm. Reklam işlerinden anlamıyorum. Eninde sonunda olan şu: Hayatıma çok güzel insanlar girdi ve onların desteğini hissetmek bana çok iyi geliyor. Gazetelerden tutun Linkedln’e kadar pek çok farklı yerden çok güzel geri dönüşler aldım. Her şeyi tek başıma, kan-ter-gözyaşı ile yaptığım için bu tarz olumlu geri dönüşler beni ekstra motive ediyor. Çoğu yerde haberlerimiz çıktı, çok önemli müzisyenlerden destek mesajları aldık… Nejat Yavaşoğulları mesela, “Yürüyün kızlar, gurur duyuyorum.” diye mesaj attı. Bunları görünce o kadar mutlu oluyorum ki.
She Rocks! projesinin bundan sonraki hedef(ler)i neler?
Elbette bunu daha büyük sahnelere taşımak istiyorum. Daha fazla arkadaşımıza bu eşit alanı açmak derdindeyim. Farklı şehirlere gidebilmek, oralarda da temas edebildiğim herkese temas etmek istiyorum. “Hit Like a Girl” uluslararası bir organizasyondu, belgeselinin lansmanını İngiltere’de çalışmıştık. “She Rocks” için de hedefim o aslında. Bu sahneleri hem büyütüp hem de çoğaltıp bu organizasyonu farklı ülkelerde de yapmak istiyorum. Ana hedefim; bu alanı açarak sanat dünyasında kadının görünürlüğünü artırmak ve onlara hem ilham olmak hem de cesaret vermek.

“Girl band” konusunun bir magazin ürünü olmasının sebepleri sizce neler? Bu konuyu bu bağlamdan çıkarıp müzikle başlayıp müzikle biten bir sohbetin konusu yapmak için neler yapılması gerekiyor?
Belki de işe “girl band”, “boy band” tabirlerini ortadan kaldırarak başlamalıyız. “Kadın davulcu” demek yerine “davulcu” diyebiliriz mesela. Pek tabii cinsiyet eşitsizliğine parmak basabilmek için ilk başta stratejik olarak “kadın davulcu” diyoruz. Bu bizim, ilk önce farkındalık oluşturmak adına kullanacağımız ama daha sonra yıkacağımız bir kullanım şekli olacak. Kelimelerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. O yüzden “Hit Like a Girl” idi mesela, yani “Kız gibi vur” diyorduk. Kız gibi yapmak tabiri, “Bir işi yarım yamalak yapmak.” olarak kullanılıyor. Ama biz bunun tamamen karşısında durduk ve bir şeyi kız gibi yapmanın yapılabilecek en iyi şekilde yapmak demek olduğunu vurguladık.
Benim buradaki çıkış noktam yapılmış bir deneydi aslında. 30 yaşlarındaki bir kadına “Kız gibi vur” diyorlar ve o yavaşça vuruyor. Ve fakat 6 yaşında bir kıza “Kız gibi vur” dediklerinde o bütün kuvvetiyle vuruyor. İşte bu bize kullanılan kelimelerin ve kelimelerin zamanla oluşturdukları farklı anlamların geldiği boyutu gösteriyor.
Ben de müziğe ilk başladığımda “gir band”lerim oldu. Çünkü kadınlar birbirlerini kendilerine daha yakın hissediyor ve ortada çok güzel bir aura oluşuyor. İşi cinsiyet boyutunda ele aldığınızda tüm dikkat kıyafete, dansa, söylediği herhangi bir söze vs kayıyor. Meseleye cinsiyetsizleştirerek bakmak lazım.
Hayatın hemen her alanında yazılı olmayan ve nereden çıktığı belli olmayan kabuller var. Bunlardan bir tanesi baterinin erkek enstrümanı olduğu. Sizce neden böyle düşünülüyor?
İnsanların zihninde şu var: Vurmak eşittir kas ve güç. Ama atlanılan bir şey var: Davul, teknikle çalışan bir enstrüman. Buradaki olay kas gücü değil; bilgi, teknik ve dinamikler. Bu da altyapısı olmayan bir kabul. Mesela ben bit pazarından bir poster almıştım. Çizgi film karakterleri bir müzik grubu kurmuş. Vokalde Tweety var… Tam da bize öğretilen o nazik, zarif vokal imajına uygun. Bilin bakalım davula kimi koymuşlar? Tazmanya Canavarı’nı. O heybetli hâliyle, kollar havada, en arkada vuruyor. Aslında bu bile çocukluktan itibaren kodlarımıza işlenen bir imgelem değil mi? Zihnimize yüklenen o görünmez kalıpların çok güçlü bir örneği. Daha küçük yaşlardan itibaren, fark etmeden, kadın–erkek ve cinsiyet rollerinin nasıl olması gerektiği bize böyle görsellerle anlatılıyor. Ve biz bugün sahnede sadece müzik yapmıyoruz… Biraz da o eski imgeleri dönüştürüyoruz.

Ben bir topluluğa girdiğimde ve “Müzisyenim” dediğimde ilk soru “Aaa söylüyor musun?” oluyor. Evet ben aynı zamanda söylüyorum ama bu soruya direkt “Hayır, ben enstrümantalistim.” yanıtını veriyorum. İkinci soru ise “Piyano mu, keman mı?” oluyor. Yani bir kadın yalnızca piyano ya da keman çalabilir, algı bu. Müziğin ve enstrümanların cinsiyeti yoktur. Söylediğimizde herkes “Öyle bir şey yok.” diyor ama sahnelerdeki erkek ve kadın enstrümantalistlerin oranına baktığımızda her şey ortaya çıkıyor. Bu bir gerçek, değiştirmeye çalıştığımız bir gerçek.
Her şeyin son sürat değiştiği bir zamandayız. Bu bağlamda siz bu algının da değiştiğini ya da değişmeye namzet olduğunu düşünüyor musunuz? Kız çocuklarının davul çalmaya daha çok merak duyduğunu gözlemliyor musunuz mesela?
“Hit Like a Girl” döneminde öyle çok yerden mesajlar aldım ki. Erzincan’da çok kısıtlı imkânlara sahip bir genç kızdan da mesaj aldım, olumsuzluklar yaşamasına rağmen ayağa kalkıp hayallerinin peşinden koşmaya devam eden kadınlardan da mesaj aldım… Bunun gibi pek çok örnek verebilirim. Bunları görünce çok mutlu oluyorum. Çünkü fark ediyorum ki çok fazla insanın hayatına dokunabilmişim.
Ben bu yıla kadar hep “davul eğitmeni” olarak hayatıma devam ediyordum. Önceleri 10 öğrencim varsa bunun iki tanesi kadın oluyordu. Belgesel yayımlandıktan sonra o 10 kişiden dokuzu kadın oldu mesela. İnsanların bir de “Bu yaştan sonra olmaz.” şeklinde bir ön kabulleri var. Ben davula 20 yaşında başladım, hâlihazırda davul geçmişim 10 sene. Ama bu sürede hayalini kurduğum sanatçılarla/gruplarla birlikte çalmayı başardım. Bu anlamda kendi tecrübelerimden yola çıkarak hep şunu söyledim: “Müziğin, sanatın yaşı yok. İçinizde ukde kalmasın, yapın.” Yani bana ulaşan 40 yaş üstü pek çok kadın var. Öte yandan aileler de daha bilinçli. Kız çocuklarının davul öğrenme isteklerine ket vurmuyorlar aksine yardımcı oluyorlar. Yine voleybolcu Eda Erdem ile birlikte katıldığımız bir proje oldu. Orada kız çocuklarına, “Hayatınızı kendi ellerinle kurmanın yolu sadece belli başlı mesleklerden geçmiyor. Voleybolcu ya da davulcu olarak da istediğiniz hayatı kurabilir ve yaşayabilirsiniz.” mesajını verdik. Tüm bunların birleşiminde çok ciddi bir etki yarattığımız gerçeği ortaya çıktı. Somut geri dönüşler almak beni de geleceğe dair kamçılıyor. Daha başka neler yapabilirim, bu etkiyi nasıl büyütebilirim diye düşünmeye başlıyorum, çalışmalarımı daha da ciddi hâle getiriyorum. Zira hayalimden daha hızlı büyüyen bir topluluğuz artık.
Sadece müziğinizi yapıp köşeye çekilmiyor, üstüne büyük ve zorlu meseleler için elinizi taşın altına sokuyorsunuz. Bunu yaparken sizi harekete geçiren, motive eden temel hissiyat ne oluyor?
Ben sanırım gücümü annemden almışım. Beni tek başına büyüttü. Bu bağlamda benim hayatımda hemen yanı başımda hep güçlü bir kadın figürü vardı. Kendisi bir psikiyatrist idi. Onun da etkisi vardır elbette, beni her daim destekleyen bir rolde ilerledi. Hayatımın her döneminde bir sanat kursuna dahil olma durumu vardı mesela. Bir çocuğu tek başına büyütmek elbette kolay değil. Ben de onun yaşadığı bu zorluklara şahit olarak büyüdüm. Annemin zorluklara karşı yılmadan mücadele eden tavrının benim de bilinçdışı kadrolarıma işlendiğini fark ettim. Ve en nihayet beni içgüdüsel olarak harekete geçiren o dürtü, annemin hayatına tanıklık etmenin bir tezahürü olarak ortaya çıkıyor. Kendi içimdeki gücü yerinde oturtmayıp harekete geçirmemde hep annemin yaşadıklarının etkisi var yani.
Kadın davulcular bir topluluk kurup müzik dünyasında var olan eşitsizliğe dikkat çekmek ve bunu beş yılı aşkın bir süredir yapmak… Bu, durduk yere altına el koyulacak bir taş değil. Çoğu insanın maaş alsa yapamayacağı işleri ben gönülden, bir başkasının hayatına dokunmanın yüceliğine kani olmuş bir hissiyatla yapıyorum. Hayat çok kısa ve yaşamak, ne kadar insanın hayatına dokunduğunuzla doğru orantılı. Gittiğim yerlerde insanların bana olan sevgilerini görmek, bu koşulsuz bağı hissetmek beni çok mutlu ve motive ediyor. Olay sadece sahne almak, müzik yapmak değil. Birbirimizin elinden tutmak, birbirimizin hayatına dokunabilmek. İşte bu yolda annem de bana bir yol gösterici melek gibi gönderilmiş sanki.

1 şarkı, 1 kitap ve 1 film desem neler söylersiniz?
Kitabı hemen söyleyebilirim: Kurtlarla Koşan Kadınlar. Ben, İngiliz Edebiyatı mezunuyum. İnsanın kendini keşfetme süreci ve bunun felsefi evreleri o kitapta çok net bir şekilde verilmiş. Hayatımıza dişil ve eril kaynaklı girmiş kodları masallar eşliğinde çok güzel anlatıyor. Ben o kitabı “Kadının İncil’i” gibi görüyorum.
“Hit Like a Girl” belgeselini tavsiye ederim, bunu çok isterim. YouTube’da 13 dakikalık full versiyonunu bulabilirler. Bunun dışında davulla ilgili filmler önerebilirim. Sound of Metal mesela ya da Whiplash. Yalnız Whiplash’i; insanın tutkularının peşinden koşarken yaşadığı zorluklara, kendi iç çatışmalarına ve fedakarlıklarına odaklanarak izlemek.
Müzikte ise benim zihnimi çok açan bir isimden bahsetmek isterim: Lindsey Stirling. Kendisi bir kemancı, onun albümlerini önerebilirim. O bana şunu aşılamıştı: Hislerimi ortaya koymak için illa bir vokal olmama gerek yok, enstrümanımla da bunu yapabilirim. Şarkı olarak da kendisinin Artemis şarkısını önerebilirim.